- Napalım, fıtratına uyan vakit şimdi imiş. Sonra konuyu o güne kadar yaşadıklarımdan doğru açıyor:
- Çok gezdin değil mi? Bize gelmemek, kalbine dönmemek için dışarıda dolaşmadığın yer kalmadı!.. Şehir şehir gezdin. Noldu?..
- Her gittiğim yerden bir şeyler aldım, bir şeyler seyrettim ama içimdeki susamışlığı hiçbiri kesmedi. Bir türlü tatmin olmadım.
- Kendine sırt çeviren başkası ile nasıl tatmin olur? Özünde göremeyen; gayrıda nasıl bulur? Kalbinin tersine yürüyen hedefe nasıl varır? Olacak şey mi?..
Ne dese haklı. Sadece susacak, anlamak için dinleyeceğim…Karşılıklı koltuklarda otururken simasını seyrediyorum. Bakışlar çok derin ve oldukça nüfuz edici. İçime işliyor. Bir yandan da engin bir eminlik ve huzur duyuyorum. Korku ve çekince yansıtmıyor insana. Mahcubiyetim, heyecanım geçti. Beni biraz daha rahatlatmak için olsa gerek, masaya yemek tabaklarını dizen Hasbi’ye sesleniyor:
- Yemeğe kadar biraz müzik fena olmaz Hasbi! Yeni getirdiğin cd yi tak bakalım.
Hasbi, müzik setine cd takıyor. Yunus Emre’nin deyişinden alınan anonim besteden dosta nameler yansıyor. Gözlerim gözlerinde, kulağım müzikte. Yeni girdiğim dünyanın karşılama bestesi sanki bu. Can kulağı ile dinliyorum.
Bir kararda durmayalım
Gel gidelim dosta gönül
Hasretinden yanmayalım
Gel gidelim dosta gönül
Kılavuz ol gönül bana
Gel gidelim yârdan yana
Canım kurbandır canana
Gel gidelim dosta gönül
Kara haberin almadan
Can bedenden ayrılmadan
Azrail bizi bulmadan
Gel gidelim dosta gönül
Gerçek murada varalım
Yârin hatırın soralım
Yunus Emre’yi alalım Gel gidelim dosta gönül (*)
DIŞARISI DEDİĞİN KALBİN DEĞİL Mİ?..
Hasbi, zengin bir menü dizdi sofraya. Dostun ikramını tatmak üzere masaya geçiyoruz. Yemek olarak önüme gelenlerin neredeyse tamamı sevdiğim nimetler. Çorba olarak tarhana,
ana yemek alabalık, ara soğuklar zeytinyağlı dolma, patlıcanlı ezme. Tatlı olarak kenarda
duran tepside ekmek kadayıfı. Ancak bu kadar olur. Müzik yine anlamlı halk deyişleri ile devam ederken Dostu dinliyorum:
- İnsan çoğu kere kalbinden geçeni önünde bulunca hayret eder. Aslında hayret edecek bir şey yok. Hayat; niyetlerimizin, hayallerimizin, arzularımızın, ihtiraslarımızın önümüze gelmesidir büyük ölçüde. Bunlarda ne kadar zengin ve geniş açılı olursak, zuhur eden de o kadar kolaylaşır, o kadar anlam kazanır ve bir o kadar da güzelleşir.
- Yani aslında dışarısı dediklerimiz; kalbimizdekinin zuhuru mu?
- Öyle de denebilir.
Hasbi balıklardan söz açıyor:
- Her balık bu sofraya gelmez. Dosta getireceklerimi özenle seçerim.
- Yunus’un bu dergâha eğri odun bile giremez demesi gibi, diyorum…
Dost keyifleniyor. Ama ikazını da yapmadan geçmiyor:
- Eski anlatımlarla epey meşgul oldun. Oradan alacağını aldın. Gününüze gel artık. Şimdi yenilenme, yeniye açılma vakti.
…
Çorba, balık, ara soğuklar derken mide yükünü tuttu. Tatlı gelirken yeniye bakışı konuşuyoruz.
- Yenilenme deyince senin gibi eski tarz yetişenler tedirgin oluyorlar.
- Evet,
- Sanki biz eskiyi tamamen silmişiz, sanki bilinen her şeye sırt çevirmişiz sanıyorlar.
- Bana da bir süre öyle geldi.
- Farkındayım. Yenilenme derken, şunu iyi ayırt etmek lazım. VE LEN TECİDE LİSÜNNETİLLAHİ TEBDİYLA ayeti; “Sünnetullahta hiçbir değişiklik olmayacağı”nı işaret ediyor. Bu ayete göre Rasülullah’ın açıkladığı gerçekler üstüne yeni bir gerçek -haşa- gelecek değil. KULLE YEVMİN HUVE Fİ ŞE’N ayeti de “Her an yeni şandadır” diyor…
- Evet,
- İşte yenilenme dediğimiz şey; her an yeni şanda oluşu fark ederek değişen ve gelişen şartlara paralel, çağdaş verileri değerlendirerek değişmez gerçeği OKUyabilmek! Yani; Allah’ın geçmişte olmamış ölçüde büyük lütfu olan çağdaş bilimler ışığında, dünde mecazlarla işaret edilmiş olan muazzam hakikati fark etmeye çalışmak!
- Şu çağda hiçbir devirde olmadığı kadar ilim ve gelişim lütfu var öyle mi?
- Tabii… Mecazları çözümlemek için tam fırsat. Çağ, Risalete paralel akıyor. Hiçbir dönemde böyle olmamıştı.
Sözün bu noktasında derin derin düşünmekten kendimi alamıyorum. Mecazlar üzerine, kıssalar çerçevesinde neler de yazdık, çizdik, okuduk!.. Muhabbetimiz arttı, gerçeğe sevgimiz arttı ama gerçeği ne kadar OKUyabildik, işte orası tartışılır.
- Yenilen dediysek dinde reform yapalım demedik ki… Dinde reform olmaz, algıda, idraklerde, bakış açılarında reform olur.
- Algıdaki, bakış açısındaki yenilenme için önce ne lazım?..
- İMAN… ÖNCE İMAN…
Ben kendimi Yakiyne erdim sana durayım, henüz iman bile etmemişim demek ki. Yoksa bu
cümle gelmezdi önüme. Anlaşılan kilometre sıfırlıyor, yola yeniden çıkıyoruz. Ama onca
emek ve gayret boşa mı gitti Ya Huuu?!.. “Az gittik, uz gittik, dere tepe düz gittik, bir de ardımıza baktık ki bir arpa boyu yol gitmişiz”.. Öyle mi yani?…
Dost, masadan lavaboya geçerken kaygılarımı okurcasına neşeli tonda devam ediyor:
- Bugün İman günü. Eskiyi, Atalar Dinini tamamen ret, yeniyi kabul, yeniye teslimiyet günü…Bilirsin LA demeden, eskiyi reddetmeden, İLLA ile gelecek yeni idrak açığa çıkmaz!..
Çantam, teçhizatım suya gitti.. Elbisem yenilendi. Şimdi iman tazeleyeceğiz anlaşılan:
- Tazeleme değil!… Yeniden iman edeceksin!…
- Eyvallah, yeniden iman.
Yemek sonrası balkona çıkıyoruz. Dışarıda çekirge sesleriyle armoni oluşturan aşağılardaki nehrin çağıltısı… Gökte alabildiğine yoğun yıldızlar… Hafif hafif esen rüzgâr hanımeli kokuları, gül rayihaları taşıyor balkona. Balkonun üç yanı da sarmaşıklarla kaplı.
Hasbi:
- Kahveleri nasıl alırsınız?
Dost nasıl içiyorsa biz de öyle alalım, diyorum. Hasbi kahve hazırlamaya giderken Dost sesleniyor:
- Semavere bolca su koy, çayı demle. Kahve kesmez bizimkini.
İMANIN HAKİKATİ
Kahveler geldi. Hasbi de yanımızda yerini aldı. İman etmek deyince gülesim geliyor. Daha fazla tutamıyorum kendimi birden bire gülmeye başlıyorum. Noldu, diyor Dost.
- Kendimi şu an ihtida için müftülüğe başvurmuş ecnebi turistler gibi hissettim de…
Dost basıyor kahkahayı. Tam kahvesini dudaklarına götürürken bu sözümü duyan Hasbi’nin burnundan geliyor içtikleri. Öksürükten mahvoluyor. Ne içtiyse püskürüyor, pantolonu, gömleği berbat oldu. Soluk soluğa içeri koşuyor.
Dost, büyük bir keyifle açıyor sohbeti:
- Müftülüğe başvuranlar kelime-i şehadeti okudular mı, ihtida belgesini alırlar. Bu avamın imanı. Biz, bu yola çıkanlar için imanın hakikatini konuşacağız bu gece.
- Anladım, bir an kendimi çok yabancı hissettim de…
- Yabancılık yok, dostuz dedik ya! Ayrı gayrımız hiç yok.
Hasbi çaylarla birlikte kuru pasta ve bisküvi getirdikten sonra müsaade istiyor. Yarın için bazı hazırlıklar yapacakmış. Dost, başıyla ona git işareti yaptıktan sonra İmanın Hakikati konusunu aheste aheste açıyor. Sormadıkça ağzımı açmayacak, eski bilgilerimi devreye sokmadan, temiz bir banda yeni kayıt alırcasına dinleyeceğim:
- Çok basit bir şekilde diyoruz ki; “AMENU BİLLAHİ” uyarısına dikkat ettiğimiz zaman iman etmiş oluyoruz. AMENU BİLLAHİ deki B neye işaret ediyordu?…
- …
- ALLAH İSMİ İLE İŞARET EDİLENİN SENİN VARLIĞINDA OLUŞUNA!.. AMENU BİLLAHİ ayeti ile işaret edilen; Allah’ın senin varlığında oluşu ne demek?..
- Allah benim fani varlığımla kayda girer mi?..
- Tabii ki girmez… “İNSANI HALK ETTİK” diyor. Yaratılmış olan; Allah olur mu?.. İnsan halk edilmiş, dolayısıyla insan; Allah olmaz.
- Evet
- Ama öbür taraftan; “VE NEFAHTU FİHİ MİN RUHIY”; Ruhumdan Nefhettim diyor…“Ruhumdan Nefhettim” ayetindeki işaret; insanda esmanın varlığının açığa çıkmakta olduğunu anlatmak sadedinde kullanılmış!.. Bizim anladığımız kadarıyla.. Bunda da “YERYÜZÜNDE HALİFE MEYDANA GETİRECEĞİM” daha doğrusu YERYÜZÜNDE HALİFEYİ AÇIĞA ÇIKARACAĞIM ifadesi var…Yeryüzünde derken yeryüzü kelimesiyle bildiğimiz dünyayı kastetmiyor…
- Yıllarca dünya hakimiyeti Müslümanlarda olmalı, halifemiz olmalı diye düşündük.
- Geç şimdi o eski bakışları. Yeryüzü ile kast edilen; insanın bedeni… Yani HALK olmuş olan; YARATILMIŞ olan yapı…“Yarattığım insanda esmamın özelliklerini açığa çıkaracağım” demektir; yeryüzünde halife meydana getireceğim demek. Ve bunun nasıl oluştuğunu da VE NEFAHTU FİHİ MİN RUHIY ;Ve Ona Ruhumu Nefhettim ayetiyle işaret ediyor…
- Eyvallah…
Ruhumdan Üfledim Ne Demek?
Nicedir takıldığım bu ruhumdan üfleme konusunu sormanın vakti geldi. Dost sorulara hiç kızmaz. “Ölü gibi teslim ol da beni dinle, her dediğimde hikmet ara” anlayışında değil o. Dillendirilmemiş muhteşem gerçekleri açarken bile, “Benim anladığım kadarıyla” , “Bize açılan ilme göre” diyerek tevazu izhar eder.
Soru ilmin yarısıdır gerçeğinden hareketle, “Soru sormayan beyin için Allah’a giden yol kapalıdır” diyecek kadar cesur!… İşte şimdi sormalıyım:
- Ruhumdan üflemeyi çözmüş değilim. Ötede biri yoksa kim, neye üflüyor ki?..
- Kelimelerin zahirine takılırsan üflenen ve üfleyen ikilemine düşersin. Bak şimdi dinle.
VE NEFAHTU FİHİ MİN RUHIY Ruhumdan dediği; esma mertebesinin özelliği… İnsanın hakikati dediğimiz Hilafet yanı; daha doğrusu HALİFE diye tanımlanan yanı; Allah’ın esmasının Külli olarak yapısında var olması!.. “ADEM’E ESMANIN TAMAMINI TALİM ETTİ” işareti; esma mertebesinin onun, hakikat noktasında var olması itibarıyla ki o yüzden hilafet noktası kendisinde mevcut. O hilafet noktasından projekte olan manalar beyin aynasına yansıyarak çeşitli özellikler; karakteristik özellikler şeklinde açığa çıkıyor…
- Burada yeri geldi. HER DOĞAN İSLAM FITRATI ÜZERE DOĞAR ne demek?
- “HER DOĞAN İSLAM FITRATI ÜZERE DOĞAR” dan murad; HER BEYİN ESMA ÖZELLİKLERİNİ AÇIĞA ÇIKARACAK ŞEKİLDE VAR OLMUŞTUR anlamını taşıyor. Yani beyin; kişinin hakikatındaki, derunundaki esma özelliklerini açığa çıkarabilecek kabiliyet ve kapasitede olarak mevcut.
- Anladım.
Bir fincanı devirdim. Sohbete kenetlendiğim için yerimden kıpırdayamıyorum. Seziyor:
- Çay doldur kendine. Benim için kâfi.
İkinci fincanı alıp tekrar yöneliyorum açılan hakikate:
Kalbin İşlevi ve Beyin
- Beyin nöronlarla çalışıyor, nöronlardan ibaret… Fakat kalpte de nöron var! Kalpteki nöronların ilk hareketi ile beyindeki aktivite meydana geliyor. Hayat kalpten kaynaklanıyor.Kişinin istidadını oluşturan ilk fıtri özellik kalpten başlıyor, beyni etkiliyor ve beyin olayı alıp götürüyor. Bütün kişilik vs şu bu beyinden açığa çıkıyor. Fakat beyne ilk hareketi veren; kalpteki; kalp hücrelerinde gizli olan nöronlar!..
- Kalp nöronları yeni bir konu değil mi?..
- Çok da yeni değil, tıp uzmanları biliyor da bizim tasavvuf okumaya çalışanlara bu bilgi çerçevesinde açmak istediğimiz gerçekler yeni. Zaman içinde açılacak bunlar.
- Evet;
- Kişi, eğer istidadı varsa yani esma mertebesi itibarıyla Allah dilemişse; neyi dilemişse?..Kendini o insan aynasında seyretmeyi; kendini derken ALEMLERİ diye anlayalım; Kendini insan aynasında seyretmeyi dilemişse; o esma mertebesinin özellikleri o beyinde bu seyri oluşturacak şekilde bir programı meydana getirir ve o beyinden dilediği kadarıyla tüm varlığı seyretmeye başlar… Bunu da basit olarak gören gözü, işiten kulağı, tutan eli diye anlatmış.
Allah İsmi İle İşaret Edilene İki Bakış
- Şimdi, biz Allah ismiyle işaret edileni ya, esmanın birim suretleri şeklinde açığa çıkması olarak anlayacağız, değerlendireceğiz, dolayısıyla her birimde esma-i ilahinin çeşitli özelliklerinin açığa çıkışını seyredeceğiz… Birim ismini kaldırarak bakarsak “Allah bu şekilde yapıyor, bu şekilde davranıyor, bunu diliyor” diyeceğiz…
- Veya esma mertebesinin bizde açığa çıkarttığı bir KÜLLİ MÜŞAHEDE ile; ALLAHU EKBER diyerek Ekberiyyet anlamıyla Allah isminin manasına uzanacak bakışımız…Tabii, bu Ekberiyyet itibarıyla Allah isminin manasına bakış çok ender aynalarda açığa çıkan bir bakış.. Dolayısıyla işin bu tarafı bizi fazla ilgilendirmiyor.
- Bizi ilgilendiren kısmı?
- Bizi ilgilendiren yan; Allah isminin manasının yani Allah isminin işaret ettiği bir mananın esma mertebesinden gelen bir biçimde halk olmuşlarda; yaratılmışlar aynasında aksedişiyle ortaya çıkan bir biçimde seyirden söz edeceğiz.
İman Etmemiz Gereken Asıl Nokta
- İşte iman etmemiz gereken nokta; imanın hakikati; eğer o birime, o kişiye, o yaratılmış insana nasip olmuşsa o, gördüğü birimlerin esma mertebesinin özelliklerini açığa çıkarmak üzere var olduğunu müşahede ederek insanda, hayvanda, cinde, şeytanda, melekte, galaktik boyutta veya galaksiler boyutunda veya melekut boyutunda müşahede ederek o mahalde açığa çıkışını müşahede ederek, kabul ederek, tasdik ederek, o açığa çıkışın manasına saygı duyarak rüku eder.,
- Şimdi burada bizim için şöyle bir zorluk var. Her birimde açığa çıkanı tasdik ediyoruz, kabul de ediyoruz ama hepsine saygı duymak… Bilmem ama, bunda zorlanıyoruz.
- Bunda zorlandığın sürece iman noktasında rükû etmiş olamazsın.
- Rükû işini az daha açsak!
- Açarız, secdeyi de açacağız ama önce yatsının hakkını verelim. Geç de bize bir yatsı kıldır bakalım.
Yok, hayatta olmaz. Onun önünde namaz kıldıramam. Ama edepsizlik etmek de istemem. Halimi arz ediyorum.
- İtiraz saymazsanız ben bu gece sizin ardınızda salatı yaşamak isterim.
- “Yeryüzü bize mescid kılındı” ama sen alışık değilsindir, gene de seccade serelim. Şu koltuğun altını aç, seccadeleri çıkar oradan.
Üç seccade seriyorum. Hasbi ve ben arkada Dost önde namaza duruyoruz. Yatsı için kamet ediyorum. Fatihayı ondan dinlemek acaba nasıldır?..
Konuşur gibi kıraat ediyor namazda. Ayetleri makama koymadan, konuşur gibi. Sanıyorum Rasulullah da öyle okumuştur. Sonraki devirlerde işe duygusallık ve muhabbet eklenince makam ile okuma gelişmiş. Kim bilir belki de sese yönelip manadan perdelenişimizde bunların da rolü var…
Perdeliliğimizde nelerin rolü var, saymaya kalksak günler yetmez. Neler yaşanmış neler!..
…
Daimi Namazın Hakikati
Namaz sonrasında AMENERRASÜLÜ okumamı işaret ediyor. Okuyorum. Sonra tekrar balkona çıkıyoruz. Yıldızlara bakarak şöyle diyor:
- Müslümanlar uzun yıllar tüm evren kendileri için yaratıldı sandılar. Oysa ne biz, ne dünya, evrende sama çöpü bile değiliz. Ne büyük gaflet!…
- Evrendeki yerimizi, konumumuzu kavramak kullukla, kulluk da sağlam imanla mümkün değil mi?..
- Evet, ne diyorduk, nerede kaldık?..
Aslında o nerede kaldığımızı çok iyi biliyor. Hafızasının ne derece güçlü olduğunu ortaya koyduğu ilimden fark edebiliyorum. Bu soru beni uyandırmak, dikkatimi tazelemek için.
- Rükû ve Secdeyi açacak idiniz.
- Evet, tamam. Rüku imanın sonucudur! Kendi varlığında yaşarken KIYAMDA OLARAK imanın sonucu; dilinde konuşanın, gözünde görenin, kulağında işitenin Allah olduğunu yaşayarak Fatihayı OKUr ve yaşar, namazın KIYAMı yerine gelir… Her isim altında esmasının yaratılmışlarda açığa çıktığını müşahede ederek RÜKUyu yaşar. Herhangi bir mahalden BEN DİLEDİĞİMİ YAPARIM hükmünce, ben şöyle istiyorum dediğinde SECDE EDER. Varlığını yok eder, diyen kalır…İşte DAİMİ NAMAZ ın müşahedemizdeki hakikati!..
- Bu hali bizde diri tutacak metot ne olmalı, nasıl bir gözlem yada müşahede içinde olmalıyız ki Daimi Namaz yaşansın?..
- Güzel soru. Konuyu özetlediğimizde bunu anlayacaksın.
- Peki.
- Demek ki Allah isminin geçtiği anda, nerede neye dayalı olarak geçiyor ise; yaratılmışta esmanın özelliğinin açığa çıktığını görerek o birimin hakikati olan esmayı görebilmek; senin hakikatin olan VECHİnden yaratılmıştaki VECHe bakmak suretiyle meydana gelir. Dolayısıyla da NE YANA BAŞINI ÇEVİRİRSEN VECHİ GÖRÜRSÜN ifadesinin işaretinin anlamı bu şekilde, burada açığa çıkar. İşte eğer, sende dilemişse, kendini seyretmeyi, bunun adı İMANdır!
- O zaman şöyle anlıyorum, bana anlatmaya çalıştığınız iman; benim hakikatimde mevcut olan VECHİNDEN yaratılmıştaki VECHE bakmak ile yaşanıyor. Yani, mahlûkata Allah’ça bakmak diye sadeleştirsem…
- “Allah’ça Bakış” de, “Allah ahlakı ile ahlaklanma” de, “Vechinden veche bakış” de hepsi aynı kapıya çıkar. Yeter ki ne demek istediğimizi doğru anla!
- Eyvallah…
Küfür, Nifak, Şirk Nereye Oturacak?
İmanın hakikati noktasında söylenmek isteneni anladım. Açığa çıkan her esmaya saygı duymamın, yargılamadan seyrin Rükû olduğunu da gördüm. Ama aklıma takılan nokta küfür, şirk, isyan gibi hallerde nasıl bir işleyiş var?.. Bunları kınıyor, yadırgıyor değilim de nasıl bir sistemle bunlar oluşuyor az daha anlamak istiyorum.
…
Çay faslı bitti. Vakit bir hayli oldu ama gözümde damla uyku yok. Dünyada cennete girmişim ne uykusu?.. Saat kaydım da yok, nehre atıldı saat. Bu anı doya doya yaşamalıyım. İçimden geldiği gibi soracağım:
- İmanın hakikati, esmanın açığa çıkışı, fıtrat… Bunlar tamam gibi.. Küfür, şirk, nifak gibi zuhurlarda ne diliyor acaba?..
- Sende dilemişse kendini örtmek suretiyle yaratılmışlarına bakmayı; bunun çeşitli tanımlamaları da KÜFÜR- ŞİRK- NİFAK gibi tanımlamalarla anlatılmıştır.
- O zaman küfür, şirk,nifak diye aşağıladığımız, hatta bazen lanet okuduğumuz açığa çıkışlarda da örtülü biçimde kendini seyreden O?..
- Ondan başkası var mı ki?..
- ……
- Bu bakış hiç ucuz değil. Hazmetmek de yaşamak da zaman alacak gibi.
- Biz hep deriz ya, hazmıyla ve kolaylaşarak yaşamak nasip olsun!
- Amin amin amin…
İmanın Hakikati ve İbadetler
Anlatılan bu hakikat ile daimi namaz halini anladım. Ama bir de bunun daimi oruç, daimi zekat, daimi hac boyutları olmalı. Onlarda nasıl bir idrak gerekli acaba? Bunu da sorsam mı? Yok beklemeliyim. Bakalım söz nerede düğümlenecek? Güzel insan devam ediyor:
- Eğer burayı anladıysan, işte imanın hakikatini ve de imanın hakikatinden dolayı müminlere namazın ne şekilde farz kılındığını, namazın hangi imana dayalı olarak farz kılındığını ve yaşanacağını fark etmiş oluruz. Bu açıklamalara dayanılarak artık sen haccın veya orucun veya zekatın nasıl bir anlam taşıdığını tefekkür edebilirsin…
Ayağa kalkıyor:
- Hasbi sana odanı gösterecek. Epey yol geldin, dinlen. Yarın devam ederiz.
- Uykum yok ama,
- Olsun gene de dinlen. Yarına sakla enerjini. Hadi bakalım Allah rahatlık versin.
Biz Hasbi ile çatı kat merdivenlerine yönelirken o da aşağıya doğru iniyor. Sanki yeni bir toplantıya gidecekmiş gibi.
Halvetin Böylesi…
Ahşap evin çatı katına geldik. Eğimli bir çatı ve küçük bir oda… Ufak bir kapısı var mini balkona açılan… Duvarda levha filan yok. Yerde kilim de yok, zemin ahşap parke… Tek kişilik çekyat var sadece eşya namına.
Hasbi yatağı açıyor ben de onun getirdiği çarşafları seriyorum. Sormadıkça cevap vermiyor bu diyarın ehli. Hasbi, sükûnet içinde işini yapıyor. Ben gene duramıyorum…
- Hasbi, Dost bu saatte nereye gitti?..
- Amma da meraklısın ha?
- Yok, ben üst katta, o aşağıda, inan ben rahatsız olurum… Uyuyamam…
- Öyle değil, o başka bir yere, her ay yapılan mutad toplantıya gitti.
- Bu saatte mi?..
Hasbi ilk tanıştığımız andaki gibi sert sert bakarak:
- Ya, biz senin saatini nehre atmadık mıydı?..
- Tamam tamam, saat demiyorum… Toplantıyı merak ettim de… Sustum, tamam.
- Bu kalacağın oda Dostun halvet mekânı. Uzun riyazat dönemlerinde, gece yarısı Hakkı zikretmek istediğinde buraya çekilir. O seslenmedikçe ben çıkmam yanına. Bazen günler, bazen haftalar kalır burada.
- Yani şimdi ben onun halvet odasında mı yatacağım?..
- Evet, seni buraya almamı özellikle tembihledi… Haydi bakalım, Allah rahatlık versin. Gecen hayır, sabahın nur olsun…
Hasbi kapıyı çekip gitti ama son dediklerini hiç iyi etmedi. Halvet ve riyazat dönemi kullanılan, yeni idrakler, yeni farkındalıklar getiren odada uyumak öyle mi?.. Uyanıklık telkin eden mekanda gaflete dalmak öyle mi?.. Ne mümkün?.. Bana uyku yok bu gece!..
Ama toplantıya aklım takılı hala. Her ayın bu gecesi! Ne varsa bu gecede?.. Eğilerek balkona çıkıyorum…Yıldızlar azalmış, mehtap ortalığı aydınlatmaya başlamış… Gözlerim ayı arıyor… Evet işte tam orada, ilerideki dağın üzerinden gülümsüyor… Ne kadar da güzel…Podyuma son çıkan, gelinlikli manken güzelliğiyle arz- ı endam ediyor bu gece…
Çünkü bu gece dolunay!..
Kelimeler biter burada… Zor olsa da uyumak, biraz uzanmalıyım…Sabah ola, hayrola!…