Yollar Kalbe Çıkarken ! .. (2)

...Mehmet Doğramacı - 20 Mayıs 2008

Veli’nin önerisine uyarak gerekli malzemeleri sırtlanıp yola koyuluyorum. Sahilin aksi istikametinde ilerlerken nefsim:

- Yol yakınken dön. Aklını başına al, diye durmaksızın söyleniyor.

Köyün yaslandığı sıradağ torunu tepelere tırmanıyorum. Sahilde güneşlenenleri, denizde kulaç atanları gördükçe nefsimin söylemine hak verecek gibi oluyorum. Kendimi yenik hissediyorum bu saatlerde. Vicdanım gene bırakmıyor sağ olsun:

- Dinleme sen onu, yürü. Yolunca devam et…

Kalabalıkların tersine yürüyorum. Tasavvuf da büyük ölçüde bu demek zaten. Normal olana, kalıplara, alışkanlıklara, alışılmış değerlere(!) baş kaldırarak yürümek!...

Kolay mı?..

Yalnızlığı, kınanmayı, garip görülmeyi, çoğunluğun tuhaf bakışlarını göze almışsan kolay. Ama bizim şoför İsmail amcanın tabiri ile “Hem şoför mahalli, hem cam kenarı olsun”, “Ne şiş yansın, ne kebap” türünden iki tarafı da idare eden münafıkça, fâsıkça yaklaşımlarla  yürüme niyetindeysen işte zorluk o zaman başlıyor. Çünkü şirki affetmiyor bu yol.

Tatil yapacaksan deniz orada. Balık tutacaksan dere yanı başında. Ama kendine doğru yolculuğa çıkacaksan, bunları da birlikte yürüteyim diyorsan şirkin azabı alev alev sarar her yanını. Feryad ü figanın dağları inletse de kimse duyamaz, kimse söndüremez. Çünkü sen kendi ateşini kendin körükledin!

Bunları düşüne düşüne ilerliyorum. Tepelerin ardına geçtim. Köy görünmüyor artık. Evler gözden kaybolunca nefsim de sustu. Deniz yada dere diye vıdı vıdı edemiyor, baskın çıkamıyor. İnsan mesken tuttuğu, sıkı sıkıya bağlı olduğu şeylerden uzaklaşma cesareti gösterdikçe nefsinin yavaş yavaş alt olduğunu hissediyor. Bunu hissettikten sonra aklın ve vicdanın sesini dinlemek daha da kolaylaşıyor.

Tepeden sonra alabildiğine uzun bir düzlük çıktı önüme. Bozkır buralar. Yeşil ve mavi gerilerde kaldı. Güneş tepeme vurdukça omzumdaki yükün ağırlığı kat kat artıyor. Çadır, uyku tulumu, konserve, meyve, biraz ekmek ve matara. Askerde tatbikatlara çıkarken yüklenirdik bunları. 25 kiloyu bulan, yol uzadıkça ağırlığı her yanımızı ağrıtan teçhizatlar.

GÖL MÜ, BATAKLIK MI?

İki saati aşkın yürüdükten sonra etrafı sazlıklarla çevrili, yaban ördeklerinin dalıp çıktığı, kurbağaların kuşlara vokal yaptığı yere geliyorum. Burası bir göl… Arazi çorak, kupkuru. Ağaç tek tük. Kıyısına yaklaştığımda, ön taraflar bataklık olsa da daha ileride hoş manzaralar görüyorum. Biraz soluklanayım. Velinin sözleri yankılanıyor kulaklarımda:

- Emmare Bataklığına aldanma, meyvesinden tatma, çabuk geç, durma.

İnsafsız Veli!... Amma da abarttın yaaa! Her gölün kıyısı biraz bataklık olur. Ne var bunda?

Yok, biraz oturmalıyım. Nefeslenmeliyim. Bulduğum ufak bir düzlüğe oturuyorum. Yükümü kenara bıraktım. Ayaklarım toprak yüzü görsün. Askerde her cuma yürütürlerdi çıplak ayakla. Toprak, biriken elektriğimizi alırmış. Böylece stres ve yorgunluk gidermiş. Biraz öyle yapıyorum. Bu arada göle hâkim noktadan ileride neler olup bittiğini seyredebiliyorum.

Kıyıda küçük rıhtımlar var. Süslü saltanat kayıkları gidip geliyor. Çığırtkan kadınlar ve erkekler sesleniyor:

- Eğlencenin âlâsı bizdeeeee. Hem de bedavaaaaa. Kalkıyooooor haydi kalkıyoooor.

İleride göl ortasında tahta kazıklar üzerine oturtulmuş ahşap mekânlardan kulakları patlatan bir gürültü yükseliyor. Şarkıcıların sesleri, elektro enstrümanların tiz tınıları, eğlenenlerin şuh kahkahaları doğrusu nefsi cezbedecek türden.

Kıyıda çiçek satan kadınlar, uğur dağıtıyorlar Emmare gölüne bilet alanlara. İyi giyimli teşrifatçı beyler başka bir şeye davet ediyorlar. Anladıııımmmm… Kumar buuuu… Bol para bol şans….

Biraz aşağıya doğru insem, azıcık takılsam kıyamet mi kopar?..Nefsim ellerini oğuşturuyor sevinçten:

- Durma, durma, haydi kalk gidelim…

Vicdanım yakamdan kavrıyor:

- Otur, bir yere gitmiyorsun!

Niçin ama, diyorum vicdanıma. Vicdanım bu defa çok felsefi konuşuyor:

- Gördüğün; olanın hakikati mi acaba?...

Hoppalaaaa!..

- Niçin hakikati olmasın, basbayağı görüyorum işte. Vicdan, inan çok haksızlık ediyorsun!

Vicdan gözüme doğru elerini uzatıyor:

- Perdeyi kısa süreli açıyorum. Bir de benim gözümle bak şimdi.

Vicdanın elleri gözlerimin önünden şefkatli bir anne sıvazlaması ile geçtikten sonra gördüklerim karşısında irkiliyor, hissettiklerimden ürküyorum.

Masmavi göl dediğim yer kapkara bir bataklık şimdi. Kahkaha atanlar, eğlenenler, günü gün edenler korkunç bir ıstırapla inliyorlar… Feryatlarına can dayanmaz. Kıyıdaki çiçekçi kadınlar birer cadıya dönüştü. Göle inip çıkanlar ördek değil, leş kargaları, akbabalar ve pislikten beslenen alıcı kuşlar…Ve iğrenç bir koku yayılıyor her yana. Yüz tane şehrin kanalizasyonu bir yere aksa ancak bu kadar pis kokar.

Kaçmalıyım. Bir an evvel uzaklaşmalıyım buradan.

Toparlanırken vicdan tekrar perde çekiyor. Geriye bakmıyorum artık. Kıyıdan, Velinin dediği gibi taşlara basa basa yürüyorum. Ya ayağım kayarsa?!.. Korkma diyor içimdeki Hakkın sesi.  Korkma, Hakka tabi olmuşsan görünmeyen kuvveler tutar elini.

Biraz dinlenmiş olmaktan güç alarak yürüyorum. Taşlara basa basa ilerlerken göl yüzeyini kaplayan nilüferler, içimde acaba geri dönsem mi dedirtirken, arada bir başını çıkaran timsahlar, ileriye dönük azmimi tetikliyor.

Düşme, kayma korkularının tedirginliği, ileride erişeceklerimin iştiyakıyla bataklıktan çıkıyorum. Ardımdan seslenmeye devam ediyorlar. Eğlenceye çağırıyorlar. Ama dönmeyeceğim. Bir kez durup başımı çevirirsem, ne olacağı konusunda kendime güvenemiyorum.

Babayiğitlik kaldırmaz bu bataklık, bir kere içine çekildin mi, yiğitlik, delikanlılık da sökmez orada.

 

PİŞMANLIK VADİSİ

Bataklık görünmez oldu. Midemi kaldıran pis kokusu hala geliyor azar azar ama ileride Levvame Vadisi göründü. İkindi molasını orada vermeliyim. Vadinin girişinde bir çeşme başında soluklanıyorum. Soğuk pınarın suyuyla abdest, önce bedenime, sonra ruhuma can katıyor. Gecikmiş bir öğlen, az sonra da vakti girince ikindi eda edeceğim. Öğleyi çabuk kılıyorum vakit epeyce dar…

Namazdan sonra çeşmenin hemen yanı başındaki salkım söğüdün altına bohçamı açıyorum. Konserveler ve meyveleri dizdim itina ile. Uzakta, sırtında yün kepeneği, elinde kavalı ile bir çoban görünüyor. Gelse, biraz süt verse fena olmaz hani. Ama nasıl derim?..

Nevalemi atıştırırken esen serin rüzgâra açıyorum bağrımı. İnsanın ateşini alıyor ağaç dallarına ıslık çaldıran rüzgâr. O da ne?.. Çoban elinde bir bakraçla bu yana geliyor.

Toparlanıp ayağa kalkıyorum:
- Hoş gelmişsen beyim, diyerek selam veriyor.

Samimiyet, doğallık, riyasız, iddiasız yaşam demek çobanlık! Bütün peygamberler çobanlık yapmışlar. Özel bir muhabbet beslediğim Üveys El Karani (ks) de çoban.

Nereden gelip nereye gittiğimi soruyor. “Kendime yolculuğum” diyorum. Zor olanı seçtiğimi söyledikten sonra;

- Bu yolun has gıdası süttür. Sana süt getirdim. İç biraz. Biraz da kabına al. Gücün tükendiğinde, ümidin bittiğinde, artık olmaz, dediğinde bundan içeceksin.

Hayret! Alt tarafı süt işte… Ne özelliği var ki?..

- Başka sütlerle karıştırma. Bu muhabbet sütü… Çobanlık yapan velilerden, insanlığı kurttan korurcasına şeytan ve ordusundan koruyan nebi ve rasullerden süzülerek akar kalp tasına… Nasibi olan içer Muhabbet Sütünü…

 

Bir kâse alıyorum. Tadı bambaşka. Doyulacak gibi değil muhabbete. Bir kâse daha, bir kâse daha, bir kâse daha derken çoban kolumu tutuyor:

- Yeter! Çok içenler sarhoş olup kendinden geçti. Görecekleri nice güzellikler varken sütün güzelliğinde yitirdiler kendilerini. Yolun uzun, dozunda bırak, ölçülü iç.

- İyi ama muhabbette de ölçüyü tutturmak zor be birader. İnsanın içtikçe içesi geliyor. Nasıl yapsak?

 

Çoban havayı değiştirmek için kavalını hazırlarken mırıltı halinde söylüyor:
- Aklın var ya, ne güne duruyor? Duygun kabardığında aklınla dengeleyeceksin kendini…

Kavalın ağız kısmını temizledikten sonra üfürüyor. Deliklerden taşan nameleri hatırlıyor, alçak sesle eşlik ediyorum:

Benim efendim !
Ben sana bendim !
Bir üfledin de
Yıkıldı bend'im.
Ben ki, denizdim,
Dağ başı bendim.
Şimdi sen oldun,
Âleme pendim.

Benim efendim !

Benim efendim,
Feza levendim !
Ölmemek neymiş;
Senden öğrendim.

Kayboldum sende,
Sende tükendim!

Sordum aynaya:
Hani ya kendim?
Benim efendim !

Benim efendim!
Emri yüklendim!
Dağlandım kalbden
Ve mühürlendim.
Askerin oldum,
Başta tülbendim;
Okum sadakta,
Elde kemendim.
Benim efendim.

(*)

Muhabbet dendi mi Efendimiz, Efendimiz dendi mi muhabbet taşıyor yüreklerden. Emmare bataklığına bir an kayan gözlerime yazıklar olsun!.. O kadar pişmanım ki!... Kendimi o derece kınıyorum ki, dünyanın en yaramaz, en berbat adamı benim diye dövünesim geliyor. Daha hızlı gelebilirdim buralara, oyalanmayabilirdim, geç kaldım işte, geç kaldım geçççç!… Hem de çok geççç!…

İçim ha bire coşarken çoban usulca toparlanıyor. “Nereye, henüz erken” desem de;

- Vakit ikindi… Koyunların uyku vakti. Benim de zikir saatim. Onlar uyuyacak ben zikredeceğim, diyerek uzaklaşıyor. Birkaç adım gittikten sonra;

- Nefsine prim vermemek için kendini hakir görmek iyi ama, kınamada yine de çok aşırı gitme. Levvame vadisinde bunlar çok normal. Ama unutma daha çok yolun var!

İkindiyi eda edip kalkıyorum.

 ZOR GEÇİT

Levvame vadisini geçerken bazen Emmareye ait sazlıklar, gölcükler, bazen ötelere ait şirin bahçeler görüyorum. Bahçelerde açan çiçekleri, tepeleri tutan yasemin ve gelincikleri seyrederken, Güle hasretim artıyor. Batak yerlerde pişmanlığım, hüznüm kabarıyor. Kâh ümit meltemi ile ferahlıyor, kâh kınama lodosu ile yanıyorum.

Bentler, dereler, çukurlar derken tekrar açık araziye çıkıyor yolum. Güneş yavaş yavaş guruba yönelirken, yüce dağların gölgesi düşüyor üstüme. Onların gölgesinde yürümek, yolu kolaylaştırıyor.

Yolum birden eğime dönüştü. İnişe doğru yürümek, çıkmak kadar zor şimdilerde. Onca yükle düşmemek, savrulmamak özel bir gayret istiyor. Dağlar epeyce yukarıda kaldı. İne ine en aşağı vardım.

Burası yeni bir vadi. Vadiden çok dar bir boğaz, zor bir geçit besbelli. Dönmek yok, ayaklarıma kan otursa da, dizlerimin bağı çözülse de güneş batmadan balıkçıya ulaşmalıyım.

Sarp kayalıklar üstüme yıkılıverecekmiş gibi iki yanımı sarmış vaziyette. Yanımda akan nehir öylesine çağlıyor ki, sanki içine alıp sürükleyiverecekmiş gibi… Nehir kıyısınca ilerliyorum. Ben güç bela yürürken iki de bir botla geçen raftingcilerin el sallaması yok mu, moralimi alt üst ediyor. İşi öğrenmişler, havasını da atacaklar tabii… Değil bota binmek, bu nehre ayaklarını sokup biraz yüzmek bile korkunç geliyor. Canımı yolda bulmadım, nemelazım yürümeme bakayım ben…

Keskin dönüşlerde suya giriyorum. Ayakta durmak zor olsa da mecburum buna. Bazı yerlerde de ufak köprüler var. Bir o yana bir bu yana geçerek ilerliyorum zor geçitte. Dönüşler azalıp kayalıklar biterken nehir hafif yaygınlaşıyor, ufak bir düzlüğe çıkıyor yolum.

Balıkçıları karaltı halinde görebiliyorum buradan… Gücüm tükendi, o biçim yoruldum ama son bir gayret… O da ne? Balıkçılar uzaklaşıyorlar. Eyvah!... Ya yetişemezsem… Son kalan iki üç kişiye haykırıyorum:

- Heeeeyyyy! Az bekleyin nolur! Heeeeeyyy!...

İçlerinden biri başını çeviriyor. Şükür. Hadi biraz daha hızlanmalıyım. Az kaldı, yetiştim inşallah, az kaldı…

Orta yaşlı balıkçının yanına geldiğimde nefesim kontrol edilecek gibi değil. Oracığa yığılıyorum. Balıkçı yaklaşıyor:

- Soluklan, bu acele niye, dinlen bakalım, dedikten sonra nehre daldırdığı kovayı suyla doldurup suratıma boca ediyor…

Ohhh. Bu pek iyi geldi doğrusu… “Hayy ömrüne bereket amca” diyecek oluyorum:

- Amca, dayı, abi kayıtları bitti burada. Bu diyarın sakinleri birbirine sadece isimleriyle hitap ederler. Çünkü yaş ve tecrübe değil, kalp ve takva geçer akçe burada. Kalpten bakanlar için de üstünlük unvanlara bağlı değil…

Belli, ilk sözlerden belli ki artık çok farklı bir diyardayım. Balıkçı devam ediyor:

- Adım HASBİ… Tanışalım…

Adı gibi hasbi adam, mert, açık, samimi. Örtüsü yok, iddiası yok, unvanı yok. Hasbi işte…
Tanışıyoruz. Diğer balıkçılar yolu çoktan aşmışlar. Ama bir şeye şaşıyorum; çağlayarak akan deli nehir ileride dağların altına giriyor. Sanki mağaranın, tünelin içinden akıyor. Raftingciler korkusuzca dalıyorlar içeri. Ben girsem kafa göz kalmaz alimallah. Balıkçılar da sarp kayalardan tırmanarak çıktılar ileri yaylaya. Gördüm, çok da kolay çıktılar. Düz yolda yürür gibi. Tuhaf…

 AĞIRLIKLARLA GİDİLMEZ

Hasbi, ben dinlenirken oltayı, misinayı, yemleri toparlayıp çantasına koyuyor. Biraz sonra da sanki hiç yokmuşum gibi dönüp gidiyor. Allah Allahhh… Ya ne iş bu?.. Koşup ardından yetişiyorum. Ne diyecektim?.. Veli ne demişti?.. Hah hatırladım, “Beni ustaya götür” diyecektim.

Hasbinin eline yapışıyorum, “Kurbanın olam, beni ustaya götür.” Oralı bile değil. Yürüyor adam. Bir daha deniyorum:
- Nolur beni ustaya götür.

Haşin bakışlarla başını çevirerek:

- Usta, rehber, hoca arıyorsan öndeki arkadaşlara takılacaktın. Ustam yok benim.

Hasbunallaaahhh!… Burada balık tutanların hepsi biri adına çalışır demişti Veli. Şifre de ustaya götür demekti. Ne desem acaba?.. Durmadan yürüyor adam. Kaylıklara da geldik. Kendi tırmanır beni burada bırakırsa naparım?..

- Hasbi! Yanlış konuştuysam bağışla, ustadan derdim elimden tutacak ehil zat. Bu geçitleri aşıracak zat. Onu demek istedim.

Susuyor ama elini de uzattı sağ olsun. Kayalıklara çıkıyoruz birlikte.

- Sakın aşağı bakma, elimi de bırakma, diyor.

Öylesine sarp, öylesine ince ve sivri kayalardan aşıyoruz ki elim bir kurtulsa parçam kalmaz herhalde… Yukarı çıkıyoruz… Çantasını bir kenara koyuyor. Nehre tepeden bakıyoruz buradan. Çıktığımız kayalıkların üstü uçurum. Uç kısma yaklaşıp nehri seyretmeye korkuyorum. Zaten yükseklik korkum var, bırak başıma iş almayayım.

Hasbi suskunluğunu bozup pazarlık yaparcasına söze giriyor:

- Bak, benim ustam, rehberim, hocam yok. Sadece gönlümü seve seve verdiğim Dostum var! Dostum da bu tarz köle- efendi ilişkisi çağrıştıran kavramları hiç sevmez! Dosta gidelim diyorsan, buranın şartlarını kaldırabileceksen gideriz. Aha, evi şu yukarı düzlükte.

Akşam alacası dağlara çökerken ışığı yanan evlere bakıyorum. Dağ köşkleri bunlar. Dağ eteğine yapılmış ahşap küçük evler.
- Bu köşklerde mi Dost?

- Ne köşkü?.. Köşk, saray, villa gibi dünyalık riya kokan evler bize göre değil. Kulübe o köşk dediklerin. Dostum da işte şu ufak olanda dinlenir bahar aylarında.

Ayaküstü, gideceğim yeri, ulaşacağım zatı, yaşamını, halini öğrenmek istiyorum.

- Galiba sen onun hizmetindesin değil mi?..

-
Bak, hizmetlilik, uşaklık gibi kavramlar da yok lisanımızda. Ben onun gönüllüsüyüm. Ücretim hakka ait. Yanında olmak yetiyor, hem ücret de ne ki?..

 

Yok, anlaşılan ben bu defa çok çok farklı bir yerdeyim. Alışık olduğum hiçbir hale uymuyor bu defa karşıma çıkanlar. Hayırlısı bakalım.

- Eee ne duruyoruz, gitmeyecek miyiz Dosta?

Soruma karşılık acaip isteklerle karşılık veriyor:

- Saatini çıkar!… Cep telefonunu da!… Sırtındaki o yükü de indir, hepsini ver bana!…

Garip… Saatimi, telefonumu ne yapacaksa!..

- Cüzdanını da ver!
- Biraz para ve kartlar var onları boşaltayım mı?
-
Hayır, öylece ver!

Cüzdanı da verdim… Hepsini alıyor ve uçuruma doğru yürüyor. Haydi yallah, fırlatıyor hepsini nehre!.. Sırt çantamın suya düşüşü şıraaak diye yankılanıyor kayalıklarda…

Bittim ben. Her şey gitti. Dönüşe çırılçıplak kaldım… Uçurumdan dönen Hasbi gözlerimin içine bakarak;

Sırtında ağırlıklarla gidilmez Dosta!.. Bağlardan soyunmayı göze alamayan çıkamaz bu yaylaya!..

Ya Hu mübarek, iyi de saatimden ne istersin?

Saatin değil mi seni AN sınırsızlığından vakit kaydına hapseden?.. Cep telefonun değil mi hep geridekileri düşündürüp ayak bağlarını canlı tutan?.. Azığın, yükün, erzakın değil mi seni beden kaydına sokan?.. Cüzdanın değil mi Razzzakı unutturup maişet girdabında bocalattıran?..

Diyecek söz yok tabii… Ne diyebilirim ki?.. Çıkmışız bir kere yola. Soysalar da vursalar da teslimiz…

OLTAYA GELEN PİŞECEK

Yaylaya çıkıyoruz. Ahşap kulübeye yaklaştıkça heyecanım artıyor. Hasbi balıklardan söz açıyor.

- Bazı balıklar çok çırpınır oltaya gelirken. Hep kaçmak isterler… Ama bir kere kanca saplandı mı kurtulmalarına imkân yoktur.

- Çok acımasızsın Hasbi!

-
Çoğu balık bunu acımasızlık sanır. Aslında bilse, oltaya gelmekle beden kaydından kurtulacak, bilse karnı deşilip içinin pisliğinden arınacak, bilse iyice pişip yanarak cana şifa, ruha safa olarak yeniden canlanacak, hiç çırpınmazlardı… Ama nereden bilecekler ki!..

Mesaj kime, gayet iyi anlıyorum. Oltaya gelen benim burada. Oltayı atan da aslında Hasbi görüntüsü altında onu görevlendiren Dost!.. Kanca atıldı, çırpınsak da dediği süreçleri yaşayacağız aşama aşama. Bundan sonrasında kaçış yok artık.

Kulübeye giriyoruz. Sağda ufak bir odaya alıyor. Özlemişim ahşap dağ evlerini. Abant yaylalarında gördüklerime benziyor. Etrafı incelerken tekrar geliyor:

Ben balıkları kızartırken, duşunu al. Şu dolap kapağı gibi görünen yerin ardı banyo.

Kolu çeviriyorum, içerisi modern bir banyoya açılıyor. Her şey enfes düşünülmüş.

Çıktığımda elbiselerimi göremiyorum. Bir süre sonra elinde gayet temiz, ütülü, yeni elbiselerle geliyor:

- Bunları giyeceksin!
- Ötekiler?
-
Balık kızartıyorum onlarla… Ocağın altına sürdüm… Bir güzel yanıyor ki sorma. Gel bak istersen!
- Yok, istemem kalsın!…

Sırt çantası, saat, telefon derken elbiselerim bana kalsa şaşardım zaten…Elbiseler de gitti.
Yenileri hiç alışık olduğum tarz değil. Hatta giyenleri senelerce kınadığım türden. Napalım, başka çare yok giyineceğiz. Hasbi’ye takılacağım, hep o mu üstüme gelecek?

- Hasbi! Traş makinen varsa saç traşı da yapsaydık, oldu olacak tam olsun bari!

Yok yok o kadar değil diye güle güle katılarak mutfağa dönüyor…

Akşam namazını kılıyorum. Biraz tesbih ve zikir derken :

Gel bakalım Dosta çıkıyoruz, diyerek kapıdan el ediyor.

Kimi göreceğim, bu defa karşıma kim çıkacak, düşünceleri zihnimde boğuşurken soruyorum:

-Huzura çıkarken nasıl davranayım Hasbi? Münasibi ne?
-
İlahi sen!.. Huzura çıkarken ha? El pençe divan dur, etek öp, yerlere yat!..

Dalgasını geçiyor Hasbi:

- He an Allah’ın huzurundasın, hiç kaygın olmuyor da kulun huzuruna çıkışta bu tören şartlanmışlığı, bu yanlış edep ritüelleri niye?..
-
Edep niye yanlış olsun ki?..
-
Edep birine el pençe divan durmak değil. Ben çok konuşmayayım Dost anlatır sana..

Merdivenleri çıkarken nefesim sıkışıyor. Üst kattaki salonun giriş kapısında, biraz duralım diyorum Hasbi’ye… Aşağıda sorduğum soruyu daha ciddi yanıtlıyor:

- Onun huzurunda sadece kendin ol… Kendin gibi ol! Ne rol takın, ne havaya bürün. Sadece kendin gibi, anladın?..

Tamam

Ama heyecanım yatışmadı. Biraz daha zaman kazanmak için soruyorum:

-Nolur ipucu ver, kime geldim ben?…
-
Kalbe geldin!... Yolun kalbe çıktı… Kendine gelmek için kalbe geldin!..

Kapı açılıyor… Salonun en ucunda, koltuğunda kitabına eğilmiş bir zat görüyorum yan profilden.. Başını çevirdiğinde hayretten kalbim titriyor. Bu Ooooooooo!..

Bu diyarın kokusunu eserlerinde duyduğum, başka alemleri bugüne taşıyan; iddiasız, riyasız, kalabalıklardan uzak zatın ta kendisi.

- Hoş geldin! Biraz geç olmadı mı?..

Şeyyy.. Evet en başta da biliyordum, en başta da kalbimdeydiniz ama nedense kaçtım biraz. Kalbimdekini kabullenmem zaman aldı. Bağışlayın..

İçimde biriken kaygıları, tortulaşan telaşları alıveren gülümsemesi ile ruhumu kucaklıyor, kalbimi sarmalıyor. El sıkışıyoruz. Yer gösterirken devam ediyor:

------------------
(*) http://www.tahapinar.com/detay.asp?ID=493

 (Sürecek)