Yıkıldı mı !..

...Mehmet Doğramacı - 30 Nisan 2008

Önce bir kaç mail. Sonra telefon. Sonra görüşme isteği.

Beni görünce şaşırmayasınız! Normal tiplerden değilim. Tasavvufa gönül verdim ama, bilinen derviş tipine hiç uymam demeyi ihmal etmiyor buluşmak üzere randevulaştığımız telefon görüşmesinde.

Mail ve telefonla tanıştığın biriyle hemen buluşmak, günümüz şartlarında belki de akıl kârı değil. Doğrusu biraz da riskli gibi… Ama koca şehirde insanlar içindeyiz, gizli saklı bir yere de çağrılmadık, o halde mesele yok.

Mesai çıkışı Karaköy’e iniyorum. Vapur iskelesi buluşma yerimiz. Verdiği saate daha var. İyisi mi nicedir uğramadığım Yeraltı Mescidinde gecikmiş bir ikindi kılmak. Siz bilirsiniz burayı, hani şu Vahdet Beyle uğradığımız, İstanbul’un 7 ana feyz noktasından biri.

Zindandan çevirme bu camide, 3 sahabenin manevi gücünü yanımda hissederek ikindi kılıyorum. Ne zaman buraya geldiler, burada oldukları tarihen doğru mu, belge var mı, bunlara takılmıyorum artık. Büyük halk kesimlerinin rağbet ettiği, evliyanın da yanlış demediği bir mekân, mutlaka boş olmasa gerek…

Perşembe Pazarından, Bankalar Caddesinden, Tünel ve civarından oluk oluk insan akıyor iskeleye bu saatlerde. Şehrin önemli bir kesimi her gün vapurla geçmek, belki de üç vasıta değiştirmek pahasına evini ayrı kıtada kurmayı tercih etmiş. Doğrusu külfetine de değer hani. Anadolu yakası ikamet için, Avrupa hareket ve iş için güzel… Her gün Boğazı geçmek, ne sabah mahmurluğu bırakır insanda, ne akşam yorgunluğu…

Tanımadığınız, ilk kez tanışacağınız birini beklerken önce, “Acaba hangisi?” diye kalabalıkları süzersiniz. Bir süre sonra, kalabalık içinde göz göze gelirsiniz, hiç yanılmadan. “Kalpler arası yol var” sözü tecelli eder adeta ve kalben tanırsınız dostu…

Uzaktan el ediyor. Belli, tıpkı telefonda dediği gibi, normal bir tip değil. Talihim bu benim, bana hiç normali rastlamadı zaten. Sen misin kova burcu olan, sen misin aykırı fikirler üretmeyi seven, elbette karşına çıkanlar da aykırı olacak!

Selamlaşıp şahsen bir kez daha tanışıyor, kucaklaşıyoruz.

- Yıkıldı mı yıkıldı mı?.. Yoksa hala ayakta mı ha?.. diye aynı kelimeyi birkaç kez tekrarlayarak soruyor.

Önce gözlerine bakarak biraz duraksıyorum. “Ne yıkıldı mı?” sorusu burada artık çok abes. Neye işaret ettiğini anladım galiba ama az da tereddütlüyüm. İyisi mi orta yolda bir cevap vereyim, ne yıkılsın, ne ayakta kalsın… İşi öyle kurtaracağım.

- Birazı yıkıldı, birazı ayakta!..

Uyanıklığımı anlıyor. “Buyurun şuracıkta bir çay içelim” diyerek sırtıma elini koyarken;

- Yıkılsın inşallah!… Hiç kalmasın, hepsi yıkılsın!… Tamamen yerle bir olsun!..

Duaya bakar mısınız?! Dedik ya, normali çıkmadı bize…
İskeleye nâzır cafeye çıkıyoruz. İşi acele insanlar telaşla bir şeyler atıştırıyor. Vakti olanlar üst katı tercih etmiş. Merdivenlere yönelirken siparişi veriyor; “Şöyle koyu demli çay alalım, az da kuru pasta!”

Şuradan buradan ön giriş cümlelerinden sonra;

- Yıkılmış epeyce, halinizden belli ama, enkaz yormuş sizi. Biraz da hüzün var belki. İyice yıkılsa, ne enkazın molozu kalır arsada, ne de yerle bir olana hüzün olur. Derin bir nefes alırsınız



Benlikten bahsediyor. Yıkılması gereken egodan söz açıyor. Terk edilmesi gereken nefsî istek, tutku ve arzulara değiniyor. Gönülce o kadar şey duymuş ve hissetmiş ki şaşırmamak mümkün değil. Yaşadıklarıma ufak göndermeler yapıyor.

Düşüncenin hızına, kalbin ritmine kim yetişebilmiş ki?!.. Yeter ki insan hayata mideden değil kalpten baksın, yabancı dediklerin de dost olur. İşte o zaman en yakınındakiler seni duyamaz ve göremezken uzaklardan niceleri duyar ve seyreder halini…

Pasta yiyesim yok. Çaylar tazelendi. Yeni görüştüğüm kişileri genelde dinlemeyi seçerim. Cahil bir insan gibi, bilgiye aç bir ilkokul çocuğu kulağı ile dinlerim. Benliğin nasıl ve ne tür darbelerle eriyeceğini, bu yolda yaşananları, feyz aldığı zatları ve manevi iklimleri anlattıkça zihnime yeni idrak tohumları serpiştirildiğini hissediyorum. Söze bir başka yerden gireceğim:

- İlla yıkılmalı mı?..Şart mı?
- Evet yıkılmadan olmaz. Sizin sevdiğiniz o güzel zat nasıl demişti? “Dolu arsaya bina yapılmaz. Gecekondu yıkılmadan, enkazı temizlenmeden yeni apartman dikilmez.”
- Tamam yıkılsın da, illa acı ile mi olacak?..
- Yok canıııımmmm lazerli ameliyatlar da var
, diyerek basıyor kahkahayı… Sonra da ekliyor:
- Acı, darbe ve kayıp da göreceli değil mi?..

Haklı… Acı neye göre?... Bela ve dert neye göre?!..

Vakit dar. Buradan vapurla karşıya, oradan da bir başka vasıtayla evine yol alacak. Onu çok fazla tutmamalıyım. Ama alacağım ilim kırıntılarını toplamadan da kalkmaya niyetim yok. Bile bile söz uzasın, az daha konuşsun istiyorum. Evden telefon ediliyor. Eşine nazikçe bizle olduğunu bildiriyor. Ailesinin hakkına girmek de vebal. Özetle alacağımı almalıyım:

- Yıkım ister istemez acı veriyor. Dert olarak algılıyor insan.
- Öyle tabii, haliyle…
- Dertsiz olmaz mı, yıkım sahneleri olmasa, yada güzelce yıkılsa…

Gene karşılıklı gülüşüyoruz..
- Zaten güzel yıkılır! Çünkü yıkan güzeldir… Güzeller güzelidir… Efendim (sav) kendine doğru çağırdı mı bir bir soyarlar üstündekileri. Çıplak kalana dek!

- Elbise ile gidilmez mi Efendimize?
- Gidilir, en güzel elbise ile gidilir hem de. Ama üstümüzdekilerle değil. Önce soyunmak, sonra yıkanmak, arınmak gerek. Sonra da yepyeni yabanlık elbiseler, damatlıklar, gelinlikler giyer gideriz bi iznillah…

- Giyer miyiz, giydirilir miyiz?..

Güzel soru diyor, çayın son yudumunu alırken…

- Giydiriliriz…Kendi giyinemez insan bu yolda… Bir güzel el tutar, giydirir sizi.
- O el derken kimleri kast ediyorsunuz?
- Yaşayan varisleri Rasulullah’ın… Zaten onlar ölmez de, ömür anlamında yaşayan dedim…
- Nasıl giydirirler?..
- Kimi ilimle, kimi gönülle, kimi hikmetle, kimi aşkla donatır insanı. Donanım tamamsa sefer için vira bismillah denir.

Vira Bismillah deyince vapur saati aklıma geliyor.
- Sizi geç bırakmasak?
- Geç yada erken. İzafi, kayıtlı bakışlar bunlar. Olması gereken olur, telaş yok…

Tekrar yıkıma dönüyorum:

- Kolay ve daha az acılısı var mı yıkımın? Yada fazla üşümeden, uzun süre çıplak kalıp titremeden soyunmak nasıl olur?

Hesabı istiyor garsondan ve ufaktan toparlanıyor. Kalkıyoruz. Parke döşeli yoldan iskeleye yürürken özetliyor:

- Bütün mesele hayatı secdeye dönüştürmekte!
- Yani?..
- Boyun kesmek! Baş eğmek, kulluğun gereğini yapmak…
- Boyun eğmezsem?!

Birden ciddileşiyor:

- Yaşamışızdır! Çok yıkımlar görmüşüzdür. Boyun kesmez isen boyun eğdirirler güzel kardeşim. Hem de öyle bir boyun eğdirirler ki feleğini şaşarsın!..
- Kimler onlar?..
- Rasülullah (sav) Efendimizin varisleri! Gözlerinden, hallerinden tanırsın onları. Ele almışlarsa birini, secde ettirmeden bırakmazlar bilesin! Ya zorla edeceksin, ya da gönülden!

Vapur yaklaşırken kalan 5-10 dakikayı değerlendirmek üzere hikmet kapma derdindeyim:
- Yıkımı veya secdeyi yaşarken kolay yol?..

- Onlar eğdirmeden sen secde et. Boyun kes. “Ben bir şey değilim, hiçbir şey bilmiyorum, ne varsa sizde var” de! Tabii bunu gidip onlara hürmet olsun diye yapmayacaksın. Hürmet beklentisi yoktur onların. Aşmışlardır çoktan o kayıtları… Bunu kendin için yapacaksın! Git dilekçeni ver belediyenin yıkım bölümüne. Çağır, yıksınlar kalanları da. Bir gün onlar yıkıma gelirse içine oturur. İyisi mi sen git, sen haber ver!

Belediye, yıkım işleri derken ne demek istediğini iyice anlıyorum. İlave ediyor:

- Şöhret afettir. Hele ilimse dağıttığın, kolay kolay birilerini dinlemek, baş eğmek. bilmiyorum demek gelmez işine. Ama başka yolu yok. Dediğim gibi ya boyun kesip itaatle öğrenci olduğunu bileceksin, yada boynunu eğdirdiklerinde sızlanmayacaksın!..

Vapur için kapılar açıldı. İnsanlar koşuşturuyor güvertede, kenarda yer kapmak için. Artık toparlıyorum:

- Yıkımı az hasarla atlatmak için neler önerirsiniz?..
- Sev, sev, Efendimizi ve Onun varislerini çok sev! Sakın onlardan birine burun kıvırma! Felaketin olur!..
-Peki yıkım daha çok sürecek mi?

Gülüyor:
- Dileyelim ki az kalmış olsun… Duvarlar yıkılmış da temel duruyor. O da sökülecek. Sonra yeni inşaat start alacak.

Turnikelere geldiğimizde son önerilerini dinliyorum:

- Geceyi değerlendirin. Sevgiliye gece gidilir kimsecikler görmeden…
- Ne götüreyim giderken?..

- Bolca salavat, bolca ama sayısız salavat! Demet demet güller gibi salavat! Ama taze olmalı…Üzerinde gönül şebnemleri olmalı!
- Şebnemler?!..
- Gönül semasından süzülen, tövbe nişânesi şebnemler! Anladınız siz, daha fazla sormayın..

Turnikenin öte yanından el sallıyor:

- Yıkılsın inşallah yıkılsın ha?... Var mıyız yıkıma?..
- He yaaa, yıkılsın vallahi! Enkaz menkaz kalmasın. Yılların yasadışı ihlali bitsin de yasal ve çağdaş bir bina çıkalım şöyle!..

Haydi rast gele, diyerek vapura yönelirken ardından denizi seyre dalıyorum bir süre…
Sultanahmet’in, Yeni Camiin, ötede Süleymaniye’nin ışıkları yanıyor. Minarelerden akşamı selamlıyor müezzinler!