Vahdet Beyle Sohbet (3)
...Mehmet Doğramacı

Teklik, Kesret ve Aşk

Yaz tatili ile birlikte kentler boşalıyor. İnsanların bir kısmı güney sahillerine akın ederken, tarla ve bahçe işleri için memlekete koşanların yanı sıra sıla-i rahim düşüncesiyle akraba ziyareti yapanlar da yok değil.

Bizim Vahdet Bey her yıl bu aylarda Karadeniz sahilindeki şirin köyüne çekilir. Yıllar önce buradan ufak bir bağ evi satın almış. Toprak ve çiçeklerle meşgul olurken, orman içlerine sabah yürüyüşlerini ve günlük yüzmelerini hiç ihmal etmez.  “ Derviş gönüller yalnızlığı sever. Allah Ahaddir, Onun Ahadiyyeti yalnızlıkta daha iyi hissedilir” der Vahdet Baba… Rahatsız etmekten korkuyorum ama bir yandan da sohbetini özlemişim. Hoş, sohbet dediğimiz de yarısı bana fırça, kalanı da beynime iğne batırırcasına zihnimi allak bullak edişinden başka bir şey değil ama yine de özlüyorum...

Karpuz, peynir, biraz kahvaltılık, biraz da meyve alıp yola koyuluyorum. Sabah yürüyüşü için avludan çıkmak üzere iken yakalıyorum Onu. Yaşına rağmen oldukça zinde. Poşetlerini çocuklara bırak, güneş yükselmeden biraz yürüyelim, diyor. Elimdekileri bahçede oynayan torunlarına verip Ona katılıyorum. Yürürken laflıyoruz:

- Vahdet yaşamına orman iyi bir örnek.

- Nasıl yani?..

- Orman gibi yaşayacaksın hakikati. Ağaçlar gibi.

- Vahdet Baba n’olur  şifreli, mecazlı konuşma, sabah sabah kafam basmıyor. Ne diyorsun?..

- Oksijen dolsun ciğerlerine. Hele kan deveranı başlasın yürekten beyne, çalışacak kafan.

Sahile paralel yürüyoruz. Dalgalar okşamak istedikleri kayaları aşındırdıklarının farkında mı acaba? Denizin karaya sevdası nice şekiller çizmiş yeryüzüne. Sevdalar aşındırsa da sevenleri, dağlasa da yürekleri güzellik adına seyredilen her şey bir sevda eseri. Ormandan köye kıvrılan patikayı dönerken Ağaç ve Hakikat muhabbetimiz sürüyor:

- Orman gibi dedim ya, Nazım’ın şiiri var: Bir ağaç gibi tek ve hür / Ve bir orman gibi kardeşçesine / Bu hasret bizim…

- İyi de, hakikatle, tasavvufla ne alaka Nazım?..

- Öyle deme, yürek sahibi, düşünce işçisi her insanda hakikat kırıntıları vardır. Dünya görüşü, yaşamı, felsefesi ne olursa olsun. Bakmasını ve duymasını bilirsen nice mahallerden seslenir Hak!

- Eeee, orman, ağaç, hakikat?..

- Her kul Tektir…Tek doğar, tek yaşar, tek ölür, tek hesaba çekilir her insan. Çokluk görüntüsü vehimden ibaret. Kesret; sanal bir alem.

- İtiraz ediyorum, Allah Kur’anda; Tin Suresinde Zeytine de yemin ediyor, İncire de… Vahdet de olacak Kesret de… Kesreti silip atamazsın!

Biraz susuyor. Ağır edada yükleniyor kelimelere:

- Sevsinler, yerim senin itirazını. Kur’ana yaslandın öyle mi? Tekasür Suresini bilir misin?

- Evet bilirim Kesretten ve Yakiynden bahseder.

- Acele etme, ne diye başlar kesreti anlatırken?..

-Elhakumuttekasur?

- Ne demek?..

- Çokluk( kesret) kuruntusu sizi oyaladı, aldattı demek!..

- Neymiş tekrar et!...

- Çokluk bizi aldatmış! Çokluğa kuruntu diyor Kur’an!

- Biz ne dedik? Çokluk vehmi demedik mi? Kuruntunun tasavvufçası vehim değil mi?

Tamam diyor, susuyorum. Allah’tan bugün pek asabi değil. Yoksa itiraz edeceğim de O böyle alttan alacak, ne mümkün?..

Eve geliyoruz. Bahçedeki tulumbadan su çekiyorum. Buz gibi kuyu suyu ile yüzümüzü yıkıyoruz. Soluklanmak üzere çardağa yönelirken Nazım’ın şiirinden hareketle anlatıyor:

- Bir ağaç gibi tek ve hür dedi değil mi? Ormana bak, her biri yere köklü ağaçlardan müteşekkil. Görüntüde cemaat gibiler. Dayanışma içindeler.

- Evet.

- Hakikatte hiç de öyle değil. Bir ağacın başına bir şey gelse ötekiler yardım edemez. Bir ağacın dalını kırsalar ötekiler arkadaşlarını korumak için düşmana karşı birlik dahi olamazlar.

- Evet, doğru.

- İnsan da böyle… Kalabalıklar vehimdir. Hatta perdedir kendini fark etmeye.

- Kalabalıklardan kaçalım mı yani?..

- Nereden çıkarıyorsun, kaç diyen oldu mu? Gazali orta yolu önermiş.

- Ne demiş?

- Halk içinde, Hakla beraber olmak hüner. Hakikat böyle yaşanacak. Cemaat içinde, toplumla, gruplarla, eş- dostla. Ama hep bileceksin ki ağaç gibisin. Tekliğini bilirsen hürriyetinin farkına varırsın.

- Hürriyet var mı? Hakikatte hür müyüz?..

Güzel bir nokta, hürriyet var mı?.. Düşünelim, diyor ve karpuzu dilimlemeye başlıyor. Ben de ağaç masa üstüne kahvaltılıkları diziyorum. Vahdet Beyin eşi Meşkûre Teyze demliği getiriyor. Kalkıp elinden alarak çayları dolduruyorum. Hacıanne ip atlayan torunlarına meyve götürürken Vahdet Bey devam ediyor:

- Hür dediği ağaçlar kökleri ile yere mahkum mu?..

- Evet

- Gök kubbe; arz üzerine yükseliyor. İster roketle, ister uçakla, ister paraşütle uç, mutlaka yer ile bağlantın olacak. Uçuş kulesi olmasa, yerden gözetim olmasa seyreyle gümbürtüyü!  Arzına bağlı olmadıkça semana sefer edemezsin! Şeriat arzına bağlanmadan Hakikat semalarında uçmayı hayal edersen, yere çakıldığında anlarsın dünyanın kaç bucak olduğunu. Sen acı içinde kıvranırken şeytan zil takıp oynar.

- Hürriyet için bağlanmak şart yani..

- Tabii şart. Hürriyet için köle olmak lazım!

- Hür olmak için köle?  Uçmak için bağ? Nasıl yani, zıt gibi duruyor. Zihnimde oturmuyor.

Kahvaltıdan biraz atıştırıyoruz. Yaz günü karpuz ve peynir yemeyi, kebaba değişmem diyor. Katılıyorum. Çaylarımızı yudumlarken zıt gibi görünene değiniyor:

- Her hürriyet bir köleliğin sonucu, her huzur bir bağın ürünü aslında. Bebek anne göğsünde huzurlu değil mi? Ama köledir, bağlıdır, muhtaçtır anaya. Anasız hayatiyetini sürdüremez. Bebek anne sütüne köle olmasa ayakları üstüne basamaz. Köleliktir hürriyet adlı bebeği büyüten! Bir işin, bağlandığın iş yerin yada patronun varsa rızıklanırsın. Bak, dünya yaşamında atmosfere ve  yere mahkumuz. Bunlar olmasın, hür olalım diyebilir misin?

- Hayır.

- O halde hakiki hürriyet bir mahale bağlanıp, bir yere bende olup benliği hiç eylemekte. BİRinde HİÇlenmek, BİRiyle HEP olmak demek aslında.

- Nasıl yani?..

- Ebubekir de tüccardı Ebu Cehil de. Ebubekir Muhammed’de hiç eyleyince  nefsini, ismi hep oldu gönüllerde. Bugün Ebubekir’e dualar okunur, şiirler söylenir. Kim takar Ebu Cehil’i? Canı cehenneme! Katmerli gâvur!..

Gülüşüyoruz. Masanın etrafında dolanıp duran kediye bir parça salam atıyor. Bahçe kenarında uyuyan köpeğe de bir miktar ekmek ve önceki günlerden kalan kemikleri götürüyor. Kahvaltı kırıntılarını da ağaç dibine döküyor ki börtü- böcek ve karıncalar nasiplensin.

- Kalk biraz yüzelim, diyor.

- Hürriyet ve kölelik tam oturmadı. Daha?

- Kelime-i Şehadeti oku! VE EŞHEDU ENNE MUHAMMEDEN ABDUHU VE RASULUHU diyoruz. ABD olmak , RASUL olmaktan önce geliyor. Az buçuk Arapça’n var, ne demek abd?

- Kul demek.

- Atma, en basit, en zahir anlamını söyle!

- Köle demek!

- Kölenin iradesi olur mu? Kendi başına hareketi mümkün mü? Bağımsız mı?..

- Hayır.

- Onun sistemini okuyarak şartlarına uyarsan, Onun iradesine köle gibi boyun eğer de kulluğunun hakkını verirsen hakiki hürriyeti tadarsın.

- Evet.

-Başıboş hiçbir birim yok evrende. Dünya Güneşin etrafında köle gibi dönmese hayat olur mu? Irmaklar denize, yağmur toprağa mahkum!.. İnsan da Rabbine!.. Rabbine mahkum olana ne mutlu! Ne diyordu ayet?

- İnsan başıboş bırakılıvereceğini mi zanneder? (Kıyame- 36)

- Hay ömrüne bereket. Bak okumuşluğun  işe yaradı.

Şaşırıyorum. Tebrik ediyor beni. Hangi dağda kurt öldü ise.

- Hiçbir yerde kurt ölmedi. Kurtlar da koyunlar da sağ selamet yaşıyor.

Kulaklarıma kadar kızarıyorum. Pes yani, bir insanın gönlü ancak bu kadar açık olur. Aklımdan geçeni de okuyor. Elini öpmek istiyorum, müsaade etmiyor… Denize doğru açılıyoruz. Karadeniz’in hırçın dalgalarına güven olmaz, çok ileri gitmeden kıyıda kulaç atıyoruz. Biraz serinledikten sonra sahilde yürüyoruz. Dalgalar ayaklarımızı öperken, kumlar tabanlarımıza masaj yapıyor. Çocuklar kumdan kaleler inşa ediyor ileride. Vahdet Baba Hacı Arif Beyin batini anlamlar yüklü nihavend bestesini mırıldanıyor:

Vücud ikliminin sultanısın sen

Efendim derdimin dermanısın sen

Bu cismi natüvanın canısın sen

Efendim derdimin dermanısın sen

Ağaç, Teklik, Halkla Hakkı Yaşamak konularını düşünürken Vahdet Beyin açmadığı, şiirin son kısmına dokunuyorum:

- Bir ağaç gibi tek ve hürü konuştuk. Orman gibi kardeşliği de anladım… Bu hasret bizim kısmı? Orası ne? Tek ve Hürsün, Kardeşlerin de var, kime ve neye hasret? Hasret burada garip durmuyor mu?

- Aşkla bahşedileni aşık ve maşuktan başka kim anlayabilmiş ki? Dışarıdan bakana tabii ki garip ve tuhaf gelir.

- Yapma şimdi Vahdet Bey, beni iyice kayıtladın. Anlatsan aşkı da anlardık.

- Anlatmakla anlayacaksın ha? Anlatmakla anlaşılır şey midir aşk?

- Canım azcık açsan hiç olmazsa anlamaya gayret ederdim.

Yerden bir taş alıyor ve denize doğru fırlatıyor. Bir daha, bir daha derken taş sektirme yarışına girişiyoruz çocuklar gibi.

- Bazı balıklar denizde, denize hasret desem anlayabilir misin?..

- Neeee? Balık denize hasret?.. Bilmem ki?..

- Mevlana geceler, günler boyu Şems ile halvette kalırdı. Mevlana Şems’e hep hasretti desem? Gülistandan hiç çıkmayan Bülbül, Gül dalında şakırken güle hasret desem! Dalında öten, yaprağına kanat açan bülbüle gül hasret çeker diye iddia etsem!

………

- Susuyorsun, haklısın, akıl alası şey değil aşk.

- Niçin ama, çok şey yazdım, Aşkı da yazmak isterim.

- Aşkı yazmak! Büyük iddia!.. Ne zaman yazarsın biliyor musun?.

Heyecanla atılıyorum:

- Evet n’olur söyle, ne zaman?

- Abdurrahim Karakoç meşhur Mihriban şiirinde şöyle der:” Lambada titreyen alev üşüyor!”

Alevin üşümesini aklın alıyor mu? Nasıl ve niçin üşüdüğünü anlarsan, belki yazarsın.

Mihriban şarkısına başlıyor şimdi de Vahdet Baba:

'Yâr' deyince, kalem elden düşüyor

Gözlerim görmüyor, aklım şaşıyor

Lâmbada titreyen alev üşüyor

Aşk, kağıda yazılmıyor Mihriban

Tabiplerde ilâç yoktur yarama

Aşk deyince ötesini arama

Her nesnenin bir bitimi var ama

Aşka hudut cizilmiyor Mihriban.

Boşa bağlanmamış bülbül, gülüne

Kar koysan köz olur aşkın külüne..

Şaştım kara bahtın tahammülüne

Taşa çalsam ezilmiyor Mihriban.

Tarife sığmıyor aşkın anlamı

Ancak çeken bilir bu derdi, gamı

Bir kördüğüm baştan sona tamamı..

Çözemedim.. Çözülmüyor Mihriban.

- Lambada titreyen alevin üşüdüğünü hissetmiş, Aşka hudut olmadığını fark etmiş ama yine de Aşk kağıda yazılmıyor, çözemedim demiş…Hem çözecek hem yazacaksın!... Büyük iddia!

Ben hep o hasreti düşünüyorum. Hasret ne?.. Vahdet Baba soruma dönüyor:

- İyisi mi Nazım’ın hasret dediğini hiç açmayalım. O hasreti sadece çeken bilir. Bütün zamanların biricik Aşk Sultanı Mevlana ölürken ne dedi biliyorsun. ” Ben ölünce ağlamayın, sema edin, raks edin, çünkü ölümüm sevgilimle gerdeğe girdiğim düğün gecemdir!” Hayatı bir vuslat huzuru içinde aşk ile yaşayan Mevlana;sevgiliye kavuşmaktan bahsediyor! Hasret yaşadığını söylüyor. İyi si mi girmeyelim o hasret kısmına.

Biraz zorlamalıyım. Bir şeyler bulmalıyım.

- Tek ve hür olup, bununla birlikte Cem de olunca Hasret doğal bir netice gibi, ne dersiniz?

- Maşallah, bir şeyler yakaladın! Akılla anlaşılamayacak aşka, mantıkla yaklaştın. Ama kapısına geldin.

-  İçeri  girsem, yasak mı?

- Yooo, yasak değil de girsem demekle girilmez, vakti gelince açılır kapı. Açıldığında girmekten başka çare yoktur zaten!

- Kapıdan içeride ne var?

- Hasret! Ateş ve Istırap! Belki de Cennet! Giren bilir!

- Yok, ben şimdilik almayayım.

Basıyor kahkahayı.

- Sen şimdilik Aşk alma ama birer soğuk ayran alalım, diyor ve sahilde gezinen satıcı çocuğa ayran söylüyor.

Konuyu değiştirmeliyim. Deniz kenarında şu güzel havada acı ve ıstırabı hiç çekemem. Aklımı seviyorum. Şimdilik akılla yürümeliyim.

Havlu ile kurulanıyoruz. Güneşlenmek de lazım. Şezlonga uzanıp manzaranın cazibesine bırakıyorum kendimi. Deniz, martılar ve güneş. Cenneti bulmuşum, acıyla, ıstırapla, hasretle ne işim olur?..

2 bölüm / 4 bölüm