Vahdet Beyle Sohbet (2)
...Mehmet Doğramacı

Tespih

İşler yetmezmiş gibi çalan telefonlar da çabası. Bir yanda imza at, öte yandan telefondakine laf yetiştir, iyice sinirlerim gerilmişken diğer hatta bir başka telefon olduğu söyleniyor. Patlamaya hazırım, karşıdaki lafı gevelese yada alakasız bir iş için aramış olsa dilime geleni sayacağım. Ahizeyi alıyorum. Arayan bizim Vahdet Bey olunca yelkenlerim suya iniyor:

- Nasılsın bakalım, bu ne hal, dünyaya dalmışsın?

- Ne olsun Vahdet Baba! İşler bunalttı biraz.

- Akşama sürprizim var. Felekten bir gece çalalım. Tabii evden izin alabilirsen!

Tahrik etmese olmaz! Kazmayı pek sever. Benlik toprağı kazıldıkça Özün madeninden cevher çıkarmış. Canım acıyor ama dinleyen kim, ha bire vurur Vahdet Bey.

- Şeyyy, nereye, nasıl bir sohbet?...

- Çok soran kavimler helak oldu! Uzatma, özlediğin ortamı hazırladım, geliyor musun?

Ben gerginim ama Vahdet Bey zaten sırf Celal! Onunki sevimli bir asabiyet. Derûnunda ego ve beklenti olmayan, halis insanların sinirlenmesi ayrı bir güzellik. Onlar sinirlenince hiç kırılmıyor insan. Kaçıp gitmek yerine kalkıp sarılasın geliyor. Niyet temiz olunca Celalde Cemal seyrediliyor! Güzel insan; adam gibi adam Vahdet Bey.

İşte bu nedenle Ona karşı gelemem. Eve nasıl söylesem? Ama kabul etmeliyim.

- Tamam Vahdet Bey. Geliyorum. Akşama nerede, kaçta buluşalım?...

- Akşam namazından sonra iskelede ol. Haydi kal sağlıcakla.

Ne iskelesi, nerede, ne yapacağız diye sormama fırsat vermeden kapatıyor. İşleri toparlıyorum. Vakit ikindiye doğru akarken eve bildiriyorum durumu. Gönülden isteyince kolaylaştırıyor Hak. Eşim; tamam diyor Vahdet bey çağırmışsa kırmak olmaz. Ama bizi de bir akşam mehtaba çıkar denizde diye söz alıyor. Ona ve çocuklara söz veriyorum.

Akşamı iskeleye yakın tarihi camide kılıyorum. Gözüm cemaati kesiyor. Tespih çekilirken sütunlardan birinin ardında olduğunu fark ediyorum. O da ne? Ağlıyor. Hem ne ağlamak, gözyaşları yüzünü yıkıyor. Bu kadar Celalli, bu kadar hırçın bir adam ve ağlamak! Duadan sonra yanına yaklaşıyorum. Musafaha ediyoruz. Yakaladım seni hırçın adam, bu ne duygusallık dercesine bakıyorum. Taşı gediğine oturtuyor: “Tövbe tohumu gözyaşı ile sulanırsa Mağfiret fidesi çabuk yeşerir!” Mevlana böyle demiş.

- Ağlamak zafiyettir. İnsan güçlü olmalı. Duyguların esiri olmamalı.

- Ağlamak ve Aşkı kalıplardan çıkararak düşün! Zafiyet, duygu etiketlerini yırt, salt düşün!

Avluya çıkıyoruz. Uzun süre susarak yürüdükten sonra sahildeki balıkçı teknesine yöneliyor. Takip ediyorum.

- Misbah Reis, vira Bismillah diyor, yaşlı balıkçıya.

- Eyvallah beyim, haydi rast gele deyip halata uzanıyor Misbah Reis. Motorun pat pat sesleri eşliğinde uzaklaşıyoruz rıhtımdan. Gökyüzünde  yıldızlar çok az görünüyor. Belli ki; sahte ışıklarla kirlenen şehir; hakiki nura perde çekiyor. Ay ise bulutların ardında. Rüzgar yanaklarımı okşarken üşüdüğümü hissediyorum. Pardösüsünü çıkarıp veriyor. Ama siz üşürsünüz, diyorum.

- Ateş- i Aşka, volkanın orta yerine düşen niye üşüsün? Kayıtlılar üşür!

Susuyorum. Gene diyorum delilendi Vahdet Bey. Gene sıyırdı kılıcı, bakalım bu gece ne yanlarımı doğrayacak? Yıldızlara ve git gide uzaklaşan sahile daldığımı fark ediyor:

- Allah nerede seyredilir?

- Bilmem, büyüklerimiz daha iyi bilir!

- Edebini sevsinler, büyükler bilirmiş deyip gülümsüyor kinayeli biçimde.

- Allah nerede seyredilir düşündün mü hiç?...

- Üşüyorum Vahdet Baba, sen söyle yorma fakiri.

Teknenin ortasına yakılan ocağa hamsileri diziyor, ısınmaya çalışıyorum. Aheste aheste devam ediyor:

-Yıllar evveldi.  Bir Hak Dostuna uğradı yolum. Allah’ın en iyi denizde seyredileceğini söyledi. Karanlık gecede , denizin ortasında, yıldızlara bakarak seyredilirmiş Allah! Hani sen de gece yarısı bir tekne ile yönleri, sahili kaybedecek kadar denize açılmak isterdin ya? Senin için tuttum Misbah Reisi. Allah’ı seyretmen için!

Kızaran hamsilerden yarım ekmek içine bir miktar doldurup veriyor. Yanındaki şişeden pembe bir içecek de çıkarıyor. Bu defa takılma sırası bende:

- Ne o? Şarap mı çekiyoruz?

- Evet diyor ve dolduruyor kocaman bardağı. Berrak, pembe bir karışım. İç denmişse içilecek elbet. İçimde tuhaf bir his; ya şarapsa? Vahdet Bey bunu bana yapmaz diyorum garip bir eminlikle ve kaldırıp dikiyorum. Aman Allah’ım bu ne lezzet? İçim dışım gül kokuyor. Vahdet Bey naat-ı şerifler mırıldanıyor:

GÜL CEMALİNİ GÖREN HAYRAN OLUR EFENDİM

CAN SANA, VARLIK SANA KURBAN OLUR EFENDİM

Sonra bir kaside tutturuyor:

Seyrimde bir şehre vardım
Gördüm sarayı güldür gül
Sultanımın tacı tahtı
Bağı duvarı güldür gül

Gül alırlar gül satarlar
Gülden terazi tutarlar
Gülü gül ile tartarlar
Çarşı pazarı güldür gül

- Baba bu ne diyorum bardağı göstererek. Biliyorum gülden mamul bir şey ama bu defa ben kazmalıyorum ne çıkar diye… Başlıyor yarı melankolik, yarı sarhoş gibi:

- Buna gül şurubu derler evlat! Senin gibi gazoz ve çiklet nesli ne bilsin gülü, ne bilsin şurubu!

İlla bana saldıracak. Saldırmadan, yıpratmadan, güzel güzel anlatsa olmaz! Benlik testisi kırılmadan dolmazmış. Önce kırıp nefsin pis sularını boşlatırlar sonra kırıkları onarıp gülsuyu, pardon Hak Şarabı doldururlarmış.

Etrafı kolaçan ediyorum. Dalgalar tekneyi salladıkça Vahdet beyin kasidelerine ritim tutar gibi cûşa geliyoruz. Yıldızlar öylesine çok, öylesine parlak ki! Yer- gök yıldız. Hem de pırıl pırıl. Elini uzatsan alıverecekmişsin gibi. Dolunay biraz daha bulutlar gerisinde ama bir çıksa, sevgilinin siması gibi bakmaya doyum olmaz herhalde. Ona takılacağım gene:

- Vahdet Bey, Sevgilinin yüzü neye benzer?
- Sevgili Güldür, Sevgili Goncadır, Sevgili Gülistandır…
İşi biraz ileri götürüyorum:
- Senin sevgilin de kim bilir nasıldı?.. Çok koştun mu peşinden?..
Çekmek istediğim yere ayak basmadan devam ediyor:
- Bütün sevgililer; Bir - Tek Sevgilinin sırrına ermek içindir. Sevgili; Güldür. Her aşık; maşuk simasında Gülü seyreder! Gül; Muhammed’dir oğul. Kime tutulursan tutul; yolun Muhammed’e çıkar nasibinde varsa!

Camideki gibi değil bu defa hıçkıra hıçkıra başlıyor ağlamaya. Göğsü körük gibi inip çıkıyor. Nefesi daralıyor, titriyor… Bir şey olacak, bayılacak diye yanına sokuluyorum. Kolunu tutmak istiyorum, çekiyor. Ayağa kalkıyor birden. Tekne sallanırken düşecek diye korkuyorum. Açıyor ellerini semaya ve alabildiğine haykırıyor:

- Seni istiyoruuuuum…. Seni istiyoruuuuum… Kaldır perdeleriiiii, dökülsün yıldızlaaaaar, çekilsin deniiiiiz, sönsün güneeeeeş… Seni istiyoruuuuummm! Bıktım varlık  kalabalığından. Hiç et beni, ver kendiniiiii… Seni istiyoruuuuuum!..

Aman Allah’ım o ne Haşyet, o ne coşku?… Niyaz ediyor içinden geldiği gibi:

- Kim neyi istiyorsa veeeerrrrrrrrr! Dünya isteyene dünyaaaa, şöhret isteyene şöhreeet, mal isteyene maaal. Beeeen seni istiyoruuuuummmmm!.. Ver artık veeeeeeeeeerrrrrrrr!

Aşkın getirdiği nokta bu olsa gerek diye hayretle izliyorum. Misbah Reis motoru durdurup tekneyi demirliyor ve yanıma geliyor. Gayet sakin. Soruyorum:

- Reis bir şey olmasın!

- Hiçbir şey olmaz. Bu adam yandı Hak Aşkına. Senelerdir yanar. Bu benim için ilk değil.

 Yıllardır çıkarız tekne ile. Haykırır, ağlar, kendinden geçer ve sükunete erer.

- Ne istiyor Vahdet Bey?

- Bu adamın hiçbir şey istemeyecek kadar çok şeyi oldu evlat. Şöhreti, çevresi, eserleri, malı mülkü... Hiçbir şey açmadı Onu. O hep Onu ister durur! Bir kere tutuşmasın Hakkın Çırası; her şeyini yakar kül eder. Hiçbir şey açmaz olur o zaman!

Vahdet Bey yavaş yavaş sakinleşiyor. Vakit hayli ilerlemiş. Bütün zerafetiyle gecenin assolisti Dolunay sahne alıyor. Dalgalar yakamozlarla alkış tutuyor Sevgili Dolunaya. Misbah Reis ikimize de sıcak çay getiriyor. Anlaşılan sabahı edeceğiz buralarda. Vahdet Bey sükunetle anlatıyor bu defa:

- Allah denizde seyredilir. Deniz; yalnızlıktır. Deniz; sessizliktir. Bak, tamamen Ona emanetiz, fırtına çıksa gücümüz yok… Teslimiyettir, tevekküldür deniz… Deniz sensin oğul. Sinende bir deniz saklı. Bırak dışarısını, bırak yıldızları, bulutları, içindeki denize bak. Açılabilir misin içindeki sonsuz ummana? Açılırsan seyredersin Allah’ı!.. Fırtınadan, yağmurdan, karanlıktan korkanların işi değil Hakikate sefer! Cesur ol cesur, diyerek yakamdan silkeliyor. Çay elime döküldü, parmaklarım yandı ama görecek gibi değil bizimki.

Döktürüyor inci tanelerini bir bir::

- Tespih ediyor Onu her şey…. Alem tespih ediyor…

Öyle şaşkınım ki! Daha dün akşam TESPİH konusuna takılmıştım. “Yerde ve gökte ne varsa Allah’ı tespih eder” ayeti neyi işaret ediyordu? Her şey Onu tespih halinde ise günahkarları, alçakları, zalimleri nereye koyacaktım? Onun iradesi dışında bir şey yoksa, izni dışında yaprak kımıldamazsa onların tespihi ne? İçimi okurcasına mırıldanıyor:

-Her şey, ama her şey Onu tespih ediyor… Bebeler süt emerek, Kuzular meleyerek, Kuşlar uçarak, Dünya dönerek, Dalgalar kabararak Onu tespih ediyor.

Merakla nefesimi tutarak bekliyorum, bakalım nereye uzanacak tespih?

- Kafirler küfrü ile, Zalimler zulmü ile, Cahiller cehli ile Onu tespih ediyor!..

Beynim zonkluyor bir an! Bu cümleyi ben İmam- Hatipte iken biri dese, “Kafir oldun” deyip indirirdim yumruğu gözüne. Ama şimdi, yıllarını Hakka adamış biri söylüyor?..

- Olmaz öyle şey, küfürle, zulümle, günahla  tespih olmaz, itiraz ediyorum diye kükrüyorum.

İmkan olsa tekneden çıkıp gideceğim. Ama her yanım deniz ve alabildiğine karanlık. Hiç istifini bozmaksızın:

- Alemde Onun dilemesi dışında fiil var mı?

- Yok.

- Onun Esma-i Hüsnası haricinde tecelli?

- Hayır.

- Herkeste ve her şeyde dilediği manaları seyreden O mu?..

- Evet.

- Sen kimsin ha? Sen kimsin? İtiraz ediyormuş. Otur yerine! Sıkma canımı!..

Düşünüyorum. Başımı ellerimin arasına alıp, saçlarımı kopartırcasına çekiştirerek düşünüyorum. Allah’ım aklıma mukayyet ol!.. Çıldıracak gibiyim. Devam ediyor:

- MUMİYT O mu?

- Evet, Öldüren O!

- HAYY?

- Evet, Dirilten O!

- KAHHAR?

- Evet, Kahreden, Yere geçiren O!

- MUDİLL?

- Evet, Saptıran O!

- Katille MUMİYT, Kafirle MUDİLL, Zalimle KAHHAR  esmaını açığa çıkaran kim?

- Allah!

Patlıyor:

- Sen kimsin beeee! Sen kimsiiiiin? Ben kimiiiiiimmm! Sadece O! Sadece Oooooo!

Misbah Reis yanık sesiyle tekbir alıyor: ALLAHU EKBER ALLAHU EKBER LA İLAHE İLLALLAHU VALLAHU EKBER!... ALLAHU EKBER VELİLLAHİL HAMD…
Tekbirler ve Salavatlarla karşılıyoruz sabahı. Uzaklarda ezanlar başlıyor. Yorgun ve bitkinim. Uykusuzluk değil yoran, seyrettiğim mana ve işittiklerim. Hazmedebilsem! Tespih edebilsem!

Misbah Reis’i işaretle son cümleleri söylüyor:

- Misbah; Tespihten gelir! Bizim reis tekne ve balıklarla Fıtrî Tespihini, ilahi ve kasidelerle Gönül Tespihini icraya çalışır…Fıtri tespih ortaya koyanları çok net söyledim diye kızma. Kafir de tespih eder dedimse anla. Fıtri tespih zaten sürüyor her an her yerde, her şey ile. Sen KULLUĞUNU İCRA İle Tespih Et! Sen MUHAMMED’E TABİ OLARAK Tespih Et! Sen FARK EDEREK Tespih Et!

***

Motor yeniden çalışıyor ve demir alıyoruz. İçinden deniz geçen kente dönerken bitkin ve yorgun zihnimde lambalar yanıyor. Perde perde söken şafakla yeni ufuklar açılarak genişliyor Hakikat Denizi!..

1 bölüm / 3 bölüm