Vahdet Beyle Sohbet (11)
...Mehmet Doğramacı

Pazar sabahlarını seviyorum. Yoğun geçen hafta içi koşuşturmasından sonra insanın ailesi ile, özellikle de okul saatleri sebebiyle geçiştiği çocukları ile birlikte olması dünyada cenneti yaşamak gibi. Bu sabah İstanbul serin, hava puslu. Haberlerde sıcaklık düşüşlerine ve erken bastırması muhtemel kışa dikkat çekiliyor. Birkaç gündür aralıklarla yağan yağmur, esen serin rüzgar tahminleri doğrular gibi.

Saat sabahın 09’u. Erken kalktım. Çocuk odasına uğrayıp üzeri açılan minikleri örtüyor, mutfağa geçiyorum. Pazar günü kahvaltı hazırlığı bana ait. Çocuklar patates kızartmasını seviyorlar. Onlara sofra hazırlayacak, saat:10.a doğru bizim takımı içtimaa çağıracağım. Demlik buhar salmaya başladığı esnada telefon çalıyor. Sanki biri rüyasında gördü, kim bu Allah aşkına sabah sabah?

- Öğleye doğru Gülhane Parkı girişinde buluşalım. Haydi hoşça kal.

Tahmin ettiniz. O böyle kısa ve öz konuşur. Bana itiraz yada mazeret kapısı aralamamak için davetini tek cümle ile yapar ve kapatır. Bu defaki daha kısa ve biraz da resmi. Bana bir konuda bozulmuşsa sesinden anlarım. Gene ikaz mı edecek acaba? Yoksa kulak mı çekecek babacan çıkışlarıyla? Aman, ne bileyim işte, ne olacağını düşünüp de sıkılmaktansa yap kahvaltını düş yola.

Keçinin Sevmediği Ot: Kaban, başlık ve şemsiye ile donanıp evden çıkıyorum. Öğle ezanına bir saatten fazla var. Sokaklar, caddeler pazar mahmurluğu içinde. İstanbul, henüz uyku rehavetini yenememiş saray gelinleri gibi yorgun ve nazlı bu sabah. Tramvaydan Gülhane’de iniyorum. Bizimki tarihi parkın girişinde her zamanki delikanlı edasıyla etrafı süzüyor. Yaklaşıyorum. Selamlaşıp hal hatır ediyorum ama bozuk, belli bir şey var. Eskisi gibi değil. Alenen soğuk bana. Ama sorulmaz mübareğe. Neyse, anlarız bakalım. Parkın hemen yanından Arkeoloji Müzesine yöneliyor.

- Seninle Medeniyet Tarihini birebir seyredelim istedim. Arkeoloji Müzesini ziyaret edeceğiz. Gel bakalım.

İstanbul’a geldim geleli çocukluk yıllarımın biricik aşkı bu şehirde tarih, kültür, medeniyet adına gezilecek görülecek ne kadar yer varsa gördüm desem abartmış olmam. Mabetlere, hisarlara, tekke ve türbelere defalarca gitmeme rağmen bir kere ziyaret edip bir daha ayak basmadığım tek yer Arkeoloji Müzesi. Taş yığınından, çanak çömlek deposundan başka bir şey de değil hani. Eeee, ne demiş Anadolu halkı: “Keçinin sevmediği ot burnunun dibinde biter!” Sen misin heykel, yontu, kitabe sevmeyen, al sana! Hem de Vahdet Bey eliyle. Ne kaçabilirim, ne mazeret uydurabilirim. Ruhum geri, ayaklarım ileri, kendimi müzenin büyük salonunda buluyorum. Bizimki gözlüğünü taktı, cam muhafazalar içindeki heykellerin kimlik levhalarını okuyor aheste aheste… Edebiyata, musikiye, felsefeye merakını biliyorum da heykele bu derece ilgisi olsun, tuhaf!..

Sanatın hası: Komutanların, imparatorların heykellerini inceliyoruz birlikte. Kolu bacağı kopuk insan suretleri. Ya Huuu, tekkeye götürüp saatlerce zikir halkasında oturtsa, ev sohbetinde sabaha kadar diz çöktürse, gece yarısı Taksime çıkarıp milletin içinde bardağı yere fırlatsa gam yemem. Yaptığına bak Allah aşkına! İnsanın sevmediğine razı olması, inanmadığına uyması, içinden gelmeyeni yapması ne kadar zormuş, ne büyük imtihanmış şimdi daha iyi anlıyorum.

Resmi, musikiyi, tezhibi, hat sanatını seviyorum. Ama heykel, taş yontma dendi mi,

şuurum bulanıyor. Derhal aklıma Cahiliye Arapları, Mitolojinin tanrıları, tanrıçaları geliyor. Elimde değil, beynim ilintiyi böyle kuruyor, nasıl seveyim?!..

Arkeoloji Müzesi denince akla gelen şaheserlerden İskender Lahdi önündeyiz. Bizimki heykel sanatından konu açıyor:

- Sanatın hası bu! Bakar mısın şu canlılığa. Figürler sanki ortalığa çıkıp da yürüyüverecekmiş gibi. Asıl heykeltıraşlar Hitit’te, Roma’da, Eski Mısır’da, Eski Yunan’da yetişmiş. Almışlar koca kayaları yonta yonta adam etmişler. Şimdi heykeltıraşlık kalıp ve alçı işi. Asıl sanatkar onlarmış!

Taşı yontmuşlar da sanki iş yapmışlar! Allah’a varamayan sanat neye yararsa!? Bana ne?.. Ama denmez ki, zaten tutuk, bir de bunu söyleyip azar yemeye hiç niyetim yok. Eyvallah deyip yanında yürüyorum. Eski paraları, takıları, çanakları, kitabeleri, mezar ve sütun başlıklarını inceliyoruz huşu içinde (!..) İki saatimi buraya ayırıyorum. Hani değecek bir şey olsa, yorulduğuna üzülmezsin.

İskender Büyük Adam: Ruhum daraldı. Sanki cenderede eziliyor, mengenede sıkılıyorum. Allah’tan müzenin Osmanlı ve Selçuklu’ ya dair kısmına geldik. Çinileri, bize has porselenleri, sikkeleri gördüm de biraz nefes aldım. Ecdattan bahis açacağım, konu taştan biraz çıksın, ruh kazansın şöyle:

- Ecdadımız ne büyük insanlarmış değil mi baba? Koca bir medeniyet bırakmışlar geride.

Susuyor. Ecdada ait bölümleri hızlı geçiriyor. Yine İskender’e ait bir figür önündeyiz.

- İskender büyük adam. Büyük komutan! Akdeniz havzasında İskender adını taşıyan şehirler kurulmuş, düşünsene adam Yunan’dan çıkmış, etkisi nerelere uzanmış?

- Türkiye’ de İskenderun, Mısır’da İskenderiye şehirleri ismini ondan mı almış?

- Tabi ya, şehre isim bırakacak kadar büyük.

- Ama putperest! Onun çağı tanrı sürüsünden geçilmiyor.

- Kalbini mi yardın?.. Allah adına insanları mühürleme yetkin mi var yoksa?

Hayret! Mutasavvıflardan bahseden, ayet, hadis, tasavvuf şiirleri ile konuşan Vahdet Bey neler söylüyor? Garip, bugün dersim ummadığım noktadan açılacak herhalde, haydi hayırlısı.

Ama Büyük İskender’i de merak ettim. O kadar büyük komutan; düşünce planında belki hakikat güneşinden ışık almıştır. Hayatını, günümüze yansımışsa fikirlerini okumalıyım.

Ayasofya, Nebevi Kıvılcımla Anıtlaşan Mabet: Müze turumuz bitti. Saatler geri alındı ama hala adapte olamadım. Öğle ezanı çoktan okunmuş. Namazı ihmal edemeyiz. Müzeden bahçeye çıkınca, esaret zincirlerini kırmış köle gibi derin bir nefes alıyorum.

Tarihi Soğuk Çeşme Sokağından tırmanıyoruz Ayasofya’nın kıble cihetine doğru. Ulu mabet ibadete kapalı ama minarelerinde beş vakit ezan okunuyor. Arka kısımda ufak bir yer namaz için açık. Ecdadın namaz kıldığı Ayasofya’ya göre burası ayakkabılık bile sayılmaz. Olana şükür. 12 eylül öncesi siyasi dönemde ağabeylerimiz az mı bağırmıştı “Zincirler kırılsın, Ayasofya açılsın!” diye. Sokağın bitimine doğru duraklıyor, soluklanıyoruz. Ayasofya’yı anlatıyorum heyecanla:

- Efendimiz (sav) hendek kazılırken çıkan büyük bir kayayı kimse kıramayınca üç hamlede parçalamış. Kopan birinci parçadan çıkan kıvılcım İran cihetine çakmış. Şöyle buyurmuş: İran sizin olacak! İkinci Mekke istikametine çakmış: Mekke sizin olacak! 3. de Doğu Roma, İstanbul istikametine çakmış; İstanbul sizin olacak! Ayasofya Nübüvvet Nurundan kıvılcım almış baba! Onun için asırlardır ayakta! Ah bir de ibadete açılsa!..

Vahdet Beyde bizdeki gibi duygusallığa yer yok. Ciddileşiyor:

- İnsanlar gönlündeki zincirleri kıramamış, ruhlar zalim egonun eline bırakılmış, kalkmışlar bir de Ayasofya’nın zinciri kırılsın diyorlar! Ne zaman kırılır biliyor musun?

- Ne zaman?

- Gönüllerdeki kilitler, bilinçlerdeki kelepçeler kırıldığı gün, top yekun bu millet Kendine, Özüne koştuğu gün kırılır ve işte o gün Cuma Namazı kılarız orada.

Öğleyi kılmak için girerken içimden söyleniyorum:

- Ohhhooo! Onu bekleyeceksek, daha çoook bekleriz..

İçimden geçeni Kur’an ayetleriyle kesiyor:

- Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyiniz! Allah’tan ancak kafirler topluluğu ümit keser!

Hiç sesimi çıkarmıyorum. Allahu Ekberle küfrü ardıma atıp, ümidi kuşanarak duruyorum namaza.

Doktor hastaya öleceksin der mi? İstanbul’u İstanbul yapan Sultanahmet Meydanından Divanyolu caddesine doğru uzanacağız. Vahdet Bey konuşmaksızın yürüyor. Cadde başında duraklıyor:

- Sultanahmet Köftecisinde biraz mola verelim. Sana köfte ısmarlayayım.

- Ben ısmarlasam, diyecek oluyorum ki bölüyor,

- Haddini bil! Büyük, ikram ve ihsan etmişse tereddütsüz kabuldür küçüğe düşen!

Haklı. Büyüğe tabi olmuş isen yerden göğe kadar haklı. Ama nerede bende o tabi olacak olgun nefis?!..

Tarihi Sultanahmet Köftecisinin en üst katına yöneliyoruz. Kuytu bir köşeyi seçiyor. Burası öyle yoğun ki, yerli- yabancı turist kaynıyor. Masada yerimizi aldıktan sonra sipariş veriyoruz. Köftenin yanında en iyi üzüm şırası gider. O da pek az yerde bulunur. Biraz bekleyeceğiz. Garsona;

- Çocuğum, maşallah müşteriniz bol. Çok bereketli. Biz biraz masada sohbet edersek, azcık takılırsak kızmazsın değil mi, diyor. Garson:

- Ne demek baba, dükkan sizin! Sizin için buradayız!

- Aferin çocuğum, her işin rast gelsin diyor.

Garsona azcık takılma işini ben desem, eminim reddedilirdim. Söz bu, söylenen kadar, söyleyen de mühim. Hatta söyleyen daha mühim. Sözler titreşimler saklar içinde. Bilinçler kelimeleri değil, o titreşimi duyar içten içe. Vahdet Bey gibi bir zat, ne derse desin, itiraz eden çıkacağını sanmıyorum. Benlikten arınmış mahallin sözleri; muhataba şifadır çünkü. Köfteleri beklerken soruyor:

- Doktor, korkarak muayeneye gelen, tedavi bekleyen hastaya öleceksin der mi?.

- Demez, tedavi olsun, şifa bulsun ister. Niye moral bozsun?

- Peki, sende ur var, için mikrop kaynıyor der mi?..

- Onu da demez!

Bir süre minarelere bakarak susuyor. Mutlaka beni uyandırmak istedi ama doktor da nereden çıktı?.. Kim bilir belki de niçin soğuk durduğunun hikmetini açıklayacak. Bari şu Arkeoloji Müzesi eziyetini de açıklasa… Devam ediyor:

- Hasta cidden kanser olsa, vücudunu mikrop sarsa, ehil doktora düşen; şifa ile mi yoksa tıbbın kanser acziyeti ile mi söze başlamaktır?..

- Elbette şifa ile, elbette olumlu, pozitif cümlelerle başlamalı!

Köfteler geldi. Turşu da var. Şıra zaten kocaman bir şişe. Mideler bayram etsin bakalım.

Yemeğe büyük başlamadan başlamak edepsizlik. Onun ilk lokmayı almasını bekliyorum

ama o konuya devam ediyor:

- Sinsi kelimesi ne çağrıştırır sana ?

- Şeytan, vehim, vesvese, fitne, jurnal, laf taşıma gibi olumsuz haller.

- Habis kelimesi ?

- Pis, kurtuluşu imkansız illet, bela, dert… Bunun gibi şeyler…

Susuyor ve Besmele ile başlıyor. O başladı ama bende iştah falan kalmadı. Anladım

telefonda sesi niye soğuktu. Anladım, niye beni müzeye çağırdı. Ama çok mu yanlış yaptım?.. Usul usul konuşuyor yemeğe devam ederken:

- Son çıkan yazılarına baktım. “Sinsi ve Habis” diye bir başlık! Bu başlığı çok aradın mı?

- ………………

- Başlıkla moraller alt üst. İçeriğe gelelim. Herkesi, her hali putperest ilan eden olumsuz bir konu akışı! Baştan ayağa negatiflik! Maşallahın var, marifet yolunda keyifle ilerleyenlere tokat gibi satırlar! Kalplere bıçak sokmakta da ustasın! Okuyanda keyif sıfır, endişe zirve!..

- ……………..

- Her yer put kaynıyor. Ne güzel manzara değil mi?..

Konuşamıyorum. Ne desem biçer şu anda. Ses tonunu gürleştirerek devam ediyor:

- Kızdın değil mi? Sana put galerisi gibi bir yer gezdirdim diye. Sıkıldın değil mi yontulardan?

- Evet, doğrusu huzur içinde gezmedim…

- Taşlarla dolu müze seni sıktı da senin putlarla dolu yazın gönülleri sıkmadı mı sanırsın?..

- Ama ben mikropları göstermek, uyandırmak istedim, yani gayem gene şifa!

- Çevir kazı yanmasın! Kıvır! Edebi kabiliyet olunca istediğin yöne vites kır! Yuttuk… Hıh!…

Yemek yiyesim yok. İştah bırakmadı ikazı. Oysa mis gibi kokuyor kızarmış köfteler. Kendi ayağınla pazar günü yollara düş, saatlerce müze gez, otur tam yemek vaktinde fırça ye! Kızdı mı hiç iyi yanını görmez! Biçer. Hem de o biçim üstüme gelir. Keyfimin kaçtığını anlıyor:

- Yesene, niye durdun?

- İştah bırakmadın ki, yemeyeceğim, destur ver ben kalkayım!

- Taksimde bardağı yere attım. Burada tabağı kafana çalayım ister misin?..

Vallahi yapar. Etraf diye bir kaygısı yok ki! Etraf, ele güne karşı, başkaları ne der kaygıları perdelilere göre. O yırtmış bütün perdeleri. Hem tabağı suratıma atsa kimse ona bir şey demez, gören beni suçlar. Yaşlı başlı adam, kim bilir yanındaki ona ne yaptı derler. Kızgınlığı köfte niyetine yutmaktan, hırsımı su ile boğmaktan başka çarem yok.

İdeal Şifa; Mikropsuzluk mu? Keyifsiz ve durgun biçimde lokmaları alırken bizimki sorularla gene tıptan, şifadan girerek iğnelemeye devam ediyor:

- Hijyen önemli. Steril ortam ideal. İnsan için tamamen steril, mikropsuz olmak ideal mi?

- Bence ideal, hiç mikrop olmayan kişi demir gibi sağlamdır.

Lokantalarda iştah açmak amacı ile verilen o minik biberlerden alarak devam ediyor. Onun yiyişini görünce iştahım kabarıyor ama o biberleri değil yemek, ağzıma süremem. Bir kere denedim, gün boyu yangın çıktı damaklarımda.

-Geçenlerde gazetelerden birinin sağlık sayfasında okudum. Yeni doğan bir bebeğin sorunu.

- Neymiş?..

- Mikropsuz doğmuş! Bağışıklık sistemi devreye girmeyeceği için mikrop verilmiş, az az. Ama büyük riskmiş mikropsuz olmak!

- Yaaaa?

- Yaaa tabiiii…

- O zaman putlar lazım!

- Put deme, perde diyelim…

- Evet

- Ya Huuu, perde lazım ki açmaya merak olsun. Perdeler olmasa yırtılacak, mücadele edilecek unsurları fark edemeyiz. Mücadele yoksa hayatın anlamı neeee? Nefisle mücahede olmasa marifete yürünür mü?

- Yani mikrop olacak ki deva gelsin, perde olacak ki ışık aransın!

- Aynen!

- Tam bu noktada Necip Fazıl üstadın beyiti geldi aklıma.

Ey düşmanım sen benim ifadem ve hızımsın

Gündüz geceye muhtaç, bana da sen lazımsın

- Gündüz geceye muhtaç, bana da sen lazımsın; Necip Fazıl çözmüş işi.

Niçin bilinçler hayata perdeli başlar, neden kesret boyutu bizi oyalar şimdi daha iyi anlıyorum. Perdesiz noktaya varmak için önce perdeleri fark etmek sonra açmaya girişmek gerekiyor.

Tanrılar, Tanrıçalar Niçin ? Köfte, şıra derken şükürler olsun deme noktasına geldik. Doyduk elhamdülillah. Nedense bu aralar eskiye nispetle bana karşı daha bir yumuşadı Vahdet Bey. O mu yumuşadı yoksa ben mi daha tahammül eder oldum, hangisi bilmem ki.

- İkisi de!…

- Ne, ikisi de, diyorum.

- İkisi de oldu. Senin tahammülün genişledi, ben de nazlı çocuklara az daha alttan almam gerektiğini öğrendim.

Pes yani. Bakışımdan okuyor düşündüğümü. Hemen cevapladı. Biraz şımarmak istiyorum, yağcılık yapacağım:

- Baba estağfirullah. Senin öğreneceğin bir şey yok. Sen turu tamamladın. Öğrenen benim!

- Oğlum, yağcılığın bile bir haysiyeti var! Destekli at! Benim Rasülüm (sav) “Beşikten mezara kadar ilim” diyorsa ne ben, ne başkası, ne filanca turunu tamamlamış değil. Yaşadıkça sürecek marifet yolculuğumuz.

Tatlılar geldi. Nicedir aklıma takılanı; mitolojideki kalabalık tanrıları soracağım:

- Eski Yunan, Eski Mısır, tanrı ve tanrıçalar yığını! Oysa bunlar ilmin, felsefenin de öncüleri, niçin Allah’ı bulamadılar?..

- Güzel soru! Soru ilmin yarısı ise diğer yarısı olan cevap da sende. Yarısı nerede ise öteki parça da oradadır. Çalıştır saksıyı.

- Nereden başlayalım?

- Tanrı ve Tanrıçadan mesela… Niye erkeklik - dişilik vermişler önce?..

Biraz düşünüyorum. Yemeğe şükür için sesli bir Fatiha okuyor. Rahman ve Rahimin üstüne basıyor, muzip muzip gülerek:

- Aaaaaa! Bulduuuummmm! Bunlar esmanın zuhura çıkışındaki Rahmaniyetten Rahimiyete doğru açılımı; erkek- dişi tanrılar gibi algıladılar!

- Helal olsun….Devam…

Oh beee… Tebrik edildi mi değme neşeme. Üstelik helal diyen Vahdet Baba ise!

- Çok tanrı niye, onu çöz! Tanrı isimlerini say!

- Şey, Bereket tanrısı, Güzellik tanrısı, Aşk tanrısı, Savaş tanrısı…

- Tamam, şimdi yanlış anlama da bu isimlere karşılık olabilecek esmaları söyle!

- Bereket; ER RAZZAK! Güzellik; EL CEMİYL, Aşk; EL VEDUD, Savaş; EL KAHHAR!..

- Yani?..

- Aaaaaaaaa! Bu adamlar esmaların her birini ayrı Rab sanmıııışşş! Bunlar esmaları tanrılaştırmışlar! Oysa birleştirebilseler Allah’a varacaklardı! Birleştirememişler ve yazık etmişler kendilerine!

- İşte bu kadaaaaar!.. Senin sorunun cevabı yine senden çıktı! Bunu unutma. Tüm sorularında önce içine yönel!

Putlaşma Sürecindeki Oluşum: Neşem yerinde. Şimdi bir Türk Kahvesi gider hani. Garsona sesleniyorum; bize orta kahve! Kahve pişerken çantamdan notları çıkarıyorum.

- Ne onlar?

- Bunlar, dostların put ve perde üzerine yaptıkları tefekkürler ve beyin fırtınaları. Destur varsa bazı notları konuşalım isterim.

- Aman sen kırılma da, istediğini konuş, aç tabi, yeni idrakler görelim!

- Eyvallah.

- Tefekküre katılan bir dostumuz şöyle demiş: “ Her put ya da takıntı yapılan her nokta; Allah’ın o noktada ki bir esmasının pik seviyede açığa çıkması ”

Vahdet Bey bu cümle ile irkiliyor. Gözlüklerini takıyor ve yazıyı alıp kendi inceledikten sonra:

- Harika! Maşallah, karamsar bakmamış. Urlar, virüsler, sinsilikler içinde neyi fark etmiş, görüyor musun? Aferin.

- Bunu biraz açsak.

- Şöyle. Alemde zuhura çıkan her şey bir esma dahilinde mi?

- Evet.

- Bir tek esmaya yoğunlaşıp onu öne çıkarmak, diğerlerinden perdeliyor. Kişi birine kilitlenip seviyor, yada tutku haline getiriyor, o da onun perdesi oluyor. Hani senin virüslü yazıda bilim putu- onay putu- ecdad putu dediğin gibi..

- Anladım.

- Amaaaaa, bu yoğunlaşmanın hayırlı yönleri de var!

Şaşırıyorum. Bunun hayrı nasıl olur ki?..

- Bak şimdi sana desem ki; KALEM VE YAZI SENİN PUTUN, AYNI ZAMANDA DA HAYIRLI YÖNÜN, ne dersin?..

- İki açıdan açıklamak lazım bunu ama, nasıl?.

- Düşün, açıkla!

- Kalemle gelen şöhreti sevmeme, yazmadan duramayışıma, yazmanın bende tutkuya dönüşmesine bakarsan, put!

- Öbür türlü?

- Kalemden yansıyanın bilinçlere ışık oluşuna, idraklere ve ilme katkısına bakarsan hayırlı bir gayret!

- İkisinin farkı?

- Kısaca şu; yoğunlaştığım şeyi benliğime yapıştırır kendimden bilirsem perde, kendimden değil Haktan bilir ve Hakkın hizmetindeyim dersem kulluk açılımı.

- Güzel… O zaman şunu anladık; bazı esmalar bazı kişilerde yoğun olarak açığa çıkacak ki; sistem işlesin. Mesela bazıları infakı pik noktada sevecek ki, fakirler doysun. Bazıları ilmi sevecek ki; bilgi artsın. Bazıları hikmeti sevecek ki muhabbet yayılsın. Bazıları parayı sevecek ki şirketler kurulsun. Öyle mi?.

- Para sevmek zahiren kötü. Ama para seven olacak ki iş alanı açılsın, işçilere ekmek kapıları doğsun!

- Aynen öyle! Anlaşıldı mı şimdi esmanın pik noktası?

- Amenna ve Saddakna!

Dairedeki Tur: “ Kahve Yemenden gelir, bülbül çemenden gelir” namelerini yeniden gönlümüzde duyarak köpüklü fincanları yudumluyoruz. Bir diğer tefekkürü açacağım.

- Bir başka dostumuz da şöyle yazmış: “Hz. Muhammed’(sav)in nübüvvet yıllarında Kabe’de 360 put mevcuttu, işte bu 360 put bir daireyi simgeler.” Buna ne buyurursunuz?

- Bu da enfes. Üzerinde konuşalım. Şimdi, Tasavvuf hakikati seyir turunu tamamlamak üzere yola çıkmak mı?

- Evet.

- Tur; daire. Daire açılardan oluşuyor. Yol aldıkça açımız genişliyor.

- Eyvallah.

- O halde önce mevcut dar bakış açıları, yani putlar bir bir devrilecek ki daireye yol alınsın. Her bakış açısı burada da hem put, hem de kullanabilirsen geçilecek bir geçit.

- Merdiven desek!

- Seni mi kıracağız, merdiven diyelim. Geçit; zorlu ve olumsuz, haklısın merdiven diyelim.

- Tura çıkan için putlar (açılar) var. Turu tamamlayan için açılar yok sürekli deveran var!

- Evet.

Muhabbetin Kadar: Zihnim aydınlandı. Pek çok soru ve problem cevap buldu. Karnım da doymuş. Keyfim yerinde. Ama içimde bir ses; bir başka şeyi daha istiyor. Hesap gelirken para üstünü bekleme sürecinde bu talebimi açıyorum ona:

- Baba, günümüz iyi geçti ama taş, put, perde derken bir sürü çalkalanışlar yaşadım. Şöyle dinmiş, durulmuş bir mahalde az ruhumu dinlendirsem istiyorum.

- Niçin olmasın? Bizim Gönüller Sultanına bir uğrayalım. İkindiyi tekkede kılarız.

- Hani şu, ay tutulması gecesi yatsı kıldığım yer değil mi?. Sultan da senin mürşidin!

- Sultanım bir tanedir. O bambaşka!

Taksiye atladığımız gibi soluğu ahşap Osmanlı evlerinin yoğunlaştığı mahallede, tarihi tekkede alıyoruz. İkindinin sünneti kılınmış, farza yetiştik. Namaz bitince mihrapta cemaate dönen simayı hatırlıyorum. Nur şelalesi mübarek.

Tesbihattan sonra odasına gidiyoruz. Geçen defa çok az ilgilenen zat bu kez kucaklıyor, hal hatır ediyor, sevecen gözlerle kalbimi okşuyor. Gül şerbetlerimizi içerken Vahdet Beye:

- Denizler durulmuş!.. Fırtına çok olmuş, hasar da var ama denizler durulmuş. Fırtınayı bilen, denizin hallerini acı da olsa gören, inşallah önceki acıları çekmeyecek, hasar almayacak Vahdet!..

Sözler öyle manalı ki. Yaşadığım süreçlere gönderme yapıyor. Ne güzel dualar ekliyor, ümitler serpiyor. Biraz suskunluktan sonra;

- Yolumuz; ümit yolu. Yolumuz; müjde dolu. Hem kendinize hem çevrenize moral verin! Kimse karamsarlık yaymasın. Muhabbet yayın etrafa. Muhabbet ne kadar çoksa; mesafe o kadar kısalır Vahdet!..

Destur isteyip çıkıyorduk ki Vahdet Beyi geri çağırıyor. Kapıda bekliyorum. Az sonra dönen Vahdet Bey gayet neşeli. Taksiyle eve yönelirken bana bir kutu uzatıyor:

- Aç bakalım, sultanım sana ne lütfetti?

- Bana mı, hediye öyle mi?..

- Evet, sana vermemi söyledi.

Ellerim titreyerek açıyorum kadife kutuyu. Eski büyüklerin kullandığı köstekli bir saat. Yelek ceplerine zincirle asılan saatlerden. Vahdet beye soruyorum:

- Büyüklerin her hali bir mana. Bu saatin, hediyenin anlamı ne?

- Sen çöz.

Bizim eve geldik. Nasıl başladı günüm, nasıl gelişti ve nasıl bitti. İnsan bir günde bu kadar ayrı ve farklı oluşlar yaşar mı? Ne diyeceğimi bilemiyorum. Sevinçli miyim, hüzünlü mü, yorgun mu, zinde mi?.. Araçtan inerken anlayabildiklerimi sıralıyorum.

- Niçin hediye verildiği içimde kalsın. Saat bana şunları düşündürdü;

Ölçülü Yaşa,

Sırat-ı Müstakimden ayrılma,

Saat gibi işleyen Allah Sistemini hatırda tut,

Geçmişin telafisi yok, şu ana dikkat et,

Her an yeni şa’nda oluşu fark et,

İki günün eşit geçmesin,

Hizmete koş, azimle kulluğunu ifaya devam et.

Nasıl yeter mi bu anladıklarım?

Vahdet Beyin, şoföre gidelim demeden önce kapıyı çekerken söyledikleri; günün ve hatta yaşamın özeti gibi:

- Anladığın ölçüde kolaylaşır yaşamın! Fark ettiğin kadar genişler bakışın !

İdrak ettiğinin hakkını verenlerden ol! Haydi rast gelsin!

10 bölüm / 12 bölüm