klasik ve modern uçuş hikâyeleri
Emir Buhârî Hz.leri Bursa’ya gelip yerleştiği yıllarda o zaman ismi Olimpos olan Uludağ’ın eteklerinde Rum keşişler yaşıyordu. Çoğu göçebe Türkmen Müslümanların gözü önünde yerden havalanır ve Kudüs rotasında uçuşa geçerdi. Henüz yerleşik kültüre ve yerleşik kültürde oluşacak olan tekke ve medrese aydınlığına kavuşamamış olan göçebe Türkmenlerin kafası bu durumdan karışıyordu..
Uçan Rum keşişler; “Sizin hocalarınız Mekke’ye doğru niçin uçamıyor? Uçamazlar çünki sizin dininiz gerçek değil, bizim dinimiz gerçek. Gelin bize katılın sizi de uçuralım!..” diyorlardı..
İlk defa rüyasında uçmaya başlayan Havvakızı-Âdemoğlu gelecek elli yıl içinde belki Mars’a araç içinde uçacak. Ama asıl merakı araçsız uçmaktır. Uludağ’ın Rum keşişleri gibi Süpermen misali ellerini öne uzatıp ayaklarını topuklayıp uzaya fırlamak sonra da Kudüs, Mekke, Roma, Ganj gibi kutsal beldelere iniş yapmak. Aynı rotadan geri dönmek.
Ceddimiz “İlk Osmanlı” atalarımız da bedâva uçuş merakıyla Rum keşişlere sempatizan olmaya başlarlar. Emir Buharî Hz.lerinin bu duruma canı sıkılır ve “uçuş pistini” kapatmaya karar verir. Göçmenleri toplar ve uçuşlar hakkında kısa bir konuşma yapar. Der ki:
“Ey Ümmeti Muhammed!.. Hepiniz uçmağa merak salmışsınız. Allah insanı uçmak için değil yürümek için yarattı. Havva anamız ve Âdem babamız yeryüzünde yürüyerek Hak’ı buldu, ama iblis uçarak sapıttı.
Olimpos Dağı’ndaki keşişlerin havada uçtuğunu görmüşsünüz. Hıristiyanlar İsâ göğe uçtuğu için uçmaya meraklıdır. Hindûlar, Budistler de uçmaya meraklıdır. Ben Orta Asya’dan buraya gelirken yürüyerek geldim. Benim Şeyhim bana da yürümeyi tavsiye etti. Havada trafik çok yoğun olurmuş. Rahipler, keşişler, Budistler, Hindûlar oraya buraya uçuşurken yüksek hızdan dolayı bir birlerine çarparak yere düşerlermiş. Asırlardan beri uçuş kazasına kurban gitmemek için tüm İslâm evliyâsı yeryüzünde yürümeyi tercih etmiştir.
Hz. Muhammed a.s.’da Mekke’den Kudüs’e uçtu sonra Allah’a mi’rac etti.
Onlar Resul idi ve Allah’ın emri ile uçtular.
Bizler ümmetiz ve Allah’ın emri ümmetlere, uçmaları değildir. Allah c.c. bizlere Hac Sûresi 27. âyette şöyle emrediyor: “Bütün insanlar içinde haccı ilan et ki, gerek yaya olarak ve gerek uzak yoldan gelen incelmiş develer üzerinde sana gelsinler’ …
Şimdi çadırlarınıza, evlerinize dönün. Gideceğiniz her yere en sağlam uzvunuz olan ayaklarınızla yeryüzüne basarak gidin ki İblis gibi rotanızı şaşırmayın”
Keşişlerin gerçekten uçup uçmadıklarını bilmiyoruz. Ama o günden sonra Uludağ’da uçan bir keşiş görünmemiş. Çünki Emir Buhârî’nin okuduğu âyetin etkisiyle saf Türklerin gözündeki “sihir” kalkmış ve keşişlerin foyası ortaya çıkmış.
Bu sohbeti otuz yıl önce yirmili yaşlarımızda Emir Sultan Türbesi bahçesinde dinlemiştik. “Uçuş meraklısı ekip arkadaşları”mızla birbirimize bakarak güldük. Hiç tanımadığımız ak sakallı bir dede her nedense bizim grubu köşeye kıstırmış ve bu hikâyeyi anlatmıştı.
O gün Gemlik’teki askeri öğrenciler atış tatbikat eğitim kampındaki çadırlarımıza döndük ve “uçuş ekibi” ile acil durum değerlendirmesinde bulunduk. Uçuş çalışmalarına acilen geçici ara vermeye sonra da kalıcı olarak tamamen terk etmeye karar vererek toplantıyı bitirdik. Uçuşa hazırlık şartlarının birinci maddesi olan “az yemek, az uyumak, çok zikretmek ve çok ibadet” kurallarını da hemen iptal ettik.
Uçuş ekibindeki elemanların her birisinin amacı farklıydı.
Birisi; Mehdî’yi “görebilmek” ve “kılıçlı kalkanlı” ordusuna girebilmek için perhiz ve ibadet yapıyordu. Çünki Mehdî’yi ancak “mânevî gözü açık” olanlar görebilecekti. Hem de kaldığımız öğrenci yurdu Mehdî’nin elini kolunu sallaya sallaya girip de alacağı “Hz. Dâvud’un kılıcı”nın muhafaza edildiği Topkapı Sarayı Müzesi’ne çok yakındı. Aynalı Baba’nın Râci’yi uçurduğu Ayasofya minareleri ile müze arasındaydı. Mehdî bizim yurt ile sarayın ortak kullandığı yoldan geçerken bizim arkadaş da peşine takılıverecekti.
Birisi; Aziz Mahmûd Hüdâyî Hz.lerini tasavvuf yoluna sokan Üftâde Hz.lerinin bulunduğu boyuta kayıp… her gün sabah ve yatsı namazlarını Harem-i Şerif’de kılıp gelmeye meraklıydı. Aziz Mahmûd Hüdâyi Bursa kadısı iken hacca uçarak gidip geldiğini iddia eden bir adamın davasına bakmış ve hak vermişti. Hazır Bursa’ya eğitime gelmişken, eğitim kampının zor şartlarını, nöbetlerini, uykusuzluklarını, gece eğitimlerini “tekke çilesi” niyetiyle “uçuş” için kullanabilirdi. Ve öyle yapıyordu.
Benim de amacım; “Zaman tarikat zamanı değil iman kurtarma zamanıdır” diyen “Büyük çile ve düşünce adamı"nın iddiasında yanıldığını ispatlamaktı. Kulaktan dolma bilgilerimle ve okuduğum kitaplarda yeryüzünde kıyamete kadar Allah Dostları’nın mevcut olacağıydı. Eğer onlar mevcutsa “Tasavvufun kapısına Bediüzzaman kilit asamazdı”. Delikanlılığın verdiği hırs ve heyecanla ve piyasadaki “meşhur tarikat şeyhlerini” beğenmediğim için “en gerçeğini” arıyordum.
Zaman içinde “baba parasının harcandığı idealizm ve ütopyalar dönemi” yani “üniversite öğrenciliği” sona erdi. Para kazanıp tüketmek ve piyasadan silinmemek için mücadele etmek dönemi olan “kapitalizm dönemimiz” başladı.
Geriye ne “uçuş ekibi” ne de “uçuk düşünceler” kaldı.
Tarikat dönemi “Bediüzzaman ve Cumhuriyet’ten” iki yüz yıl önce zâten sona ermişti. Tekkeler askerden ve vergiden kaçanların tembel hânesi olmuştu. Osmanlı’nın iman gücüne dayanan kılıç kalkan dönemi de sona ermiş batının akla dayanan “barut silahları ve makine dönemi” başlamıştı. Bu ortam içinde tekke; diğer kurumlarda da olduğu gibi, akıl ve imanı aynı kefeye koyarak kendisini “yenileyemediği” için kendi kapısına kendi eliyle “fonksiyonu sona ermiştir” kilidini asmıştı. Dolayısıyla klasik tarikat anlayışını kapatan bir âlim ve bir devlet değildi. O işi “zaman” kendi kendine yapmıştı.
Gerçekten de devir “akıl ve imanı” birleştirip kendi özel yaşamına tatbik etmek ve sufizmi hakikat bilinciyle “özde” yaşamak devriydi. Bediüzzaman belki bunu demek istemişti.
İsâ beyaz minârenin üzerine bir türlü inmek bilmiyor… Mehdî de bir türlü beyaz atına binip gelmiyor. Belki “aklını ve imanını” cem edenler onları beklemiyor artık. Fakat hâlâ bekleyenleri de yok değil.
Mehdî’yi beklemek genellikle “gençlik yıllarında” başlıyor. Fakat insanımızın çoğu onu kendi “iç âleminde” bulamadığı için ömrünün sonuna kadar “dış âleminde” gözetlemeye devam ediyor.
Mehdî konusu üzerindeki çok katlı “şeffaf perdeleri” görmek için ve yine çok katlı “kalın perdeleri” kaldırmak için aşağıya kısa bir alıntı yapıyoruz:
“…
Soralım kendimize…
Ölümötesi yaşamın gerçeklerini biliyor muyuz ve o yaşama hazır mıyız?..
Şayet cevabımız “hayır” ise, bize düşen, her şeyi düzeltecek olan Mehdî hazretlerini beklemek değil, bir an önce kendimizi ölümötesi yaşama hazırlamaktır.
Kendisinin MEHDİ olduğunu iddia eden; ve MEHDİ ile âhir zamanda yeryüzüne inecek olan İSA`nın aynı şahıs olduğunu söyleyen; ve sonuç olarak, işte kendisinin “bu” kimse olduğunu sanan Mirza Gülam Ahmed Kadyani, kaba görüşle her ne kadar İslamiyeti yaymış ve genişletmeye çalışmış ve bunda bir ölçüde de başarılı olmuşsa da; mesele inceden inceye araştırıldığı zaman görülür ki, ortada, CİN`lerin önce bir kişiyi, sonra onun aracılığıyla binlerce kişiyi kendilerine bağımlı kılmaları; ve bu iş için de İSLAMİYETİ KOZ olarak kullanmaları durumu mevcuttur…
CİN`lerin kendilerine bağımlı kılıp, bu tip özelliklerle donattığı kişilerin en üstün vasıfları, Muhyiddin A`rabi Hazretlerinin “Fütuhatı Mekkiye” kitabında da bahsettiği üzere, “kibir ve gurur”dur…
Bu gibi kimseler genellikle kendilerini zamanın en yüksek kişisi olarak görürler… Hatta dikkatle incelendiğinde, son Nebi Hz Muhammed Aleyhisselâm’dan sonra gelmiş, en yüksek kişi olduklarını iddia ettikleri dahi tesbit edilir…
İslam topluluğuna bağlı olanların bir kısmına göre, kıyametin kopmasından yüz veya ikiyüz yıl önce yeryüzünde görülecek ve dünyaya İslamiyet’in yayılmasına sebep olacak; bir çok olağanüstü güçlere sahip bulunacak bir dini liderin lâkabıdır “MEHDİ”!..
CİNler, aldatıp kendilerine bağımlı kılarak büyüttükleri pek çok kişiye kendisinin beklenen “MEHDİ” olduğunu ilham etmiş; ve onların bu sanı ile yaşayıp; çevrelerini de kandırmalarını sağlamışlardır…
İşte konumuzla bu yönden ilgisi dolayısıyla “MEHDİ ve MEHDİ`lik hakkında” kısaca bilgi vemeyi gerekli görüyorum…”
{http://www.allahvesistemi.org/ahmedhulusidekavramlar/M1.htm }
(Konunun tamamını ve “mehdî” gerçeğini incelemek için verilen linkten ilgili bölüme ulaşınız.)
Uçmak düşüncesi de günümüzün hâlâ en popüler “uçuk düşünceleri” arasında gündemini korumaya devam ediyor. Ama salt hikâye olarak değil bilimsel deneyler aşamasında…
Bedenle birlikte “teleportasyon” uçuşları fizik laboratuvarlarında yarı yarıya bilimsel olarak tamamlanmış durumda. Atomları enerji boyutuna sıçratarak gözden yok etme aşaması tamamlandı. Diğer aşaması ise enerji halindeki atomları tekrar kütleye dönüştürerek belirlenen koordinatlara indirmek… Bu aşamadan sonra… Sabah ve yatsı namazlarını Kâbe’de kılmak isteyenler acele etmesinler… Birkaç asır daha beklesinler.
Yaklaşık dört bin yıl önce Hz. Süleyman’ın Belkıs’ın tahtını Yemen’den Kudüs’e “ışınlaması” belki de birkaç asır içinde günlük yaşantıya girecektir. O zamana kadar bizlere düşen “Bedenimizin Süleymân kalbimizin saray, Melîke’nin bilinci harekete geçiren irâde ve tahtın da boyut değiştiren nefs olduğunu düşünmektir.
Mehdî, İsâ ve Deccal’in gizlendiği boyutun yavaş yavaş “internet dünyası” olduğu fısıltıları yayılmaya başladı. Bunda da acele etmemek gerekir. İnternetten daha hızlı bir haberleşme sistemi olan “telepatik internet çağı” ay sonu faturasız uygulamasıyla uygarlığımıza girerse Mehdî ve Deccal’in yeniden başka bir boyuta taşınması icâb edebilir…
Otuz yıl önce ve otuz yıl sonra…
Aradaki düşünsel ve bilimsel uçurumu tekrar birkaç paragrafla kısaca özetlemeye çalışalım.
Otuz yıl önce Mehdî konusu tamamen zâhiri bir sorun idi. Ya kabul ediyordun ya da reddediyordun. İmanına da buna göre karar veriliyordu. Mevlevî, Melâmî ve Nakşibendî gibi “tekkesiz” sufizmin aydın beyinli çok derinliklerinde beş-on kişi arasında Mehdî-Deccal sembolizminin ne olduğu belki biliniyordu. Fakat geniş halk kitlelerine henüz açılmamıştı.
Bediüzzaman ilk defa bu konuda halka açık konuşanlardan idi. Onlara “bir cemaatin şahsı mânevîsi…risalelerin kuvveti” gibi işaretler verdi. İşâretler en kısa zamanda “somut” özelliğe dönüştürülerek… siyasi konularda suistimallere neden oldu… herkes kendi efendisine Mehdî ve siyasi/düşünsel rakîblerine de “Deccal” demeye başlayınca konunun “suyu çıktı” ve ilgiyi kaybetti.
Üstâd Ahmed Hulusî’nin Ruh İnsan Cin adlı eseriyle… çok derin sayılan bu konu “ilk okul sırasında biraz mürekkep yalamış” vatandaşların dahi anlayacağı bir dil ve mantıkla tekrar anlatılarak “suistimal edilemeyecek” platforma taşınarak güncellendi. Çok gizemli bir sorun olmaktan kurtarıldı.
Bilim ve teknoloji her ay ve her yıl yeni bir çağ olarak açılıp kapanma hızına ulaştı. Otuz yıl evvelinin, yüz yıl evvelinin ve daha öncesi uzun dönemlerin “ağır, hantal uçuk düşünceleri” günümüzde “süper uçuk düşünceler” olarak bilim-teknoloji uyumlu bir hızda tekrar geri geliyorlar.
Savunma sistemimizi bizim de bilim teknoloji uyumlu “bilgi, iman ve akıl” çerçevesine taşımamız gerekiyor. |