Tuzak !..
......Kemal Gökdoğan - 21 Ocak 2008

Kur’an’da çok yüzeysel olarak okuyup geçtiğimiz bir kavram var: “Mekerallah”.. Allah’ın tuzağı.
Al-i İmran ve Enfal suresinde, (ve mekeru ve mekerallah, vallahü hayrül makirin) = (Allah mekr [hile] yapanların hayırlısıdır) buyuruluyor.

Klasik tefsirlerden, vaaz ve nasihatlardan Allah’ın tuzağının hep kâfirler, müşrikler ve İslam’a düşman olanlar için olduğunu öğrendik. Asrısaadetten ve Osmanlı’dan örneklerle günümüzdeki tecellilerine kadar derin derin inceledik.

Ve sonuç olarak şunu öğrendik. Allah, kendisine düşman olanların cehennem azabını artırmak ve kendisine dost olanların cennet nimetlerini ziyadeleştirmek için bazı şeyleri güzel, bazı şeyleri çirkin gösteriyor..

Dünyayı, dünya nimetlerini ve günahları güzel, ibadeti ve sevabı ise zahmetli gösteriyor. Meselâ; alkol, eğlence, şan, şöhret, haksız kazanç gibi şeyler çok cazip görünüyor. Ama sabahın erken saatinde kalkıp buz gibi suyla abdest almak, alın terinle hak ettiğini yemek, zekâtı vermek, ağustos sıcağında Uludağ’a değil de kırk derecelik Arafatta vakfe yapmak çok zor geliyor.

Ülke için candan, maldan, yârdan ve evlâd-ı ıyalden vazgeçmeden “halkçı, devletçi ve ulusalcı” olmak kolay geliyor.

Ümmet-i Muhammed ve İslam için candan, maldan, yârdan ve evlâd-ı ıyalden vazgeçmeden “şeriatçı, tarikatçı ve ümmetçi” olmak kolay geliyor.

Bedir’in aslanları ve Çanakkale’nin Kınalı Kuzu’ları gibi er meydanına dönmeyeceğini bilerek gitmek çok zor geliyor.

İşte bu zorlukların ve kolaylıkların içindeki “mekerallah”ı hemen fark edebiliyoruz.

Allah’ın bir de sadece Müslüman için kurduğu bir tuzak var ki o tuzağı anlamak ve yakalanmamak için tek bir çâre vardır. Gerçek bir tuzak uzmanından kurs almaktır.

Sohbetlerinde, kitaplarında ve web sayfasında ücretsiz kurs veren bir uzmanın açık öğretim yöntemiyle verdiği kurslarından anladığım kadarıyla. . . ve yakalanmış olduğum mekerallah’ın çengelinde çırpınırken. . . kendime “sen” diyerek aşağıdaki paragrafları not düştüm.

O tuzak, cennetin en yüce mertebesinden bazı Müslümanları nimetlendirmek ve bazı Müslümanları da uzaklaştırmak için kurulmuş.

Cennetin en yüce mertebesi; “Allah’ın yüzünü cennette görmek”tir. Kısaca; “rûyetullah” denilir.

Tüm âlimlerin ittifak ettiği (görüş birliğine vardığı) nâdir mevzûlardan birisidir; “rûyetullah”. Her Müslüman kula nasip olmayacak bir nimettir.

En büyük nimetin mekrinin de (tuzağının da) elbette ki en büyük olması gerekiyordu. İlmihallerde en büyük günahın şirk ve savaşta cepheden kaçmak olduğu yine ittifakla sabittir. Peki, bu iki büyük günah “rûyetullah” için aşılamaz bir tuzak olabilir mi?

Bu tuzaklar aşılamaz değildir. Aşılabilir.

Şirkten tövbe ederek tevhide dönersin, en asgari ihtimalle cennetin en alt tabakasına “bühl cenneti”ne girersin. Dünyada iken hayalinde imajladığın “tek kanun koyucu”yu cennetin cuma günü, cennetin semâsında seyredersin. Nasıl olsa “ben kulumun zannı üzereyim” dediği rivâyet olunmuş. Sen de dünyada iken O’nu tek kanun koyucu “ilah” olarak zannediyordun. Orada zannına göre O’nu adalet üniformalı bir yargıç olarak görmen çok büyük bir ihtimaldir.

Bu tövbeyle şirk tuzağından maalesef kurtulamadın. Karşına çok daha büyük bir tuzak çıktı. Şirk-i hafî (gizli şirk) tuzağı. Bu tuzakta Allah; seni kendisinden uzaklaştırmak için kendisini ötendeki bir “kanun koyucu” olarak tanıttı. Sen de O’nu ötelerdeki bir tanrı gibi kabul edip imanını ötelere bağladın. Dünyada sana görünmemek için “sen beni göremezsin” dedi. Sen de “sen” ve “ben” öznelerini iki ayrı varlık olarak kabul ettin ve “sen bataklığında” boğuldun. “Dünyada iken O’nu göremeyen ahirette de göremeyecektir” şifresini kıramadın.

Henüz tuzağın bitmedi. . . Bühl cennetine (Allah’ı; Hz. Muhammed a.s.’ın anlattığı Allah gibi anlamayanların cennetine) girersin ve zannında oluşturduğun “tek kanun koyucu ilâh”ını, cennetteki beyninin yansıttığı sanal bir “cemal” olarak seyredersin. Ve adını da “rabbimin cemâli” koyarsın. Sonsuza kadar imajından yansıyan ve sadece kendinin gördüğü “sanal cemal”i seyretmek “mekr”ine yakalanarak “ebedî hicrân”da kalırsın. Ne tuzak ama. . . Ancak Allah’ın kurabileceği muhteşemlikte bir tuzak. Biz yine de bu tuzağa yakalananlara; “hayırlı olsun, mübârek olsun” diyelim.

Savaşta cepheden kaçan da eğer bir başka savaşta en önden gidip kendisini affettirmek için ölünceye kadar kahramanca düşmanla çarpışırsa ve şehid olursa elbette ki önceki günahı affolur.

Nefs ile yapılan cihadların dışındaki tüm savaşlara; “küçük cihadın ve büyük cihadın en büyük komutanı” Hz. Muhammed a.s. küçük cihad diyor. Bedir, Uhud ve Mekke’nin fethi’nin komutanı kendi yönettiği savaşlara “küçük cihad” diyor. Nefs ile yapılması gereken savaşa da “nefsi hakkıyla mağlûp eden tek komutan” olarak; “cihad-ı ekber” diyor.

Küçük cihadın cephesinden kaçan, sonra yine bir başka küçük cihat cephesinde şehid olan da cennette ancak “zannındaki imajladığını” seyreder.

Hiçbir küçük cihad cephesinden kaçmadan şehid olan birisi eğer “cihad-ı ekber” cephesinde önceden “ölmeden evvel ölmek” bilincine yükselemediyse içinde mekr olan sanal ruyetullahdan kurtulamaz. Cennetteki konforu diğer şehide göre belki daha ziyade olur fakat ruyetullahı farklı olmaz.

(Savaş ve şehid örneklerimiz şimdiye kadar cephede kılıç ve kurşunla Hak’kın rahmetine kavuşmuş olanların durumunu eleştirmek amacını taşımıyor. Biz bu gün şu ülkede silikon minderler üzerine kurulup da hakikat ve marifet lügatlarıyla cihad-ı ekber edebiyatı parçalıyorsak bunu Çanakkale’nin, Sakarya’nın, İzmir’in Kumandanlarına ve Mehmetçiklerine borçluyuz. Şuna da inanıyoruz ki, ülkemizin iç ve dış düşmanları ile savaş için seferberlik ilan edilse bu milletin her ferdi “şehid” olmak fırsatını kaçırmak istemez.

Şehidlerin örnekleri sadece “rüyetullah” olayındaki inceliklere dikkat çekmek amacı taşımakta ve hükümler her cihadın en büyük komutanı Resulullah a.s.’dan anladıklarımız kadarıdır.

Şimdi tekrar asıl konumuza dönüyoruz.)

Cihad-ı ekber cephesinde çarpışmaya başlayanlar için hazırlanmış tuzaklar da ekber mekrlerdir.

Maddi imkânlarını, ömrünü ve tüm bedensel gücünü inanmış olduğun dâvâya vakfedersin. Evlâd-ı ıyalden ve yârdan uzakta camiler, medreseler, tekkeler, ya da modern okullar kurmak için kendini fedâ edersin. Cebindekini ve topladıklarını çimentoya, demire, taşa ve kuma yatırarak kocaman kocaman beton binalar yaparsın. Çevrende örnek adam, örnek hizmet eri, örnek sûfî… olursun. Elbette ki her niyetin ve her fiilin Allah katında zayi olmaz. Vatana, millete ve dine mûtî (itaatkâr, günahtan kaçan, vergisini veren vatandaş) yetişmesine vesile olarak sevabını alırsın. Kötü ahlâk şer güçlerinin karşısına “İyi ahlâk derneği”ni dikmek vâzifesinde farz-ı ayn’ını (üzerine düşen görevini) icrâ edersin.

Fakat an gelir mekr seni bulur. Tam dilinden yakalar. Her hangi bir ülkenin ölmüş ya da yaşayan bir lideri hakkında başlarsın ileri geri konuşmaya. Komşun, arkadaşın, rakibin, amirin, memurun da olabilir onlar. Anlattığın şeyler onda var ise arkasından konuştuğun için gıybet yaptığını, eğer yok ise iftira attığını “cihad-ı ekber komutanı” Hz. Muhammed a.s. sana hatırlattığı halde. Allah, din, adalet düşmanı dersin. Fiillerini yargılarsın. İçkisinden, eğlencesinden, ideolojisinden bahsedersin. Kısaca “gıybet” edersin. Ölü kardeşinin etini yemekten “daha iğrenç” bir davranış biçimi olarak vahyedilmiş fiili işlersin.

Uhud’daki okçulara da bir taktik vermişti. “Benim şehid edildiğimi görseniz ya da tüm düşmanların öldürüldüğünü görseniz de yerinizden kımıldamayın” demişti. Onlar Mekke müşriklerinin kaçtığını görünce taktik ve strateji komutanının tavsiyesini terk ederek mal yağmasına koşmuşlardı. Ve sonuç . . . mağlubiyet.

Senin cihad-ı ekber dâvandaki komutanın Uhud’un komutanı değil mi? O komutan kendi can düşmanının, Allah düşmanı Ebu Cehil’in dahi arkasından gıybetini etmemiş ve bize de “etmeyin” diye taktik vermiş. Çünkü O (a.s.) Allah’ın kurduğu tuzakları çok iyi tanıyan ilk mekr uzmanıdır. Eğer ki Resulullah a.s. bir tek kez Ebu Cehil’in gıybetini yapsaydı; ağzından çıkan ilk kelime ile birlikte “vahiy” kesilirdi. Nübüvvet ve risalet giderdi. Sonraki yaşamında Ebu Cehil ve yandaşlarıyla “iyi ahlak derneği” başkanı olarak boğuşmaya devam ederdi. Fakat sonunda silinerek tarihin sayfalarına sadece iyi bir kahraman olarak gömülürdü. O Ebu Cehil’i ve ideolojisini Ebu Cehil’in gıybetini yapmadan yenebildi.

Bir tek gıybette. Kim olursa olsun, gıybetini ettiğin an mekre dilinden yakalanırsın. Allah hesabı anında gördüğü için “tüm betonarme tekkelerin, medreselerin, modern okulların ve camilerin” kalbinin içine göçerek seni enkaz altında bırakır. Ve o andan itibaren en büyük mekr belaları, dağdan inen sel misali üzerine yığılır.

En büyük belâ “Allah’ın kendi hakikatini senin bilincinde örtmesi”dir.

Ne olur, Allah’ın hakikati senin bilincinde örtülürse? Nasıl bir belâ gelir seni bulur?

1. Kendini tanıyamazsın.

Ya da,

2. Kendini tanıdığını ve Allah’ın bir parçası olduğunu zannederek; “Bende konuşan gıybet eden kendisidir” diyerek “Nefs-i mülheme girdabında boğulursun”.

3. Kendini ebedi olarak (Firavun gibi) tanrının vechi olarak seyredersin ve Allah’ın vechi’ni Muhammedî göz ve bilinç ile algılayamamak tuzağına yakalanırsın.

Diğer olasılıkları yazmaya gerek olmadığını zannediyoruz. Bu belâlar Muhammed Resul a.s.’a gönül verenler için çok büyük tuzaklardır. Fakat Muhammed Peygamber’e inananlar için hiçbir anlam ifâde etmese gerektir.

Yâ Rabbî! Bizleri her türlü mekrden muhâfaza eyle.

Kendinden gayrısına hakiki varlık vermeyerek, kendini “tanrı” olmaktan münezzeh kılarak, “Allahu ekber” sırrıyla “Allah” olarak bâkî kaldığın gibi, bizleri de kendimize “tanrılık” vermekten muhafaza eyle.

Dünyada ve ahirette iki ayrı vech olarak birbirimizi seyretmek mekrinden muhafaza eyle.

Âmîn!