Secret Vurdu Sahile, Kudret Denizinden !.. (3. Bölüm)
......Mehmet Doğramacı - 01 Ocak 2008

Dikkatle seçtik cümleleri. “Allah’ın İradesi dışında ikinci bir irade vehmettirmek derdimiz yok” diye işaret ettik. İnsanda ayrı bir kudret değildi anlatmak istediğimiz. “Oturduğun yerden düşün; oluşsun” gibi bir basitliği de savunmadık. Israrla dedik ki; “Varlıkta iki ayrı yapı yok. Olayı bilincimizde Tekleştirebilirsek; Kudret açığa çıkıyor bi iznillah. O kudret de havadan gelmiyor, özünüzden çıkıyor” demeye çalıştık..

Benlik ile istemek; insanı Deccaliyete, Firavunluğa çeker. Bunu bildiğimiz için; sabır- teslimiyet- tevekkül- muhabbet- rıza gibi kuvvelerin benlik düştükçe açığa çıkacağını tespit ettik. Bunlar açığa çıktıkça ikiliğin eriyişi, Tekin iradesi ile kuvvelerin harekete geçişi fark edilir demeye çalıştık.

Reklâmı çok iyi yapılan, kapitalist düşünceler paralelinde bir kitabı tahlil değil amacımız. Oradan yanan ışıkla; kendi hazinemizi seyretmek, fark edemediğimizi fark etmek. Bu amaçla ayet ve hadislerle konuya girdik. Evliya keşiflerini ekledik. Cidden dile dökmesi de kavraması da güç olan ‘Vahdet Hali’ne az da olsa dikkat çekmek istedik. Ama bir kez daha Hz. Mevlana’nın buyurduğu gibi “Ne kadar söylersen söyle, anlatabileceğin; dinleyenin anlayışı kadardır!” gerçeğini seyrettik.

Bunları eleştirilere cevap niteliğinde yazmadık. Konuyu yeni okuyanlar için bir kez daha olaya nasıl, nereden, ne niyetle baktığımızı özetlemek için söyledik.

Anlattığımız şey, anlatılması güç bir sır ise, bizde mi kalmalıydı?.. Vahdet Halinin açıklaması zor ise hiç mi ağzımızı açmasaydık?.. Hayır…

Öyle bir bencil düşünce içinde, ilmi ve sezgiyi kendimize saklayacak yapıda değiliz. Evet, bu yolda sırlar vardır, hazır olmayana söylendiğinde insanın küfürle itham edileceği hissedişler de vardır. Ama yolumuz ilim ve hikmet yolu ise; gaye Hakka vasıl olmak ise bize düşen; gücü ve kabiliyeti ölçüsünde FARK ETTİĞİNİ FARK ETTİRMEYE GAYRET ETMEKTİR. Evet, sadece gayret. Gayret bizden, Hidayet Allah’tandır…(İkisi de Allah’tan hakikatte, anlatım sadedinde, kulluk idraki ile böyle söyledik)

Dostlarım;

İki haftadır alt yapısı ve oluşumunu anlatmaya çalıştığımız Dua-Kudret-Zuhur şeklindeki açığa çıkışa dair İslam Tarihinden ve günlük hayattan canlı misaller sanıyoruz şimdiye dek bir şeyleri oturtmakta zorlananlar için verimli olacak. Vereceğimiz örneklerin yerli yerine oturması için kısa ara başlıklar, olayın sonunda da mini açıklamalar ekledik. Niyazımız; ikilikten çıkışa vesile idrakler oluşmasıdır.

(Yaşamdan örnekler ağırlıkla okurlarımızın tecrübesidir. Şahıs ve yer isimlerinde değişiklikler yapılmış, sahipleri saklı tutulmuştur.)

1- BESMELE OKUYAN, DUR DİYEN, YÖN VEREN KİM ?..

Hz. Ömer bir ziyafete davet edilir. Tam yemek yenecekken zehirli olduğu uyarısı alınır. İçinde zehir olduğu söylenen tabağı ister Ömer. “BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM” der ve başlar herkesin korku dolu bakışları arasında yemeye. Tamamını bitirir. Zehirlenmemiştir!..
*

Medine’de nadir olan depremlerden biri halkı korkuya düşürür. Koşarlar halife Ömer’e: “Ya
Ömer, sarsıntılar hepimizi ürkütüyor, Rasülullah’ın halifesisin, bir şeyler yap!”

Ömer Mescid-i Nebevinin yanına gider. Kırbacını alır ve Besmele ile yere vurarak haykırır:

“Allah’ın kulu ve rasulunun halifesi olarak sana emrediyorum ey arz! Sakin ol! Ürkütme rasulullah dostlarını!..”

Deprem o an kesilir!..
*

Nil nehri her yıl baharda taşar, pek çok ev harap olur, arazideki ürünler telef olurmuş. Mısır Valisi, halife Ömer’e durumu bildirir ve emir bekler. Ömer bir mektup yazdırır. Halifeye de “Bu mektubu Cuma vakti dualarla nehre atması” not edilir. Cumadan sonra mektup dualarla açılır. Şöyle yazmış bizim celalli Ömer’imiz:

“Allah’ın kulu ve rasulünün halifesi Ömer’den; Allah’ın kulu Nil nehrine!..
Duydum ki taşmak suretiyle ümmeti rahatsız edermişsin!
Sana Allah adına emrediyorum, sakin ol!
Yoksa oraya gelirsem yapacağımı ben bilirim!…”

Bu mektup suya atılır ve Nil nehri bir daha taşmaz!..
* * *

Bunlar nasıl mı oldu?.. Zehirli yemeğe B sırrı bilinciyle Besmele okuyan Ömer’de dile gelen kim?.. Depreme durmasını Ömer adı altında emreden kim?.. Nehri Allah adına durduran kim?..

İkiliğin kalktığı anda çekilen Besmelede dile gelen; Allah! O Baki olduğu için zehirlenmesi, ölmesi muhal!.. Benlikten arınmış, Rasulullah aşkında yok olmuş Ömer’de depreme dur diyen de Allah! Kulluk bilinciyle nehre taşma dendiğinde taşırmayan da!..

Şimdi anlaşıldı mı ne demek istediğimiz? Şimdi anlaşıldı mı bizim hangi mekanizmayı hangi şartlarla açıklamak istediğimiz?!..

“Ömer Allah oldu” şeklinde sığ bir mantıkla yaklaşacaklara sözümüz yok! Benlik yerle bir olduğunda, ego fena bulduğunda Baki olanı hala fark edemediysek diyecek hiçbir şey yok!..

2- DUANA BENLİK KARIŞMIŞSA VERMEZ, UNUTTURUR, BENLİK DÜŞÜNCE VERİR!

Kalem ehli bir dostumuz anlatıyor:

“Uzun yıllar edebiyat alanında makale- deneme ve hikâye yazdım. Bunlar irili ufaklı dergilerde çıktı. İçimden “Benim de bir kitabım olsun” arzusu geçti. Hepsini derledim yazılarımın. Güzel bir isim koyup taslak kitap haline getirdim. Eşin- dostun tavsiyesi ile yayınevlerini gezdim, disketler bıraktım. Önce ilgilendiler. Aradan bir hafta geçince aramaya başladılar. Hepsinin ret nedeni aynıydı: “Siz fazla tanınmıyorsunuz. Eseriniz satmayabilir. Kusura bakmayın basamıyoruz.”

Sinirden küplere bindim. Kitabı olanların kalemi benden çok mu iyiydi?.. Birkaç gün üzüntü çektim. Sonra dedim; “Boş ver, bırak akışına, çalışmana devam et. Olacaksa olur bir gün”

Kitap işini unuttum. Bir ay geçmişti ki telefon çaldı:
- Hikayeleriniz özgünmüş. Gençlik için bir ibret serisi basmak isteriz. Bizimle çalışır mısınız?

Meğer çalışmamı duyan bir yayıncı imiş arayan. Anlaştık.
Bir kitabım olsun derken şimdi seri kitaplarım var çok şükür!.”
* * *

İstek nefsi ve egoyu besleyici ise vermez dostlar! Ne zamanki nefis düşer, ne zaman ki zihin onu unutur, gayretiniz aynı rıza ile sürerse o isteği bir gün kucağınızda bulursunuz!..

3- BAZI DUALAR VE HALLER; ZAMANI AŞIP EBEDİLEŞİR:

“Alemde aşkın sultanı kim?” desem, hep bir ağızdan “Hz. Mevlana” dersiniz. “İlahiler, şiirlerle Allah’ı en güzel kim anlattı?” desem “Yunus” dersiniz. Aşkın sultanı Mevlana’nın cenazesinde her dinden insan vardı. Asırlar geçti hala her dinden insan ona koşar.


Yunus, sade ve içli söyledi. Anlatılması güç sırları buğdayla, tohumla, sarıçiçekle zikretti. Asırlarca onun yolunu sürdüren onlarca Yunus geldi geçti. Hala o tınıyla çalıp söyleyen yüzlerce âşık var!

Bazı dualar anlık değildir. Zaman üstünde akar çağlara. Yunus; samimiyet ve hizmeti ile öyle bir dua ortaya koymuştu ki; oluşturduğu çekime hala kapılmaktan kendini alamaz gönül ehli.

Mevlana öyle bir ateş-i sûzanla yanmıştı ki dünyanın dört bir yanından kanatlanır da pervane olur insanlar… Demek ki; samimiyet ve infak ruhuyla gayret, kendi için değil, insanlık için yaşamak; ebedileşen bir dua halidir.
*

Haller öylesine ebedileşir ki; yıllar sonra dahi o şahsın hali ne ise ona ilgi de, yaklaşım da yine o çerçevede gelişir. Dikkat ettiniz mi, Mevlana’dan bahsedenler isminin başına “Hazret” kelimesini ekleyip büyük bir saygı ile “Hz. Mevlana” derler.

Mevlana kentlidir, entelektüel çevreye seslenir. Onun için ona hitap ederken kentliye, aydına yakışan söylem kullanılır.

Yunus Emre’ye bakınız… Yunus’tan bahsederken “Hz.Yunus Emre” diyeni ben hiç duymadım. Siz duydunuz mu?.. Köylüdür Yunus. Toprakla, avamla, halkla iç içedir. Unvanı, titri, saygınlık belirtisi ön adları hiç olmamıştır. Köylülüğü asırlara yayılır da ona sadece “Yunus “ deriz. Hatta onun insanlığı bağrına basması gibi biz de onu kendimizden, evimizden, yanımızdan, yöremizden sayar, bağrımıza basar da “Bizim Yunus” deriz.
*

Bunlar; pozitif açılımlar. Negatifi, tersi yok mu?.. Olmaz mı?.. Bazı olumsuz haller de ebedileşir.

Küfe, Kerbela, Basra’yı içine alan Irak bölgesini düşünün. Hz. Hüseyin’in şehadetinden bu yana o bölge belini doğrultamamıştır!.. Küfe’de fitne ile Hüseyin’e ve Hasan’a sırt çeviren halk; hala aynıdır biliyor musunuz? Paramparça ve yine fitneye piyon!.. O gün saltanata piyon olanlar; bugün egemen güçlerin sultasına gene piyon!.. Savaş ve kan hiç
dinmez o bölgede.

Ebu Cehil’i tanırsınız. Halinden, dilinden, tavrından kin ve nefret yayılan, adeta pislik saçan o adam!.. Bugün onun evinin olduğu yerde ne var biliyor musunuz? Mescid-i Haram’ın Tuvaletleri !!!!.. Pislik saçan adam, pislik çekmeye devam ediyor!..

Mekânlara bırakılan dualar, mekânlara serilen haller konusunda örnekleri genişleterek düşünün. Çok şey göreceksiniz.

Nemrut ve İbrahim kıssası herkesin malumu. İbrahim’e Hazret ve (as) deriz de Nemrut için hiç kimse “Hz.Nemrut” demez. Çocuklara hala İbrahim ismi verilir şanla şerefle ve zevkle. Nemrut diye isim vereni ben hiç duymadım!..

Musa’dan övgülerle bahseder, mucizelerini iştiyakla yâd ederiz. Ya Firavun?.. Sinsi, içten pazarlıklı, egosu baskın olanlara “Firavunlaşmış” deriz hala…

Duası; yaşamı iyi olanın yaydığı tesir iyi olarak akar çağlara. Hali bozuk olanınki de aynı bozukluk ve nagativite ile akar durur.

4- MUHABBET ENGEL TANIMAZ!

Padişah l. Ahmet, Aziz Mahmud Hüdai (ks) un bendesi idi. Genç yaşında tahta çıkmış, çektiği hastalıklar sebebi ile fetihlere, büyük işlere girişememişti. Üzülürdü buna. Şeyhine bir gün şöyle dedi:
- Hocam, bize sefer de nasip olmadı. Adım unutulup gidecek.

Hocası şöyle dedi:
- Sen ki, Allah Dostlarına hürmet edersin, adın fetih yapanlardan daha çok anılacak. Hem de ebediyyen!…

Aradan geçen zaman içinde büyük bir cami yaptırmak istedi padişah. İşçi gibi çalıştı inşaatta. Gün gelip cami açılışı yapılacağında hocasının gelmesini çok istemişti. Fakat deniz fırtınalı, hava puslu idi. Şeyhi Üsküdar’dan nasıl gelirdi bu havada?!.. Kaygı dolu gözlerle Üsküdar’a
bakıyordu Topkapı balkonundan.

Açılışa davetli Hüdai Hazretleri Üsküdar sahiline indi. Sandallar, tekneler rıhtıma bağlıydı. Deniz alabildiğine çırpıntılı, fırtına dehşetliydi. Bir sandalcıya yaklaştı:
- İpi çöz evladım, saraya geçeceğiz.

İhtiyar sandalcı:
- Hocam bir şey olmasın, diye mırıldandı ürkekçe.

Hüdai Hazretleri:
- Allah bizimle evladım. Sen asıl küreklere dedi ve bindi sandala.

Sandala bindiğinde sağ elinin işaret parmağını ağzından ıslattı ve Besmele ile Sarayburnu’na uzanan bir doğru çizdi. Çizdiği yönde adeta bir koridor açıldı. Deniz o yanda sakin, hava orada açıktı. Oradan geçtiler karşı sahile… Sultanahmet Camiinin açılışı dualarla yapılmış, 28 yaşında vefat edecek genç padişah memnun olmuştu.
* * *

Muhabbet baldan tatlıdır. Muhabbet engel tanımaz dostlar!.. Sevgiyle aşılmazlar aşılır. Sevgiyle acılar tatlanır. İki kalp arasında muhabbet varsa araya deniz girmiş, araya dağlar, mesafeler girmiş, hiç mi hiç anlamı yoktur!…

Ne diyordu ehli? “Muhabbetin kadar hızlı gidersin!”

5- SEVMEDİĞİN YANI BAŞINA GELİR

Okurlarımızdan bir hanımefendi anlatıyor:

“Hastalık derecesinde titizim. Yemekte biri ağzını şapırdatacak öyle mi? Biri kaşığı tabağa sürtecek öyle mi?. Ya kalkar giderim, ya o sofrayı ona zehir ederim. Kalabalık yerlerde abur cubur atıştıranlara, sümkürenlere, yere tükürenlere, boğazını temizleyenlere deli olurum.

Bir şey fark ettim, titizlendiğim ne varsa yanı başımda belirdi. Tramvayda toplumun en düzensiz adamı oturuyor yanıma. Yolda tükürenler önümde, sağımda, solumda hemen bitiyor. Ailece yemek yiyemez oldum. Bir gün şöyle dedim: “Bunları yapanlar da Allah kulu. Ben bunları düzletemem ki. Bırak görme, bırak duyma!”

Dünya varmış. Bir rahat ettim ki sormayın. Meğer kendi azabımı kendim oluşturuyormuşum. Ne basit şeylerle hayatı kendime zehir etmişim.”
* * *

Neyin, nereden, nasıl geldiğini fark etti, azabı bitti. Çünkü öğrendi hangi halin, hangi hale sebep olup tetiklediğini. Yani; duası değişince hali de değişti…

6- DERVİŞLERİN ATEŞİ; NURLARIN HAZİNESİ

Bursa’dayız, Emir Sultan (ks) dergâhında. Hava çok soğuk. Emir Buhari Hazretleri ders halkasının başında. Ortada mangal, kor ateşler yanmada. Yıldırım Bayezid hanın kızı Fatıma Hundi Hatunla yeni sözlenmiş Emir Buhari Hazretleri. Tekkenin kapısı vuruluyor. İçeri giren görevli elinde bir bohça ile huzura çıkıyor:
- Şeyhim, Fatıma Hundi Hatunun söz bohçaları, size teslimini emir buyurdular.

Emir Sultan bohçayı alıyor. Üzeri altın sırmalı atlas bohçanın kenarlarına altın ve gümüş aksesuarlar iğnelenmiş. Sarayın zenginliği ve lüksü yansıyor hediyelerden. Emir Buhari görevliye dönüp:
- Bohçaya karşılık vermek gerek. Ama dervişlerde aşk ateşinden başka şey bulunmaz ki. Altınımız yoook, kuruşumuz yoooook, bari ateşimizden verelim…

Bunları dedikten sonra mendilini açar, mangaldan üç adet kor alır ve koyar içine. Kenarlarını bağlayıp görevliye uzatır:
- Sıkı tut evladım, ateşimizi götür Fatıma Sultana.

Görevli biraz korkarak biraz da hayretle içi kor dolu mendili alır ve hızla döner saraya. Fatıma Hatun’un huzuruna çıktığında:

- Size kor ateş yolladılar efendim, der ve mendili bırakır.

Mendili açar Fatıma Hatun! Üç kor, üç elmas parçasına dönüşmüştür!..
* * *

Allah Dostları, Garipler, Meczuplar ya da Dervişlerden birine mi uğradınız?.. Onlardan birini mi sevdiniz? Hallerinden ateş gibi Celal, kor gibi Muhabbet, kasırga gibi sarsıcı İdrakler zuhur ettiğinde sakın beşeriyete düşerek, yargılayarak değerlendirmeyin… Sakın alınarak uzaklaşmayın.

Onların ateşi hazinedir!…Unutmayın, Nur; genellikle Nardan yayılır aleme! Yaksalar da sızlanmayın! Yakarlar, yıkarlar; arsanızdan hazineler çıkarmak için…Ne mutlu onlarla bir ve beraber yürüyenlere….

7- YALAN VE SAMİMİYETSİZLİK BELAYI ÇAĞIRIR

Değerli bir dostum anlatıyor:

“Maaşıma katkı sağlamak üzere geceleri taksiye çıkıyorum. İyi niyetin, karşılıksız vermenin ödülü ile samimiyetsizliğin bedelini aynı gecede peş peşe aldım.

Beyoğlu civarındayım. Sakat bir ihtiyar el etti. Durdum:
- Oğlum evim uzak, hem hastayım. Param da yok. Beni şu ileri mahalleye atar mısın?

Adamı araca aldım. Epey uzaktı evi ama içimden geldi, isteyerek bıraktım. İnerken bir dualar etti ki mest oldum. Ondan ayrıldıktan sonra uzak mesafelere yolcular çıktı. Bahşiş olarak “Üstü kalsın” diyenler de. Kısa sürede iyi kazanmıştım.

Bir yolcuyu Taksim İlk Yardım Hastanesine bıraktım. Orada beklerken hastaneden kalabalık bir aile çıktı. Çingene vatandaşlarımızdan. İçlerinden biri yaklaştı:
- Gardaş, Hacı Hüsrev’e gideceğiz, boş musun?..

Aslında boştum. Üstü başı pejmürde bu insanları almak işime gelmedi. Yalanım hazırdı:
- Hastaneye ziyaretçi getirdim. Onu bekliyorum.

Adam cevabım karşısında bir iki saniye durakladı ve şöyle dedi:
- Eğer doğru söylüyorsan işin rast gelsin. Ama yalan konuşuyorsan Allah belanı versin emi!

Belli ki bunalmıştı. Sonra gitti. Oradan ayrıldığımda nefsimle vicdanım kavga ediyordu sanki. Yanlışımı biliyordum. Neyse deyip çalışmaya devam ettim. Gecenin ilerleyen saatlerinde bir barın önünden iki kişi bindi. Gayet nezih görünüyorlardı. Bu saatte herkesi almayız. Hırlısı var hırsızı var. Sarıyer’e dediler. “Ohh gene ballı bir iş” dedim. İstinye civarında dar sokaklardan geçiyorduk. Evlerin bitip fundalıkların başladığı yerde enseme soğuk bir demir dokundu:
- Hasılatı ver, yoksa yersin kurşunu.

Çaresiz tüm gecenin hâsılatını verip oradan ayrıldım. Canımı kurtardığıma şükrettim. Yıllar geçti ama “Yalan söylüyorsan Allah belanı versin emi” diyen o ses hala kulaklarımda!..”
* * *

Yoruma bile gerek kalmayacak kadar açık ve net değil mi?..

8- HIRS SAHİBİ MAHRUMDUR

Ömrünün son demlerinde hatasını anlamış bir büyüğüm anlatıyor:

“Memleketimden uzaktım. Eşimle yılda bir köye gider bir ay kalırdık. Kardeşlerim annemlerle birlikteler. Ne zaman onları orada görsem; anne babama yakın olma hasebiyle tüm tarlaların onlara bağışlanacağı aklıma gelir, hırsla deliye döner, annemlerin gözünden ötekileri düşürmek için akla hayale gelmedik entrikalar ürettim, söylemler geliştirdim. Ben uzak olsam da kardeşlerim bu tavrımı hissetiler. Annemlere baskı yapıp bizden habersiz malı bölüştüler. Bağış olsa mahkemeye başvurabilirdim. Satış adı altında paylaşmışlar. Uzun yıllar ateş püskürdüm onlara. “Hainler” dedim. “Mirasyediler” dedim. Akraba ilişkilerimiz koptu. Çocuklarım teyze-dayı-dede-anneanne sevgisi bilmeden büyüdü.

“HIRS SAHİBİ MAHRUMDUR” hadisini okuyunca perişan oldum. Şimdilerde anladım ki meğer benim mal hırsım, dünya tutkummuş olayları bu şekil önüme getiren! Hırsımla hem kendimi hem çocuklarımı mahvettim. Siz siz olun, ne mala ne mülke tamah etmeyin. İnanın değmiyor, dünya üç günlük!..”
* * *

Başkalarını suçladığımız olayları yeniden düşünelim!.. “Etraftan geliyordediğimiz darbeler kendimizden olmasın?!..

9- ŞAHDAMARIMDAN YAKIN, NE İSTERSEM VERDİ

Hayat tecrübesi oldukça fazla, görmüş geçirmiş bir büyüğüm telefonda anlatıyor:

Secretmiş, sırmış, bunlara bende prim yok. Ben dua sırrını keşfetmişim. Ben, bana benden yakın olanı sevmişim. Şahdamarımdan yakını sezmişim. Ondan ne istedi isem verdi. İnanın gönlümden istediğim hiçbir şey geri dönmedi, ne istedimse verdi.”

Hayret ediyorum kendinden emin ve Allah’a güven yansıtan huzur dolu sesine. İster istemez soruyorum; nasıl oluyor biraz örnekler verseniz… Açıyor:

“Bir gün namazda el açtım Rabbime. Şöyle dedim; Bilmek istiyorum, beni ne kadar seviyorsun? Sen, İbrahim bilmek isteyince yaratılışı, ona dört kuş al dedin, gösterdin kudretini. Bana da n’olur beni ne kadar sevdiğini göster! N’olur bunu çok istiyorum.

İkindi namazı idi eda ettiğim. Namaz bitti, liseye giden oğlum okuldan döndü. Kapıyı açtığımda elinde bir gül vardı. İngilizce’si çok iyi olan oğlum şöyle yazmıştı gülün üstüne:
I LOVE ROSE ONE A DAY, I LOVE YOU EVERYDAY “Gülü bir gün, seni her gün seviyorum”

Bana benden yakın olan Rabbim, Muhammedî gülle yollamış ve açıklamıştı sevgisini!.. İşte ben onu öyle sevdim…
*

Eşimle tatilden dönüyoruz. Yolda ona: “Bana balık yedir bir restorana uğrasak” dedim.“Boş ver, sonra” dedi, reddetti. O an içim öyle balık çekti ki anlatamam. Az sonra yol kenarına bahçesinden ürünler açmış bir manav önünde durduk. Domates almak için. Arka bahçeyi görünce kadına: “Domatesleri bahçeden toplayıp versen olur mu” dedim. “Olur ama vaktiniz var mı az bekler misiniz?” dedi. Bekleriz dedik. Bahçeye geçmeden önce evine gitti ve bir tabakla döndü. “Ben domates toplarken siz de balık yiyin buyurun!” demez mi?

Eşim oldukça manalı gözlerle bana bakarken, ben muzip muzip gülümsüyordum.
Şahdamarımdan yakın olan ve beni hiç geri çevirmeyen sevgilim gene farklı bir mahalden cevap veriyordu.”

Tecrübeli büyüğüm bunları heyecanla anlatırken aklıma takılanlar oldu. Bu nasıl bir bakış, bir insanın her istediği bu derece olursa, benlik uyanmaz mıydı?.. Ego devreye girmez miydi?.. Ya da bunlar sadece isteme ile mi oluştu yoksa işin başka boyutları var mıydı?.. Çekinerek sordum:
- Siz nasıl bir yaşam sürüyorsunuz, bu gönül açıklığının şifreleri neler?..
Şunları sıraladı özetle:
1- Onu ötede saymadım hiç. İçimde, benimle, bana benden yakın. Onu çok sevdim, seviyorum…
2- Tüm mahlukatı seviyorum. Hayvandan bitkiye insandan taşa toprağa kadar. Her şeyi, ama her şeyi çok seviyorum…Yaratılmışa eziyet haramdır. Eziyet etmedim.
3- Kimseye el ile dil ile, kinaye mesajlar vermem. Açığım, ne söyleyeceksem yüzüne söylerim. Arakadan hiç konuşmam.
4- Ne istersem oluyor ama hep “HAKKIMDA HAYIRLI OLANI VER”, dedim. Haddi aşmadım.
5- Namaz!… İlla namaz!… Ve de gece namazı!..
6- Kendimden çok, insanları düşündüm. İhtiyacım var deyip kendime saklamam, bir kardeşim o şeye benden fazla muhtaçsa tereddütsüz veririm. Kendi ihtiyacımı erteleme pahasına veririm.
7- Ve illa Hz. Muhammed!.. Onu çok sevmek, Ona çok Salavat okumak. Daha çok var ama bunları saysam yeter galiba…
* * *
Bu da farklı bir yaşam sevgili dostlar! Şahdamarından yakın olanın farkındalığı!

2.bölüm - 4.bölüm