Öze Yolculuk (2)
...Saim Yusuf - 02 Ağustos 2008

Birinci yazımızda Efendimizin(as) öze yolculuğunun özetle; İsra’nın mekansal, Mi’rac’ın ise boyutsal yönünü oluşturduğunu; İsra’nın özünden gelen Cibril/zorlama melekesi/kuvvesi ile; Mi’rac’ın ise toplu kılınan namaz sonrası başladığını; yolculuğun dışsal/İsra ve içsel/Mi’rac yönünün olup bunların özden kaynaklandığını açıklamıştık…

Her boyutun Nebi/Rasulü olduğunu, Efendimizin hem mekansal hem boyutsal olarak onlarla birlikte olduğuna değinmiştik… Mekansallık ve boyutsallık bize göre olup;  gerçekte her şey özde olmaktadır!...

Özde olan şey; dışımızda algılandığında yani bedensel açıdan mekansal olarak; içimizde algılandığında yani şuursal açıdan ise boyutsal olarak değerlendirilmektedir!... Mekansallığı ve boyutsallığı düşünürken; holografik gerçekliği hatırlamamız anlamamıza kolaylık sağlayacaktır!... Holografik geçeklik/zerre küllün aynasıdır gerçeği doğrultusunda Nebi ve Rasuller; Efendimize hem mekansal/bedenen, hem de boyutsal/şuursal olarak görünmüşlerdir!....

Çünkü her zerre tümü içinde barındırdığından; Nebi ve Rasulleri de içinde barındırmaktadır!...
 “Ölmeden önce ölmüş” olarak  bu yeteneğe sahip olduklarından; Nebi ve Rasuller  kendilerini bedensel ve şuursal olarak açığa çıkarmışlar; Efendimiz de aynı yeteneğe sahip olduğundan onları hem bedenen hem de şuursal olarak müşaahade etmiştir!... Yani karşılıklı olarak gayret ve etkileşim söz konusudur!...

Tek taraflı gayret iletişim için yeterli değildir!... ALLAH’ın içten ve dıştan yardımı gerekir!...
Efendimizin Rabbine ermesi için Mi’rac; Mi’rac için namaz; namaz için İsra; İsra için Cibril gerekliydi!...
O AN kılınacak namaza yetişmek için Burak gerekliydi!...

Hatalar bizden; isabet kaynaktan…

O AN ki; yeryüzü çok güçlü astrolojik etkiler altında; bir tür Kadir sürecinden geçiyordu!... ALLAH’ın sistemi değişmez olduğundan; gerekler yerine getirilmeli, zamanlamaya uyulmalıydı!... Cibril gerekliydi; bir tür arındırma, yenilenme yapıp gücü arttırmalıydı!... Mekan tespit edilmişti; Mescidi Aksa idi!... Namaz kılınacağı an; en güçlü astrolojik etkiyi alan yerdi!... Zamana uyulmalıydı; o gün, o gece, o an olmalıydı!... Namaz kılınacağı an; en güçlü astrolojik etkiyi alan vakit o an’dı!... O yer ve o anda güçlü varlıklar olan Nebi ve Rasullerle namaz kılınmalıydı!... O yerin, o anın, Nebi ve Rasullerin gücü ile desteklenmeliydi ki Cibril’le güce güç katılmış bir şekilde Mi’rac başlasın!... Bu gerekler yerine getirilmeliydi ki; lazım olan enerji sağlansın da Mi’rac başlasın!... Çünkü Sünnetullah kimse için değişmezdi!...

Bize göre Mi’rac’tan çıkarılacak en büyük ders; Efendimizin her zamanki gibi yine ümmetini düşünmesiydi!...O; Mi’racını ümmeti için yapmıştı!... Okyanusun dibine dalıp inci çıkaran kişi misali; Mi’ractan namazı çıkarmış,  ümmetine hediye etmiştir!...Ümmetine de “sizin miracınız namazdır” manasında; “namaz mü’minin miracıdır” demiştir!...Aslı salat olan namazın; kılınma derekesinden, ikame etme, sonrasında daimi derecesine yükseltme bilgisi, Üstad’ın(A.H.) eserlerinde ayrıntısıyla yer almaktadır!...Salatın ikame seviyesine, daimi seviyesine göre; mirac kat kattır!...

Yoksa kulun miracı ile Efendimizin Mi’racı hem işlev, hem içerik olarak birbirinden çok faklıdır!... Kişi kendi için mirac ederken, Efendimiz ümmetini düşünerek Mi’rac etmiştir!...Kişinin miracı özel; Efendimizin Mi’racı ise geneldir!... Kişinin miracı kendi Rabbine dönükken; Efendimizin Mi’racı alemlerin Rabbi’nedir!... Kişi kendi boyutsallığına mirac ederken; Efendimiz tüm boyutlara Mi’rac etmiştir!... Efendimizin Mi’racı ile diğer miracları birbirine karıştırmamak gerekir!...

Mümin “miracı olan salat” ile; Efendimizin Mi’racına benzer bir mirac beklentisi içine girip, ulaşamayınca üzülmemeli, kendisinin miracı olan salattan yüz çevirmemelidir!... İkamenin başlaması ile birlikte; salatın her anı miractır, Rabbine şuursal bir uruçtur!...     

Birinci yazımızda alıntı yaptığımız hadisin geri kalan kısmını yorumlaya devam ediyoruz…Alıntımız Üstad Ahmed HULUSİ’nin Muhammed Mustafa(2) kitabından İsra ve Mi’rac bölümünden idi…

Bu eriştiğim yerdeki kapının adı: “Hafaza Kapısı” idi.. Hafaza Kapısı, Semâ muhafızlarının beklediği Semâ-i Dünya Kapısıdır.. Nitekim burada Cebrail,
- Açın !.. Dedi.. Bunun üzerine;
- Kim O ?.. diye soruldu.. Cibril de cevap verdi:
- Cibril !..
- Yanındaki kimdir ?..
- Muhammed !..
- O davetli midir?..
- Evet !..
Bunun üzerine kapı açıldı.. Ve beni selâmladılar..

YORUM:
Efendimiz; bilincinin Cibril olan zorlama meleği/kuvvesi ile, enerji gücüyle şuursal tüm boyutları geçmiştir!... Yoğun tefekkür sonucu sıkma şeklinde ifade edilen bir tarzda, beyinde enerji artışı ve yayılımını sağlayan Cibril kuvvesidir!... Rüyadaki bilinç ürünü hallerin maddi varlık olarak değerlendirilmesi gibi Cibril de varlık olarak değerlendirilmiştir!...

Efendimiz her şeyin özünde olduğunu bilmesine rağmen, olayı sırf kendine bağlamamış, her kuvveyi bir varlık olarak görerek Cibril’i de anmıştır!... Çünkü O Kur’an’da “biz” de diyen; ALLAH’ın ahlakı ile ahlaklanmıştı!...

Sema-i Dünya yani Dünya Seması; Dünya Arz’ının ruh ikizidir!… Her ikisi de konuklarınca madde olarak algılanmasına rağmen, enerji formunda olup, bilinç ürünüdür!... Hafaza kapısı denen Dünya Arzı ile Dünya Seması arasındaki perdedir!... Efendimiz bu kapıyı Cibril gücüyle geçmiştir!...

Mi’racın öze dönük, şuursal bir olay olduğu gerçeği çerçevesinde düşündüğümüzde; boyutlar arası kapıların bir tür bilinç kilidi olduğunu bilip, kapıların açılmasını bu bilinç kilitlerinin açılması olarak değerlendirmek, hadiste geçen selamlamayı bu manada düşünmek gerekir!... Yani Cibril özelliği ile bilinç seviyesi yükseltilerek, bilinç kilitleri açılmakta, yeni yeni şuursal boyutlara geçilmektedir!...

Maddenin aslı şuura/bilince dayanmakta olup; bu şuursal haller de başta enerji sonda ise madde olarak algılanmaktadır!... Uykudaki bilincinizin ürünü rüyaları madde sanmamız gibi; Mi’rac’ta da bu şuursal haller madde olarak değerlendirilmiş ve bu şekilde dillendirilmiştir!... Yoksa Efendimizin bu yaşadığı olayı hikayeleştirmek gibi bir niyeti yoktur!...

Olanı, duyduğunu, gördüğünü, yaşadığını kendinden bir şey katmadan, değiştirmeden, olduğu gibi aktarmış; yorumu, kabulü, reddi kişilere bırakmıştır!... Mi’rac gerçekle hayalin birbirine girdiği, şuurun madde olarak algılandığı, maddenin aslının şuur olduğu gerçeğinin yaşandığı bir deneyim olmuştur!... “İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar; ölmeden evvel ölünüz” uyarısına sebep olmuştur!...

Bir de ne göreyim !.. Bir melekle karşılaştım ki, adı İsmail`dir.. Vazifesi de Semâ`yı muhafazadır.. Maiyetinde yetmişbin melek, ve onların her birinin mâhiyetinde de yüz bin melek bulunmaktadır..
Bundan sonra bir erkekle karşılaştım ki, sûreti asliyesi, Allah`ın halkettiği günkü gibi.. Onda hiç bir değişiklik yok !.. Kendisine zürriyetinin ruhu arzediliyor.. Eğer mümin ruhu ise hoş bir rayiha veriyor..
- Bunun kitabını “İlliyyin” de kılın !.. diyor..
Eğer ruhu habis ise, bu takdirde kötü bir kokuveriyor:
- Bunun kitabını “Sicciyl” de kılın !.. Diyor
Sordum:
- Ya Cibril, bu kimdir ?..
- Baban Adem`dir !.
Ve o bana selâm verdi !. Ve:Merhaba Salih Nebî, Sâlih oğul !.. dedi..

YORUM
“Bir de ne göreyim” ifadesine odaklanın!... Bir şaşkınlık, hayret ifadesi!... Mahiyetinde sayısız melekle/enerji kökenli kuvve ile Semayı muhafaza eden bir büyük melek; İsmail müşaahade ediliyor!...

Dünyada birbirinden ayrı, çoklukta algılanan varlıkların aslında tek bir bütünden kaynaklandığı fark ediliyor!... “Bir de ne göreyim” ifadesinin sebebi olan gerçek bu!...  Dünya sahnesinde sergilenen filmin; o boyuttaki senaristine(İsmail), gerçek oyuncularına(melekler)  şahit olunuyor!...

“Kendisine zürriyetlerinin ruhu arz ediliyor” ifadesi ile; dünyadakilerin(zürriyet dünyaya aittir) kendilerine biçilen rolü(ruhu yani manası arz ediliyor) oynadıkları ifade ediliyor!...

Birbirlerini meydana getirdiklerinden Sema dişi özellik gösterirken, Arz Semanın ürünü olup Arzdan sema oluşmadığından erkek özellik olarak değerlendiriliyor!... Ademin Arz/yeryüzünde halife olduğu düşünüldüğünde; birinci sema olan Dünya Semasının Dünya Arzına etkisi “Bundan sonra bir erkekle karşılaştım ki, sûreti asliyesi, Allah`ın halkettiği günkü gibi.. Onda hiç bir değişiklik yok !.. Kendisine zürriyetinin ruhu arzediliyor.. “ hadis alıntısından anlaşılıyor!...  Bu ifade; olayın dünyaya dönük yönünde de açıklama içeriyor!... Yani dünya Arzındaki insanda açığa çıkanlar, dünya Semasından arz edilen ruh, zürriyetler silselesi ile taşınan genetiksel manalardır!... Bu; olayın her ana dönük açıklamasıdır!...

Hadisin sonrasında yetimlerin mallarını zulümle yiyenler, gammazlar, zina yapanlar, faiz yiyenler, zina yapan ve çocuklarını öldüren kadınların cehennemdeki halleri açıklanıyor, yazımızın uzamaması için bu kısımları yazmıyoruz, merak edenler orijinaline bakabilirler!... Cehennem birinci sema boyutunda yer alıp, herkesin güzergahında bulunuyor!... Mahşer gününde bu boyutu geçenler, kendilerini meşrebi olduğu Nebinin boyutundaki cennetlerde bulacaklar!...

Nebi dedik, çünkü kişinin Sünnetullah gereği çalışması geçerlidir!...İlacın faydasını bilmek, onaylamak için değil; ilacı kullanıp şifa bulmak içindir!... Kabirde Nebiden sorgulanmanın manası; dünya yaşantısının sorgulamasının, kabirde rüya benzeri şeklinde olsa da, yaşantı olarak karşılığının alınması dolayısıyladır!... Yani lafa değil yaşantıya bakılacak, karşılığı dengi şeklinde yaşantı olarak alınacaktır!... Sorgulama, ceza/karşılık denen olay, hayat olarak kişiye dönecek, o şekilde algılanacaktır, kişinin ameli karşılaşacağı kişileri ve olayı tespit edecektir!...

Kötülerin bir arada olduğu cehennemi; iyilerin bir arada olduğu cenneti düşünün!... Benzerler bir arada, aynı yatay boyutlarda bir arada olacaklardır!... Boyutlar arası yatay geçişler söz konusu iken, dikey geçişler olmayacaktır!...  Kişinin sevdiği ile birlikte olacağı, anasından, babasından, eşinden, çocuğundan… kaçacağı gerçeğini boyutsallık ve frekanslar düzeyinde değerlendirmek gerekir!...

Benzer frekanstakiler birbirine yakın, farklı frekanstakiler birbirinden uzak olacaktır!... Kimileri için büyük bir afet olarak değerlendirilecek olan bu olay gerçekleşecektir!... İspatı dünyamızda şu an dahi yaşanmaktadır!... Aynı frekanstakiler birbirine yakınlaşırken, farklı frekanstakiler birbirinden uzaklaşmaktadır; bu kural ana, baba, eş, çocuk dahi dinlememektedir!... Bazılarında zorunlu olarak madden bir arada olan birlikteliklerde dahi; manen, bilinç düzeyinde bu uzaklık en alası ile yaşanmaktadır!... ALLAH’ın sistemi değişmez!...

Hadisin sonrasında ikinci semada Yusuf(as), üçüncü semada İsa(as) ve Yahya(as), dördüncü semada İdris(as), beşinci semada Harun(as), altıncı semada Musa(as), yedinci semada İbrahim(as) ile karşılaşıp, selamlaşmaları açıklanıyor!...

Yani Efendimiz selamlaşma ifadesi ile; özünde yer alan bu boyutlara eriştiğini açıklıyor!...Kendindeki o boyutları ve özellikleri açığa çıkardığını anlatıyor!... Muhammedi boyutun en son boyut olduğu düşünüldüğünde “ben Muhammed ümmetindenim” sözünün ne kadar iddialı bir söz olduğu anlaşılır!... Bu yolda iddia sahibinin, sözüne değil yaşantısına bakılır!...


Bu semalardaki yolculuğu da hadisin orijinalinde yer alıp, yazımızın uzamaması için eklemiyoruz!...

Devamı inşaALLAH başka bir yazımızda…

Saim YUSUF
saimyusuf@hotmail.com

.. ana sayfa