İki Göz Tek Görürken
Öğretmenin Güncesinden (5)
Betül Emir - 19 Ekim 2008


Gördüğünü tanıyamıyan,  gözüyle yaşayandır!..

"TEK"lik,   gözbebeğiyle  değil,   şuûrla  yaşanır!..

(AH)

Mesleğinin ilk yıllarında gözün yapısı ve işleyişini, hatta tüm beş duyuyu anlatırken dışarıdaki tüm nesnelerin var olduklarını ve bu nesnelerin gerçek olduğuna dair madde eksenli bilimsel yaklaşımla sunumlar yapmıştı. Zaman içinde dünyadaki gelişmelere paralel olarak kendi  bakışında da genişlemeler oluşmuş, alışılmış öğretme sürecini sorgulamaya başladıkça ciddi bir hatasını fark etmişti.

Yaşama kuantumca bakmak

Son yıllarda Kuantum Teorisinin gelişimi, Beyin Fonksiyonlarına dair son tespitler; bilimsel alanda yeni sorgulamaları beraberinde getiriyordu. Kuantum teorisi doğrultusunda beş duyunun işleyişine daha farklı açılardan bakmaya başlamıştı. “Zararın neresinden dönülse kardır“ diyerek bundan sonra ki derslerde beş duyu ve ilk konusu gözün yapısı ve işleyişini son bilimsel veriler düzeyinden anlatmaya karar vermişti.

Karar vermişti ama tereddütleri de yok değildi! İnsanların her zaman yeni olan şeylere karşı dirençleri malumdu. Değişim süreçlerine start verenler, ciddi tepkilere de hazır olmalıydılar.

Ya öğrenciler bu anlatıma direnç gösterirse?!..
Kitaplarda böyle yazmıyor”, “Nereden çıkarıyorsunuz?” diye itirazlar yükselirse!

Direnç ve itiraz bir yana, anlamadıkları halde anlamış gibi yapıp susarak geçiştirirlerse?!… İşte o zaman dersin de görevinin de hakkını verememiş olurdu ki bu hepsinden feci bir şeydi.

 
Niyetin halis gayretin daim ise, korkma!

Bayram dönüşü öğretmenler odasında, bayramda yapılan ziyaretler, son siyasi gelişmeler, şahsi bazı değerlendirmeler ile muhabbet kazanı kaynatılırken, onu ter bastı. Serin havaya rağmen buram buram terlediğini gören emektar Muhlis Hoca kulağına eğildi:

- Ne o, bir sorun mu var hocanım?..

- Şeyyy, çok şükür yok. Derse aklım takılı, nasıl sunum yaparım, ona daldım.

Muhlis Hoca, 30 yıla yaklaşan eğitim hayatını Anadolu’nun çeşitli liselerinde nice hatıralarla yaşamıştı. Babacan adam, disiplinli bir öğretmenden çok müşfik bir baba edası ile konuştu:

- Seni gayet iyi anlıyorum. İnsanların salla başı al maaşı türünden geçiştirmelerle işlerini yaptıkları dönemde titiz ve idealist kalmak istiyorsun. Güzel ama kendini hırpalama!…

Öğretmenler yavaş yavaş kitaplarını toparlayarak öğleden sonraki derslere hazırlanırken “Muhlis Hoca da mı pes etmiş, niçin hırpalama der, hakkını vermek gerek işimizin” diye düşünüyordu. Kapıdan çıkmak üzere olan Muhlis Hoca:

- Niyetin halisse, çalışmış gayret de etmişsen, bırak akışına. Kasma kendini. Hem sen bilmez misin ki ameller niyete göre! Emin ol, niyetin gerçeği vermekse taze beyinlere, kolaylıkla oluşur hiç merak etme, haydi gül bakalım…

Muhlis Hocanın telkini ile kendine geldi. Yeniden yüzüne yayılan gülümseme, dışından içine tesir ediyor, kalbi de ferahlıyordu.

İşte o ferahlıkla negatif düşünceleri beyninden uzaklaştırdı ve gençliğin yeniye daha açık oluşundan da güç alarak yüreklendi. Şu günlerde oldukça pozitif seyreden astrolojik etkilerin gençlerde daha bir olumlu açılımlara vesile olacağını düşünmek son kaygı kırıntılarını da bir çırpıda silivermişti.

Yönelişin kadar yakınsın gerçeğe!

Dersten önce projeksiyon makinesini, bilgisayarı sunum salonunda hazırladı. Görme olayıyla ilgili slâytları, animasyonları öğrencilerin gözleri önüne sererek beyinde görsel algılama merkezini de öğrenme sürecine sokacaktı…

Öğrenci merkezli eğitimi gerçekleştirmek için öğrenmenin % 90’a ulaştığı sunum metodunu öğrencilere de uygulatıyor, ezberci sistemin alışkanlıklarından kurtarmaya çalışıyordu. Ancak bu sunumu kendisi yapacaktı. Çünkü bu konuyu şimdiye kadar alışılmış olandan daha farklı bir bakış açısıyla vermek istiyordu.

Sınıf başkanını nöbetçi öğrenciyle çağırarak ders saatinde sunum salonunda hazır olmalarını istedi. Bu defa öğrencilerden önce salona gitmişti. Zille birlikte salona dökülen ve koltuklarında yerlerini alan öğrenciler, öğretmenin bu erken gelişi ve donanımlı hazırlığından görsel ve bilimsel bir şölen olacağını sezmekte gecikmediler. Böylesi dersler bayram olurdu onlar için. Hiç bitmesin isterlerdi.

Hepsinin gözleri öğretmenlerinin üzerindeydi.

Bu ilgi ve yöneliş hoşuna gitti. Beyinde öğrenme sürecinin başlaması için merak ve ilgiyi oluşturan nöron grubunun uyarılması, motivasyonu başlamıştı. O anda aklına gelen bu ilgi ve isteği açığa çıkaran hücre grubunun faaliyeti, Mürit esmasının frekansının artması olmalıydı diye düşündü.

Toplum içinde motivasyona hiç ihtiyaç duymadan her an bu hücre grubunun faal olduğu insanlar % 4’ lük bir kesimdi. % 96’ sı öğrenme ye motive edilmesi gerekiyordu. Öğretmenliğin en zorlu ilk aşaması burasıydı.


Gözün gördüğünden hareketle…

Hemen gözler üzerindeyken öğrencilere yöneldi.

- Görüyorum ki herkes hazır derse hemen geçebiliriz.
- Evet, Hazırız cevapları gecikmedi, hep bir ağızdan.
- Bu gün işlenecek konumuz hakkında bir ön hazırlık yapıldı mı?

Merve gibi disiplinli çalışmaya alışık birkaç öğrenciden cevap geldi. Merve söz alarak:

- Gözün yapısındaki reseptörler görme olayında önemli rol oynuyorlar dedi.

- Gözün korneası, göz merceği gelen ışığın kırılmasını ayarlayarak odak noktasından geçmesini sağlıyormuş ve bu şekilde reseptörlerin yoğun bulunduğu sarı noktaya düşüyormuş, cümlesini ekleyen Ahmet kendisinin de konuya eğildiğini hissettirdi.

Ahmet’ten sözü aldı. Görme olayında önemli rolü olan reseptörleri perdeye yansıyan şeklin üzerinde göstererek devam etti.

- Reseptörlerin işlevi göze gelen fotonların yani ışık dalgalarının frekansını çözmektir. Atomun parçacıklarından olan elektronun parçalanması sonucu açığa çıkan fotonun, başka bir dalganın değil! Çünkü her farklı duyuda farklı reseptörler farklı dalgaların frekansını çözümler ve bağlantılı olduğu duyu nöronunda impulsa (uyartı)  çevirerek beyne iletilir.

- Hemen burada size Fizik derslerinizde kuantum konusunda iki teoriden parçacık ve dalga teorisinden hatırlatma yapalım. Biliyorsunuz algılandığı anda parçacık, algı dışında dalgadan söz edilir. Fark ettiyseniz ışık dalgaları dedim çünkü henüz görme algısı oluşmadı. Reseptörlere gelirken algılama dışında olduğu için dalgadan söz edebiliriz.

- Daha önceleri kuantum teorisinden habersizken bu ışık dalgalarının karşımızda bulunan cisimden yansıyarak göze geldiğini söylerdim. Peki, henüz göze gelmeden algı oluşmadan nasıl oluyor da cisimden ışık dalgaları yansıyarak gelecek? O zaman kuantumun dalga ve parçacık teorisine göre çok hatalı bir ifade olmaz mı? Karşımızda cisimler, nesneler, her ne var diyorsak olur mu?!...

 

Dışarısı içerisi yoksa, ne var?!..

Eren dayanamadı ayağa fırladı.

- Hocam! Kendimi Neo gibi hissettim. Matrix diye bir film izlemiştim orda da bir sahnesinde, Morpheus dışarıda bir şey yok deyip durdu Neo’ ya…

Öğrencilerin çoğu bu filmi izlemiş olmalı ki hepside uyanık gözlerle tasdik edip durdular. Zeynep bu düşünceye dayanamadı ve titreyerek…

- Hocam olamaz! Olamaz! Siz, devrim gibi bir şeyden söz ediyorsunuz! Yani dışarıda hiçbir şey yok mu?! Annem? Babam? Bunu kabul etmek çok zor, diye itiraz etti.

- Hiç bir şey yok olur mu?! Dalgalar var. Evren aslında sadece dalgalar okyanusu. Nesne dediğimiz mahallerde değişik oranlarda dalgalar var. Foton dediğimiz ışık dalgaları bize nesnenin dışı diye algıladığımız özelliklerini veren dalgalarla iletişime girerek, bilgi alışverişi olur yani uygun frekanslı dalgalar fotonlarla enerji alışverişi yapar bu bir anlamda bilgi alışverişidir ve yüklendiği o bilgiyi gözdeki reseptörlere taşır.

- Ancak burada reseptörlere gelen ışık dalgaları yine reseptörlerin atom altı yapısındaki dalgalarla irtibatlıdır. Burada uygun frekanslı dalgalarla nöronlardaki impuls dediğimiz elektriksel ve kimyasal enerji değişimlerine çevrilmektedir.

Elektronik araçlara merakıyla bilinen Murat, öğretmenin işlevini açıkladığı reseptörlere bir benzetme ile açılım getirdi:

- Hocam!  Reseptörler, elektro dalgaları çözen çözücü(dekoder) gibi çalışıyor diyebilir miyiz?

- Evet! Tabi diyebiliriz. Murat, yaptığın bu benzetme için teşekkür ederiz.

Bundan sonra ne olacak diyerek tekrar perdeye döndü ve kısa bir animasyonla reseptörlerden çıkan duyu nöronlarında oluşan impulsın beyindeki görme merkezine akışını izletti ve tekrar öğrencilere yöneldi:

- Beyin de ilgili hücre grubunda gelen bu impulslar değerlendirilecek. Nasıl mı? Doğduğunuz andan 3 yaşına kadar çok hızlı bir şekilde ve yaşam boyu süren çevresindeki nesneleri, kavramları öğrenme sürecinde oluşan, nöronların birbirine yaptığı sinaps bağlantıları arasında dolaşıp, uygun veri ile bağlayarak sonuç çıkarma şeklinde. Beyindeki veriler hayal merkezinde bir şekle büründükten sonra imge olarak saklanır. Küçük yaşlarda sinaps dediğimiz nöron bağlantıları çok azdır. Öğrenmeyle ilerleyen süreçte bu bağlantılar giderek artar ve muazzam bir ağ oluşur beyinde.

 

Kesitsel algı; ikiye kesti alemi!

Konunun en önemli açıklamasına sıra gelmişti. Bir an durdu ve herkesin dikkatini projeksiyon makinesine çekerek devam etti:
- İşte, şu projeksiyon aracı gibi beyin de değerlendirmesinin sonucunu dışarıya, perde de gördüğünüz görüntü gibi yansıtır ve gördüm dersiniz.

- Pekiyi, şimdi kim bana gözümle gördüm diyebilir? Görme nerede gerçekleşti? Ve yine kim bana bu perdedeki seyrettiğiniz görüntünün ne kadar gerçek olduğu konusunda bir şey diyebilir?

Bir an, salonda bir sessizlik hâkim oldu. Öğrenciler şaşkın bir halde perdeye takılı kaldılar.

Sessizliği bozan Çağla Nur:
- Gözümüzle değil beynimizle görüyoruz. Ama hocam beynin bu işleyişine göre de hayal görüyormuşuz.

Tabii ki bunu hemen kabullenmek kolay değildi. Öğrenciler kendi aralarında nasıl olur ya?!  Hayal içinde miyiz?!... Gibi serzenişlerin olmasını gülümseyerek dinlerken bir yandan da bilgisayarı, projeksiyon makinesini kapatıyordu.

Ama yine imdada “Matrix” filminin yorumları geldi. Biryandan filmdeki sahneleri birbirlerine hatırlatıyorlardı.

 

Madde Mana bir ise; düalite neyin nesi?

Tekrar sınıfın önüne geldi. Duruşu ve bakışını fark eden öğrenciler uğultuyu keserek dikkat kesildiler.

- Beş duyu ile algıladığımız bu âleme Madde ya da Somut Âlem diyoruz bunu biliyorsunuz. Algılayamadığımız bu dalgalar âlemine de soyut ya da Mana Âlemi dememiz gerekir değil mi?
- Evet!... Cevapları yükseldi.
- Peki, bu dersin sonucuna göre gerçekte böyle bir madde âlem den söz edemiyoruz. Bu tamamen bizim algılama aracımız olan beş duyunun bakış açısı olmuyor mu? Madde ve mana ya da soyut ve somut ayrımı algılama aracımıza göre ise madde de mana âlemi de tek bir yapı olarak bulunmaz mı?

- Artık bundan sonrasını dilediğiniz gibi düşünün değerlendirin benden bu kadar diyerek dersi kapattı.

Hayretten şükre, bütünden bire…

Kitaplarını alıp çıkarken öğrencilerden hayret dolu fısıltılar yükseliyordu:

- Bittik biz oğlum. Tabular yıkıldı.
- Ne tabusu, tutunduğumuz her şeyi yıktı. Madde yok mana yok, ne var öyleyse?
- Bence ders kitapları yeniden yazılmalı.
- Bu konuyu düşünelim ama, bu gerçek insana kafayı yedirtir.


İçlerinden biri en mantıklı sözlerle hepsini susturdu:

- Hayret etmeyi bırakın da şükredin. Anlayamayacak olsak bu gerçek, bu bilgi gelmez önümüze. Anlayacağız ki geliyor. Şu andan tezi yok, kayıtlara, bağlara tutunmadan bakışımızı, anlayışımızı, hayata yaklaşımımızı sıfırdan ele alıp yeniden Besmele çekelim arkadaşlar!...

Betül Emir
betul.emir@windowslive.com

 

 

Öğretmenin Güncesinden 1
Öğretmenin Güncesinden 2
Öğretmenin Güncesinden 3
Öğretmenin Güncesinden 4
Öğretmenin Güncesinden 5


Hücrede Arş ve Kürsi

Hücredeki Nur

Datayı Hücrede Okumak


Beden Boyutunda Kalp