Noktadan Nükteye, Sorular-Cevaplar !..
...Saim Yusuf - 13 Mart 2008
Seyre girdikseyredebildiğimizce
Paylaşmaya çalıştık, dilimiz döndüğünce…
Ama yazdıklarım için ‘çok ağır ve derin konular, bu kadarına ne gerek var’ dendi!.. Oysa, ben derin konulara henüz girmemiştim!.. Belki, derin konulara geçiş için hazırlık aşamasındaki bazı temel ön bilgileri oturtmaya çalışmaktaydım.. Önce işin ‘hakikati‘ kavranmalıydı ki, sonra işin ‘marifeti‘ne sıra gelsin; ‘esma mertebesinin‘ hangi kanunlara veya sisteme göre ‘çok boyutlu tek kare resim olarak‘ seyri oluşuyor bilinsin… demek ki bu konulara ve de kitabımız yani ‘muhteşem bilgi kaynağı‘ Kurân-ı Kerîm`in işaretlerinin açılımına bu anlayışlar doğrultusunda daha hiç gerek yok!.. Çünkü onlar, gerçekten çok derin!…”

("Niçin "Data" - Ahmed Hulûsi)

* * *

DOSTlar talep etti, biz yazmaya devam ediyoruz… Yazılarımızdan, özellikle soru-cevap formatıyla yazılan kısımlardan çok istifade ettiklerini açıkladılar… Biz de isteği fark ettik, bu yazımızı soru-cevap formatında yazdık.. Dostlar bilirler; bilinç kirliğinden arınmadan, objektif olmadan, orjinin görülmeyeceğini, Öz’ün bilinmeyeceğini… Dost’lar OKU’yun… Sizin için YAZ’ıldı bu gerçekler… ÖZ geldi, sır kalktı, sır yok ÖZ var demiştik… OKU’yun siz de GÖReceksiniz…

Hatalar bizden, isabet kaynaktan… Kusurlar af ola, eksikler tamamlana…

Soru: ÖZ’e yönelmek için ayet ve hadisleri nasıl yorumlamalıyız?..

Cevap: ÖZ’e yönelmek isteyenler; ayet ve hadislerde geçen sözlerde; nice gerçeklerin açıkladığını bilirler, aceleci davranmazlar, söylenen sözdeki her kelimeyi sırasına dikkat ederek üstünde dura dura inceler, tefekkür ederler… Rasulullah’ın söylediği, dil olarak Arapçadır; ama, mana olarak Allahça(ÖZce) ’dır,

Ayet ve hadisi cümleleştiriyorum diyerek, kelimelerin sırası değiştirildiğinde, ayetin veya hadisin ÖZ manası değişmekte, Allahça dil anlaşılmamış olunmaktadır…

Soru: Bu yanlış uygulamaya, doğrusunu da göstererek, örnek verir misiniz?

Cevap: Mesela “Bismillah”ı kelime sırasına (ve başındaki “B”ye) dikkat etmeden yorumlarsanız, “Allah’ın ismiyle” dersiniz… bu yorum sizi; isme yönlendirir, isimlenenden uzaklaştırır, ikiliğe, tapınmaya, tanrı sanısına düşürür…

Bismiallah”ı, kelime sırasına ( ve başındaki “B”ye) dikkat ederek yorumlarsanız; “ÖZüm ismi Allah olan” dersiniz… Bu yorum sizi, isme değil, isimlenene yaklaştırır, kulluğa yöneltir, Allah inancına götürür…

Soru: ÖZ’de hiçbir şey yok mudur?.. Hiç bir oluş olmamakta mıdır?..

Cevap: ÖZ’de Zat, Sıfat, Esma, Efal vardır ve ÖZ oluştadır… Zat, sıfat, Esma, Efal ÖZ’ün özellikleridir. ÖZ her an, zat’ına, esma’sına, efal’ine; tek bir AN’da yönelmekte ve özelliklerini bilmektedir… Bu yöneliş kendinden kendine olup; sınırsız-sonsuz ÖZ’ün sınırsız-sonsuz özelliklerini tek bir AN’da bilmesini sağlar…ÖZ özelliklerini tek bir AN’da bilmiştir…

Mana terkiplerine bürünerek te şu an aynı yönelişi ve bilişi terkip boyutuyla da yaşamaktadır… İki ayrı oluş, iki ayrı yöneliş, iki ayrı biliş yoktur… Oluş tektir, yöneliş tektir, biliş tektir… Sınırsız-sonsuz ÖZ’ün, sınırsız-sonsuz özelliklerini tek bir AN’da seyri, evren içre evrenlerle içindeki her şeyi, yani mana terkiplerini oluşturmuştur

Asıl ve gerçek seyir ÖZ’den özelliklerine (isimlerine, manalarına) olmuştur. Biz mana terkipleri olarak bu seyri surete ve sese dönüşmüş olarak, tabiri caizse ağır çekimde izliyoruz… Gerçekte, ÖZ’de; SEYİR tamamlanmıştır… Unutulmaya iki ayrı seyir, iki ayrı seyreden, iki ayrı seyredilen yoktur.. Her şey AN’ında ÖZ’de olup bitmiştir..

Soru: ÖZ’ün bu yönelişleri belli bir zaman alıyor mu?.. ÖZ bu yönelişlerle hangi hallari yaşar?…

Cevap: ÖZ; tek bir An’da yönelişini tamamlamış, aynı An’da Kendi’ni bilmiştir… Yani OL demiş Olmuştur; yönelmiş, bilmiştir…

ÖZ’den ÖZ’e yönelişi ile Zatını ve özelliklerini bilememe hali sonucu; A’maiyet-Bir-Bilinmezlik-Hiçlik-Yokluk halini yaşar…

ÖZ’den Zat’ına yönelerek (Rasulihi) Zatını bilme, Özelliklerini bilememe hali sonucu; Ahadiyet-Teklik-Bilmezlik-Heplik-Varlık hallerini yaşar…

ÖZ’den Zat-Sıfat-Esma-Efal’e yönelerek (Rasulullah) Zatını ve özelliklerini bilme hali sonucu; Vahidiyet-Tekillik, Çoklukta Teklik-Bilirlik, Bilinirlik halini yaşar…

Aslında tek bir yöneliş, yani seyir ve aynı An’da tek bir biliş vardır… Ayrı ayrı yönelişler ve bilişler yoktur… Çünkü varlık, Öz tektir… Olayı anlamak için anlattığımızda veya yazdığımızda belli bir sırayla gerçekleri dile getirilmemiz, bizi sayı ve sıra engeline takmamalı… Bu işin sırası ve sayısı yoktur… Tek bir iş (oluş) tek bir AN’da olmuş bitmiştir…

Soru: İrsal oldu denerek anlatılmak istenen nedir?..

Cevap: Bu yöneliş-biliş(mecazen) “irsal oldu” denerek ifade edilmiştir… İrsal bilmeyi-bilinmeyi isteme halinin sonucu oluşan; bir yöneliş, bir biliştir… ÖZ ve ÖZ’ün ÖZellikleri vardır… ÖZ’ün ÖZelliklerine yönelişi-bilişi yani irsali vardır..

ÖZ’den bir şey çıkmamış, ÖZ’e bir şey girmemiştir… ÖZ içi ve dışı olmayan, sınırsız-sonsuz tekdir… Öz özellikleriyle Dopdoludur… Büyük Zatlar tarafından açığa çıktı, tecelli etti… gibi ifadeler insanları bir manaya yaklaştırmak için kullanılmıştır…

Malumdur ki, kelimelerin yaşanılanı tam manasıyla açıklaması beklenemez… Dil sürçmeye mahkumdur… Kelimelerin kapsamı sınırlıdır… İrsali; “Öz özelliklerine yöneldi, özelliklerini bildi”, şeklinde anlamak doğruya daha yakın bir ifadedir…

Soru: ÖZ ve ÖZellikleri nasıl yapıdadır?…

Cevap: Öz, varlığı ve özellikleri (zat-sıfat-esma-efal); sınırsız-sonsuz-parçalanmaz tek (ahad); som-sırf-dopdolu-büsbütün-tastamam (samed)dır…Öz özellikleriyle; özellikler Öz’üyle vardır… Öz ve özellikler iki ayrı şey değildir… Bir yapı var, adına Öz denmiş; bu yapının özellikleri var…

Öz, özelliklerini yaratmış; ya da belli bir zamana kadar Öz’üyle kalmış ta sonradan özelliklerine dönmüş değildir.. ÖZ her an özellikleriyledir, tek bir AN’ da Öz’ün özelliklerini bilmeye yetmiştir…

Soru: ÖZ’ün irsalinin belli bir sırası ve süresi var mıdır?..

Cevap: ÖZ; varlığı (zat’ı) ve özellikleri (sıfat-esma-efal) AN içinde bilmiştir… ÖZ’ün halleri vardır; o halleri irsal denen ifade ile yaşamaktadır… Bu halleri yaşama olayını, yönelişleri, bilmeyi, irsali; biz ayetleri okurken, düşünürken, anlatırken, yazarken belli bir süre almaktadır… Ama gerçekte bunlar, sınırsız-sonsuz-tek-bir anda ve aynı anda olmaktadır, olmuş, bitmiştir… Bundan dolayı geleceğe dönük olaylar Kur-an’da geçmiş zaman diliyle anlatılır… ÖZ tek-bir anda; sınırsız-sonsuz zat-sıfat-esma-efal’ini bilmek istemiş ve bilmiştir; sıra ve süre yoktur… Sıra ve süre algısı bize, kapasitemize, beş duyumuza GÖRE vardır…

Soru: ÖZ’ün irsali an içinde, aynı anda mı olmaktadır?..

Cevap: ÖZ sadece bir kez irsal olmuştur.. yani zat’ına (varlığına) ayrı, özelliğine (sıfat-esma-efal) ayrı yönelmemiştir; zat’ını (varlığına) ayrı, özelliğini (sıfat-esma-efal) ayrı bilmemiş; tek şeye tek defa irsal olmuş; yani tek şeye yönelmiş ve bilmiştir… Biz anlayalım diye ayetlerde irsal ayrıntılı olarak açıklanmıştır… Bu defa biz birimsel varlık anlayışımızdan dolayı, anlatılanı sınırlamış, sıralamışız; zaman, mekan, çokluk oluşturmuşuz… ÖZ yok olmadığını, var olduğunu özellikleriyle, tek bir anda tek bir irsalle-yönelişle bilmiştir…

Soru: Bilinmez olan ÖZ kendisini nasıl bilmiştir?

Cevap: ÖZ’de bilinmezlik-hiçlik-yokluk halinde olan; An içinde, aynı An’da “Zat’ındaki (varlığındaki) özelliklere (sıfat-esma-efal) yönelerek” var olduğunu bilmiştir… Bu duruma “zat’ını (varlığını) irsal etti (rasulihi)”; “ÖZelliklerini (sıfat-esma-efal) irsal etti (rasulullah)"denmiştir.. Yani “zat’ına (varlığına) yöneldi; sıfat-esma-efal’iyle (ÖZellikler), var olduğunu bildi” manasındadır…

Soru: “Ben gizli bir hazine idim, bilinmekliğimi istedim âlem`i, bilmekliğimi istedim adem`i meydana getirdim…” Hadis-i kûtsi’nde ÖZ kime gizli, nasıl gizli, hazine ne?…

Cevap: Ben gizli bir hazineydim…” diyerek başlıyor.. ÖZ bir hazineymiş; bu hazine kendine gizliymiş… ÖZ; sırf ÖZ’ündeyken kendine bilinmez imiş… Bilinmez olduğu için gizliymiş; gizli olduğu için bilinmez değil!.. ÖZ kendine bilinmez imiş; bu halini anlatmak için “gizli” diyor… Bizim anladığımız manada kendine mutlak manada gizli, sırlı, saklı manasında değil… “Bilinmez olduğu için gizli” manası ile “gizli olduğu için bilinmez” manası birbirinin tam tersi iki ayrı manadır… Doğru algı; “bilinmez olduğu için gizli” manasıdır… İşin düğüm noktası Bilinmezlik’tir…

Soru: Bilinmezlik nedir? Hiçlik, yokluk mudur?..

Cevap: Bilinmezlik; hiçlik, yokluk diyerek, bir manaya yaklaştırılmaya çalışılsa da; aslında bilinmezlik hiçlik, yokluk değildir… Hiçlik, yokluk kelimeleri Bilinmez’liğin tam karşılığı olmadığı gibi, Bilinmez’liği yanlış anlamamıza sebep olabilecek kelimelerdir..

Hiçlik, yokluk her şeyin hiçten, yoktan yaratıldığını, ÖZ’ün hiç, yok olduğu yanılgısına düşürebilir… Gerçekte hiçbir şey yoktan var olmaz, yoktan bir şey var olmaz, yok yoktur… Varlık, vardan var olur… Var olan bir şey var ki; bizde var algılıyor, var algılanıyoruz… Yoktan bir şeyin var olacağını sanmak tam bir akılsızlıktır.. Bu akılsızlığa düşen, elbette bu akılsızlığın sonuçlarına katlanacaktır; varlığı görüp ona göre tedbir alıp yaşamadığı için.. Yok gören, sonsuz sürecek hayatı için hazırlıkta yapmaz; yok görmesi hiçbir şeyi yok etmez; varlık vardır, sistemini kurmuş, çalıştırmaktadır… Var’ı görmeyen, değişmeyen, mazeret kabul etmeyen sistemini nasıl görsün de, tedbir alsın?! Sistemi görmez, tedbirini almaz!..

Hiçlik, yokluk kelimeleri; hal olarak alsan bile; bu defa ÖZ’ün hareketsiz, durgun olduğu yanılgısına düşme tehlikesi vardır… Halbuki ÖZ; sınırız-sonsuz hızda, harekette, her an yeni bir şan’da, işte, oluştadır…

Soru: ÖZ mekandan münezzeh değil midir?..

Cevap: ÖZ elbette mekandan münezzehtir… Üstad Ahmed HULUSİ’nin “Gavsiye Açıklaması” adlı eserinde ÖZ, Abdul Kadir Geylani Hazretlerinin ağzından; “ben mekanın mekanıyım” diyor… Yani ÖZ olan ben var, mekan diye ayrı bir şey yok; mekanın aslı, ÖZ’ü benim” demek istiyor… ÖZ yapısı sınırsız-sonsuz olduğu için, yokmuş gibi sanılır… Bu algı, ÖZ’ün haşa! Yok olmasından değil; tam tersine dopdolu olarak var olmasından kaynaklanır…

Mutlak, ÖZ manada “mekan yok” dersen ÖZ’ü inkar edersin… ÖZ her şeyin ÖZ’üdür… Hiçbir şey yoktan var edilmemiş, ÖZ’den var’dan var edilmiştir… “Yoktan yaratıldı” demek; “birimsel olarak önceden yoktu, şimdi birimsel olarak algılatıldı” manasındadır.. Yoksa o şeyin mutlak manada yok olduğu kastedilmemiştir…

Soru: Mekan’ın Bilinmez’liğini açıkladınız… Zamanın bilinmezliğinde de aynı mantık mı geçerlidir?…

Cevap: Evet… Zaman da mutlak olarak yok değildir.. Zaman hız-mekan algısıyla alakalı bir kavramdır… Mekanı (hedefi) sabit aldığımızda, zaman algısını hızdaki değişimler oluşturur… Hız azaldıkça zaman artar, hedefe daha geç varılır.. Hız arttıkça zaman kısalır; hedefe daha çabuk varılır…

Bazı Uzakdoğu inanışlarında Sınırsız-sonsuz hız yok sanılmış; hareketsizlik, durgunluk var sanılarak yanlış algılanmıştır.. (İnanış değil felsefe de desen aynı kapıya çıkar, çünkü her düşünce bir inanıştır, insanın hayatına yön verdiği için.. İnsanlar düşünceleriyle yaşarlar, düşünceleriyle yaşadıklarının sonucuna kavuşurlar.) Halbuki ÖZ, sızırsız-sonsuz hızdadır…

Yokluktan bir şey olmaz; varlıktan var olunur; Öz vardır; varlığı var kılar… Bu Uzakdoğulu inanışlarında Sınırsız-sonsuz hız bilinmeyince, zamanın da yok olduğu sanısına kapılmışlardır… Ama gerçekte sınırsız-sonsuz hız vardır; An olan zaman içinde her şeyi yaratmış, yani var algılamıştır… Hızın sınırsız-sonsuzluğu ile her şey tek bir An’da olmuş, bitmiştir… Varlığının her noktasında kendisi olan; tabiî ki sınırsız bir Hız’la, tek bir An’da, ÖZ’ünden “ol der; o şey’de An’ında olur” olmuş, bitmiştir…

Soru: ”Allah mekandan ve zamandan münezzehtir” sözünü nasıl anlamalıyız?..

Cevap: Allah mekandan, zamandan münezzehtir” sözünü yukarıda açıkladığımız şekilde anlamak, mutlak manada mekanın ve zamanın yokluğuna hüküm vermemek gerekir…

Mekan ve zaman yoktur” sözünü; “birimselliğin oluşturduğu mekanlar ve zamanlar algısı yoktur… Oluş ayrı ayrı yerlerde, başka başka zamanlarda olmamıştır… Her şey An’da ol emri ile ÖZ’de olmuştur… Mekanın da, zamanında aslı ÖZ’dür; mutlak manada ÖZ vardır; birimsel manadaki zaman ve mekan yoktur, onlar algıdır… Kendilerine ait, ÖZ’ün dışında varlıkları yoktur, bu anlamda varlık kokusu almamıştır,” şeklinde algılamak gerekir…

Soru: Allah “Dehr’e sövmeyin, Dehr Allah’tır” diyor, Dehr nedir? Dehr nasıl Allah oluyor? Dehr’e sövmek ne demektir?..

Cevap: Allah “dehr’e (an) sövmeyin, dehr Allah’tır” sözüyle yanlışa düşenleri uyarmıştır… AN da Allah’ın manalarıyla var olmuştur… An’ı inkar, Allah’ın manalarını, Allah’ı inkar olur.. Her şey Allah ile vardır; her şeyi Allah var eder; öyleyse sadece ALLAH vardır.. An yoktur demek (haşa!); Allah yoktur demek olur ki, bunun adı da sövmek ile ifade bulur…

Nasıl küfür; yok etmek değil örtmek ise; küfür ehli inkarları ile gerçeği yok edemiyor; kendilerine örtüyorlarsa; AN yoktur diyerek sövme işlevi gören An’ı yok etmiş olmaz, An’ın varlığını kendine örtmüş olur… Ne küfür, ne de sövme insancıl olarak değerlendirilmemeli, ayetlere, hadislere evrensel bakış açısıyla yaklaşılmalıdır… An’ı inkar eden ortada duran kendi varlığını inkar etmiş olur… Kendini inkar edene de akıllı demezler!.. Din akıllı insanın işidir… Bu yolda inkar edilecek tek şey inkarın inkarıdır.. Din iman üzerine kurulmuş sistemdir, kim neyi mutlak manada inkar ediyorsa aslında kendini, gerçeği, Allah’ı inkar etmiş olur, ÖZ manada…

Soru: Yazılarınızda bir, tek, tekillik ifadelerini açıkladınız… Sıfır denen bir hal de varmış!… Bu Sıfır’ı nasıl değerlendirmeliyiz?..

Cevap: Sıfır; Bir olan Öz’ün bilinmezlik halidir… Bir, tek, nokta kavramları okullarımızda yanlış olarak kazınmışsa beynimize; sıfır da aynı şekilde yanlış anlatılmış ya da yanlış anlaşılmıştır.. Sıfır, hiç, yok, boş değildir… Sıfır; pozitif sayıları (pozitif halleri) ve eksi sayıları (negatif halleri) içinde barındıranın halidir, bunu anlatır… Bütün sonsuz negatif sayılarla, sonsuz pozitif sayıları toplarsak Sıfır hal olarak algılanır… Gerçekte pozitifler negatifleri götürmez… Dışarıdan bakarsan boş sanırsın, senin boş sanmanla boşalmaz, dopdolu olan… Pozitif, negatif kavramları; olumlu-olumsuz, ileri-geri, yukarı-aşağı, yanlış-doğru, güzel-çirkin, iyi-kötü, yakın-uzak, uzun-kısa… gibi zıtlıklara işaret eder… Her şey zıttı ile çift olarak vardır… Allah “biz her şeyi çift olarak yarattık” diyerek bu gerçeğe işaret etmektedir…

Soru: Biz sıfır’ı yok, boş olarak bilirdik… Pozitif ve negatif sayının toplamı sıfır eder, olarak bilirdik?..

Cevap: Sıfır yok, boş değildir; tam tersine dopdolu’dur… Sıfır açılmış..

-sonsuz… -10, -9, -8, -7, -6, -5, -4, -3, -2, -1, 0, +1, +2, +3, +4, +5, +6, +7, +8, +9, +10, …+sonsuz

Yazılmış… Şimdi sıfır boş olsa eksi sonsuz, artı sonsuz sayılar nerden açığa çıkardı… Yoktan, boştan, hiçten hiçbir şey var olmaz…

Sıfır’a 1 ekledim +1; +1’e 1 ekledim +2… oldu” deme!.. Eklediğin 1’leri nereden buldun da sıfır’a, +1’e, +2’ye… ekledin?!..

Sıfır’dan 1 çıkardım -1; -1’den 1 çıkardım -2… oldu” deme!…1’leri nerden buldun da sıfır’dan, +1’den, +2’den, … çıkardın… BİRLER; SIFIRDAYDI…

Bir şeye bir şeyler eklediğini, ya da çıkardığını da sanma tüm sayılar Sıfırın içindeydi, vardı… Sen ekleyerek veya çıkararak bir şey bulmadın… Onlar zaten hep oradaydı… Sıfır Dopdoluydu… Yoktan hiçbir şey var olmaz.. Anla artık bunu!..

Sen sıfıra 1 ekledim dediğin işlemle, aslında sıfırın içinde olan 2 göründü, algıladın… Sen sıfırdan 1 çıkardım dediğin işlemle aslında sıfırın içindeki -1 sana göründü, algıladın…

Ayrıca pozitifle negatif bir araya gelirse dışarıdan yok gibi algılanabilir ama; onlar yok olmadılar, hala sıfırın içindeler, sen yok sanıyorsun, sana gizlendiler… Bir torbanın içine iki biber at, biri tatlı olsun, diğeri acı.. İkisi de biber aynı; tatları zıt; biri tatlı, biri acı.. Torbayı kapat… Dışardan bak.. Biberleri görmezsin, ama bilirsin, biberler torbanın içinde, torbayı açıp baktığında ancak görürsün biberleri.. Ne oldu? Biberler yok olmadı.. Hani +1 ile -1 sıfır, boş ederdi… Boşluk yok, doluluk var; yokluk yok, varlık var… Olmazsa tüm sayılar ne işe yarar işlemler… Malzemen yoksa nasıl yaparsın masa; malzemenin üstünde yapılır işlem… Yoka işlem yapılmaz… Varlık varsa, oluş var… Varlık vardır, oluş var… Bir bardak suyun içine ikisi de beyaz olan biri tuz, diğeri şeker koy, karıştır.. Görüntü suya benzese bile tadına bak değişti… Hani +1 ile -1 toplarsan sıfır ederdi?!..

Dedik ya sınırsız-sonsuz; sen sınırsız-sonsuzu nasıl anladın?!.. Her yönüyle, her şeyiyle sınırsız-sonsuz… Sınırlı-sonluya da bürünebilen sınırsız-sonsuz… Senin anladığın sınırsız-sonsuzla bile; sınırlandırılmayan, sonlandırılmayan manasında sınırsız-sonsuz…

ÖZ’ü yücelteceğim diye; O’nu anladığın manada sınırsız-sonsuzluk ifadesiyle sınırlayarak; sınırlı-sonlu manalardan mahrum etme, düşüncende… Her haliyle sınırsız-sonsuz… Hiçbir şekilde sınır-son tanımayan, sınır-sonla bile hallenen anlamında sınırsız-sonsuz… Sınırsız-sonsuz ifadesi bile perden olmasın.. Onun için demişler; ALLAH sınırsız-sonsuzluk kavramından bile münezzehtir… Noktadan Sonsuza tüm yönleriyle, tüm hallerle hallenen manasında sınırsız-sonsuz… Bu manada Allah tek bir AN’da sınırsız-sonsuz özelliklerini bilmiştir… Yani sınırsız-sonsuz olan özelliklerinin tüm kombinasyonlarını bilmiştir… Bu kombinasyonlar Sıfır’dadır.. (Her An tarafımızdan; kapasitemiz, algımızın sınırlarının yettiği kadarıyla, o kombinasyonlardan bazıları izlenmektedir)… Bu manada sınırsız-sonsuz… Yani sınırsız-sonsuz üstü bir sınırsız-sonsuz!!!

Soru: Eklemeyi biz toplama, eksiltmeyi de çıkarma olarak öğrendik… Bunların asılları nedir?…

Cevap: Ekledim, çıkardım” ifadesini de okulda öğrendiğin gibi anlama… Öz’e bir şey ekleyemez, Öz’den bir şey çıkaramazsın… Öz içi dışı olmayandır.. Neyi, nerden, nereye çıkarıyorsun; veya neyi, nerden, nereye ekliyorsun??? Öz’den başka bir şey mi var ki ekleyip, çıkarabilesin?… "Kaldır benini aradan; kaldır ikiliği aradan, ortaya çıksın yaradan”… Öz manalarını örttüğünde (gafur) eksiltti, çıkardı, azalttı sanılıyor; Öz manalarını algılanır kıldığında (semi) ekledi, topladı sanılıyor…

Ekledi; “manalarını topladı, manalarına ekledi” şeklinde yanlış anlamayalım!..

Eksiltti; “manalarını eksiltti, manalarından çıkardı” şeklinde yanlış anlamayalım!..

Ekledi” ifadesini, “sınırsız-sonsuz manalarının bir kısmını algılanır kıldı”; “eksiltti” ifadesini “sınırsız-sonsuz manalarının bir kısmını örttü” diye anlarsan; her an, her şeyde geçerli olan yaratılış sistemini de anlamış olursun..

Soru: Yaratılışın gerçeği, sistemi nedir?..

Cevap Öz; sınırsız-sonsuz manalarını ölçülü bir şekilde örterek; sınırsız-sonsuz manalarını sınırlı, kısıtlı olarak algılatarak; teklikte çokluğu var algılatmaktadır… “B (bürünme)” denilen gerçek burasıdır… “E”nin “B” ye yansıması; Tekliğin çokluğa Bürünmesi, denen kısımdır.. Tekillik dediğimiz, vahidiyet dediğimiz gerçek burasıdır.. Yaratılışın gerçeği buradadır!!! Öz sınırsız manalarını; dilediği şekilde, ölçülü olarak örterek; örtülen kısmı gizlemiş, örtülmeyen kısmı algılanır kılmıştır… Öz tüm sınırsız-sonsuz manalarını dilediği şekilde, ölçülü olarak örterek, ölçülü olarak algılanılmasını sağlamış, yaratma denen olayı gerçekleştirmiştir.. “Her şey tek bir an’da öz’de olmuş, bitmiştir” denmiştir…

Soru: A’maiyet Ahadiyet gerçeği nedir?…

Cevap: Öz’ün tüm sınırsız-sonsuz manalarını Kendi’sine örtmesi Bilinmez’lik (A’maiyet) halini oluşturmuştur… ÖZ bu halde Kendini Bilinmezlik haliyle bilmiştir…

Öz tüm sınırsız-sonsuz manalarını kendisine açarak; Kendi’sini sınırsız-sonsuz tek an’da (Ahadiyet) var olarak bilmiştir…

Öz sınırsız-sonsuz hallerini Tek bir AN’da yaşamıştır; sıralama ve sayma yoktur.. Öz’ünde AN’ında her şey olup bitmiştir…

Soru: “Mevcudat varlık kokusu almamıştır” sözünü nasıl değerlendireceğiz?

Cevap: “Mevcudat varlık kokusu almamıştır” sözü var olarak algılananların gerçek manada var olmadığı, kendilerine ait varlıklarının olmadığı, Öz’ün manalarıyla var oldukları, mana terkipleri olarak, yani ölçülü manalar olarak var oldukları, var algılandıkları, Öz’ün parçalanmasıyla var olmadıkları, Öz’den doğmayla (doğumla) var olmadıkları.. Anlatılmak istenmiştir…

Algılanan terkipsel (ölçülü) manalara; mutlak manada yok denilemez.. Çünkü o terkipsel manalar Öz’ün varlığı ile vardır… Onlara mutlak manada yok demek Öz varlık yok demeye gelir ki, bu manayı kastederek söyleyen gerçekten sapmış olur… İnsanlarda dil sürçmeleri görülebilir, bu durum mazur görülür.. Ama mana, anlayış… sürçmeleri tehlikelidir.. Allah hepimizi bu tür sürçmelerden korusun… Biz de bu gerçekleri açıklayarak dostların bu tür tuzaklara düşmemelerini istiyoruz, takdirde (ölçüde-kapasitede) olan kadarıyla…

Soru: Öz manada kaza ve kader nedir?

Cevap: Öz manada; Öz’ün bir şeyi dilemesi, Kaza’sı olarak ifade edilir.. Sınırsız-sonsuz manalarını, ölçülü olarak örtmeyi dilemesi Kaza’sı; bu dileğini ölçülü bir şekilde örtme mekanizmasını kullanarak gerçekleştirmesi de Kader’idir… Ama Kaza’sı ve Kader’i aynı an’da tek bir An’da, bir kez gerçekleşmiştir; ol demiş ol’muştur… Ayrı zamanlarda, sırayla olan şeyler değildir… Sınırlamayı ve sıralamayı bize, terkipsel yapımız var sandırmaktadır.. Her şey öz ile vardır; sınırsız-sonsuz olan öz yapısının her yerine nüfus etmiş olarak vardır… “Anladığımız manada zaman ve mekan kavramıyla” sınırlanamaz… Kendinden kendine olan bu halleri “anladığımız manada zaman ve mekan kavramı” dışında, An’da Öz’de olmuştur… Öz mekan olarak; An’da zaman olarak algılatılmıştır, Öz tarafından, yaratılmış algılansın diye…

Soru: Biz mevcudatı nasıl algılıyoruz? Mevcudat bize nasıl algılatılıyor?…

Cevap: Öz sınırsız-sonsuz olan bu özelliklerini Esma-ül Hüsna-güzel isimler olarak duyurduğu her biri çalışan mekanizma olan özelliklerini kullanarak, örtme dediğimiz olayı gerçekleştirmektedir… Sınırsız-sonsuz olan öz; manalarının bir kısmını ölçülü olarak örterek varlıklar ve mekanlar algısı oluşturmaktadır.. Öz sınırsız-sonsuz bir hızda AN’dadır… Her an yeni bir şan’dadır… Yani An’da oluştadır…

Örtme denen olayın gerçeği “hız’ı yavaşlatmış gibi algılatmaktadır”… Yani biz “tek kare resim” den oluşan filmi ağır çekimde izliyoruz.. Böylelikle zaman-mekan, suret-ses kavramları içine düşüyoruz, yani yaratılmış oluyoruz… Gerçekte Öz’den Öz’ün indinden bakarsan; “tek kare resim” sınırsız-sonsuz bir hızla, an içinde izlenmiştir, Öz tarafından… Yaratılmış indinden bakarsan “tek kare resim”; zamanlar ve mekanlar içinde hala izlenmektedir, “çok kare resimler” var sanısı içinde… Çünkü cihazımız çok ağır çalışmakta… Yani terkipsel manalardan oluşmuş, sınırlı kapasiteli, sınırlı özellikli, beş duyuya tabi varlıklar olarak (aynı film, aynı anda, aynı varlık tarafından, bir kere izlenmesine rağmen) zaman ve mekan oluşturmakta, “tek kare resmi”, “çok kare resimler” olarak algılamaktayız… Öz’den seyreyleyenlere selam olsun!…

Soru: Biz Esma-ül Hüsna’nın ihsası denince; sadece belli sayılarda çekmek, tefekkür ederek güzel manalarıyla hallenmek olarak değerlendirirdik?…

Cevap: Tabii ki; o manalar da geçerlidir, Esma-ül Hüsna’daki isimler zikredilecek, anılacak, tefekkür edilecek, hallenilecek… Bu çalışmaların getirisinden mahrum olunmayacaktır…

Ama işin birde Öz’e dönük, yaratılış sisteminin çalışmasına dönük işleyişi vardır… Bu gerçekleri de öğrenmek, bizim Öz imana ulaşmamızı sağlayacaktır… Unutulmaya “Öz cennete” ancak; “Öz imanla” girilir… Bunları bilenin ve gereğini yaşayanın imanı da Öz’e dönüşür… Sadece Öz kalır… Öz ol derse olur… Öz de güzeli diler…

Soru: Esma-ül Hüsna-güzel isimler olarak bilinen mekanizmalar, genel manada, yaratılışa nasıl hizmet ediyor?.

Cevap: Öz manalarını; dilediğini örtüp, dilediğini algılatarak varlığı yaratmış oluyor.. Yaratış sisteminin mekanizmalarını da Esma-ül Hüsna adı altında duyuruyor ki; ihsa edelim!..

Yani; Esma-ül Hüsna’da geçen güzel isimler olarak çevrilen mekanizmaları değerlendirelim, düşünelim, tefekkür edelim, yaratılışın sistemini anlayalım… diye bize duyurulmuş.. Esma-ül Hüsna’daki isimler her an, her zerrede açığa çıkmakta, hükmünü sürdürmektedir…

Soru: Esma-ül Hüsna’nın girişinde; “-Allah’ın yüzden bir eksik, 99 ismi vardır… ” diyerek 99 ismine iki defa vurgu mu yapılıyor?..

Cevap: Rasulullah (sav); “Allah’ın yüzden bir eksik, 99 ismi vardır… … ” diyor… Sadece “Allah’ın 99 ismi vardır.” demiyor!.. Sadece; “Allah’ın yüzden bir eksik ismi vardır” demiyor!… “Allah’ın yüzden bir eksik” sözü ile kastettiği 99 rakamı ise, sözünün devamında “… 99… ” diyerek farklı kelimelerle, aynı şeyi tekrar eder mi?!..

Rasùlullah (sav); aynı şeyi vurgulamak isteseydi, aynı kelimelerle; ““Allah’ın yüzden bir eksik ismi vardır, Allah’ın yüzden bir eksik ismi vardır … … ” veya ““Allah’ın 99 ismi vardır, Allah’ın 99 ismi vardır … … ” demez miydi?!…

Rasulullah (sav); açıklayacağı şeyin çok önemli bir konu olduğunu vurgulamak için söylemiştir” diye aklımıza bir cevap gelebilir. Ama bu cevap düşünen hiçbir insanı tatmin etmez!.. Çünkü Rasulullah farklı kelimeler kullanıyor, bu farklı kelimelerle farklı şeyler anlatıyor… “Allah’ın yüzden bir eksik” ifadesiyle başka bir şeyi; “99 ismi vardır” ifadesiyle başka bir şeyi anlatıyor…

Soru: “Allah’ın yüzden bir eksik..” ifadesi neyi anlatmaktadır?

Cevap: Bu sözde “yüz” ve “eksik” ifadeleri sembolik olarak kullanılmıştır… Yüz sayısı Allah’ın isimlerinin sınırsız-sonsuzluğuna işaret eder… Allah’ın isimleri sınırsız-sonsuz-orjin haliyle algılanamaz… Çünkü ne ki sınırsız-sonsuzdur, bilinmezliktedir… ”Eksik” ifadesi ise örtme mekanizması ile bu isimlerin algılanacağına işaret eder… Örtme mekanizmasıyla mekan ve zaman algısı oluşturmakla olduğunu söylemiştik… Bu sözde de açıkladığımız bu gerçeğe işaret vardır…

Soru: “Hz. Rasûlullah s.a.v. ‘Bismillah‘ın başındaki ‘B‘nın ‘Elif‘i nereye gitti (yazılışta ?? Olması gerekirken ? diye yazılmıştır) diye sorulduğunda: “onu, şeytan çaldı!”, diye cevapladı!…” hadisini nasıl anlamamız gerekir?.

Cevap: Burada şeytan bir özellik, çalışan bir mekanizma olarak değerlendirirsek; Öz manaya ulaşabiliriz… Şeytan; Tek’teki sınırsız-sonsuz manaların bir kısmını gizleyerek Bürünme denen olayı gerçekleştirip, yaratma faaliyetine hizmet eden mekanizma…

Şeytan aldatandır, ayartan, kandıran mekanizmanın adıdır… Bu şeytan mekanizması bizi nasıl aldatıyor, nasıl kandırıyor?… Elif’i tam göstermeyerek, sınırsız-sonsuz teklikteki manaların bir kısmını gizleyerek, örterek, bürüneni var gösteriyor.. Yani şeytan aslında yaratışa hizmet eden görevli bir mekanizma… Çünkü bu örtme işlemi olmazsa yaratma denen olay olmaz, her şey örtme denen işlemle var oluyor, var algılanıyor…

Şeytan; ŞEYdan; ŞEY, yani eşyayı (yaratılan her şey var, evren içre evrenler) algılatan, var sandıran; böylelikle insanı aldatan, kandıran, ayartan mekanizma…

SORU: Biz Şeydanı acele ettiren olarak ta biliriz? Bunu Öz manada nasıl anlamalıyız?..

Şeydan; acele ettiren… Acele ettirerek eşyayı var sandıran mekanizma…

Yani; televizyondan misal verelim… Özetle televizyonun tüpünün yüzeyine elektron bombardımanı olur, ekranda nokta olarak oluşur… Bizim gözümüz o noktaları resim olarak algılar… Noktalar sürekli değişerek, noktalardan oluşmuş var sanılan resimler değişir sanılır… Noktaların değişimini, resimlerin değişimi algısı, resimlerin değişimi algısını da film izliyoruz algısı takip eder… Biz neden öyle algılarız… Çünkü noktaların değişimi çok hızlı olmakta, biz bunu fark edememekteyiz… Yani noktalar ACELE ettirilerek değiştirilmekte, bizse film izlediğimizi sanmakta, insanlar, hayvanlar, mekanlar, zamanlar, hareketler… algılamaktayız… Halbuki değişen sadece noktalardır..

Mevcudat ta aynen bu şekilde yaratılmaktadır… Yaratılışın en büyük ve tek gerçeği budur… Sürekli değişen nokta bombardımanını bir görüntü-ses olarak algılamakta, zaman ve mekan algısı oluşmaktadır… Yani Şeydan denen mekanizma bu nokta yağmurunu hızlı bir şekilde, “ACELEYLE” göndermekte, algılatmakta yaratılışa hizmet etmektedir…

Euzu Besmeleye; Kelimeyi Tevhide, Esma-ül Hüsna’ya, kısaca Kur-an’a bu manada yönelin bakalım, daha hangi gerçeklere ereceksiniz… Şaşar kalırsınız…

ALLAH MUİNİMİZ OLSUN… SEVGİ VE SAYGILAR…


 

O'nadır Dönüş

Allah Sizin Mevlanızdır

Allah Sizin Mevlanızdır 2

Kapıyı Çalan Aşk

Sevelim Sevilelim

Titreyen Kalpler
Uzaklık O'na Uzak


Harıl Harıl Koşanlar

Yakında Bileceksiniz


Allahın Nuru

Muhammed Ümmeti

Yaşayan Ölüler


İçimizdeki Dost

Okumayı Okumak


Noktadan Nükteye

Noktadan Nükteye 2

Yadsınamaz Din Gerçeği

Seven Gelsin
Besmelesiz Tevbe

Şirk Görme Mertebesi


Çocuk Saflığı 1.bölüm

Çocuk Saflığı 2.bölüm
Çocuk Saflığı 3.bölüm