Allah'ın Sevdiği Muhammed Ümmeti !.. Yorumları
 
  • AHHA Yazmış:
    10 Nisan 2008 05:36

    - Çekmek; bir papağan gibi, manasını bilmeden, düşünmeden tekrarlamak…
    - Çekmekten kurtulmanın tek yolu, çektiğimiz kelimelerin manasını bilmek ve neticesinde gereğini yaşamak!!!

    - Manasını anlamasak dahi, yaptığımız ibadetlerin dünyada faydasını görüyor, bizi kötülüklerden uzaklaştırıyor, iyiye, güzele yaklaştırıyorsa…
    *********

    Bu iki ifade birbiriyle çelişmiyor mu? Faydasının olabilmesi için zaten manasının anlaşılması ve gereğinin yaşanılması gerekmiyor mu?
    *********

    -İman nuru; özellikle bebeğin anne karnında iken, 120 günde Allah’ın takdiri ve sistemi gereği, öncelikle Şiron yıldızının kozmik ışınlarının, beyin hücreleri DNA dizilimi üzerinde etkisi ile, antiçekim dalgaları oluşturması ve ruh bedene yüklenmesi ile oluşur…
    ********

    İman nuru, Said-Şaki olacağı anne karnında bebeğin genetik yapısının etkilenmesi ile belirlen(e)mez. Ancak kişinin mistik konulara eğilimine neden olabilecek proteinleri kodlayan genlere (atalarından gelen miras ile) sahip olabilir.

    Canlıların genetik yapıları doğduktan sonra da tüm ömürleri boyunca çevreden alınan veri girişiyle de değişime uğrayabilecek bir esnekliktedir (epigenetik mekanizmalar). Yani, genetik kaderlerimizin kurbanları değiliz. Hayat sürecinde edineceğimiz bilinç birikimiyle genetik yapının nasıl davranacağını dahi etkileyebilir/belirleyebiliriz. Zaten, DİNin teklifleri kişinin kendi genetiğini yaşam süresince edineceği Bilinç ile değiştirmesi içindir.
    Örneğin, kişi doğuştan “hemen sinirlenmeye” meyilli bir yapıda ise, Dinin teklifleri ile (teklifleri uyguladığı ölçüde) kademeli olarak;

    1- Genetik kodların belirlediği Sinir hücresi ağlarının yapısını, yani alışkanlıklarını; (kalıcı olmayabilir)

    2- Genetik kodların etkilerinin aktif/pasif kalmasını sağlayacak epigenetik mekanizmaları, yani karakterini; (meleke oluşmuştur diyebiliriz)

    3- Genetik kodlarının ta kendisini (mutasyon), yani kaderini değiştirebilir.
    *******

    -Astrolojik etkilerin genetik yapıyı etkilemesi söz konusudur… Yani “bir melek geldi; said mi, şaki mi diye sordu” olayı gerçekleşir… Daha anne karnındayken bu bellidir; takdir yerine gelecek, kolaylaştırılan yaşanacaktır…
    ********

    Genetik mühendislerinin veya kişinin bilincinin -hatta yiyip içtiklerimiz- kendi Said-Şakiliğini belirleme etkisi kozmik ışınların (!?)kinden daha büyüktür.

    Ayrıca kozmik ışınlarla kastedilen nedir? + Astroloji nasıl ve ne şekilde genetik yapıyı etkiliyorlar? Delil?
    Şiron yıldızı nedir ve nerededir? Sadece galaksimizde 400 milyar yıldız varken ve birçoğu Şiron yıldızından (hatta yıldız, gezegen bile (!) değil) milyonlarca kat büyük iken neden ve nasıl Şiron yıldızı bu etkiyi yapabiliyor? “Bu etkiyi Şiron yapıyor demek” sizin ve Ahmed Hulusi’nin güzel tanımlarıyla “Çekmek (ezberlemiş olduğun kelimeyi tekrar ediyorsun, bir papağan gibi, manasını bilmeden, düşünmeden tekrarlamak…)” manasına gelmesin? Şiron’u OKUyabildik mi?
    **********

    - Kelimelerinin manasını bilmeden de olsa çeken, namaz kılan vb.; bu çalışmalarından, ibadetlerinden daha dünyadayken fayda gören; günahtan uzak duran, sevaba yönelen, kötülükten sakınan, iyiliklere koşanlar da var… Manasını bilmeden yapılan Oku’malar bazısına fayda verirken; bazılarına fayda vermiyor!..
    *******

    Mana bilinmeden yapılan çalışmaların faydası sadece bir “Plasebo etkisi” olmasın?

    Örneğin, kişiye manası bilmesen dahi “Halim” esmasını çektiği (!) takdirde “daha hoşgörülü olacağı” söyleniyor. Aynı telkin (!) Japonca herhangi bir “X” kelimesini tekrar ettiği takdirde de gerçekleşeceği söylense aynı faydayı görmez mi? Tarikatlardan ders alan on binlerce kişi yüz binlerce kez belirli zikirleri tekrar ettikleri halde neden veli sayısı çok az? Genetikten gelen bir eksiklikten (anti-çekim dalgası (!?) üretememelerinden) olamayacağını belirttik.
    *******

    - Okunan kelimelere uygun terkipte yaratılanlar, anlamasalar bile, tekrarladıkları kelimelerin manaları enerji olarak beyinlerinde, hal olarak kendilerinde açığa çıkmakta ve iyi ve güzel haller sergilemektedirler…
    *****

    Beyinde-bilinçte ANLAMamak, MANA oluşturamamak demektir zaten! “Kelimelerin manalarını enerjileri” (!) ifadesi gene “Çekmek” oluyor sanki !?
    Bilmediğimiz bir lisanın anlamını bilmediğimiz bir kelimesi nasıl bir mana oluşturabiliyor beyinde? İngilizce bilmeyen bir kişi “God, God ..” anlamadan tekrarıyla nasıl bir mana oluşturabilir bilincinde? Arapça harflerden olması önemli diyorsanız, üstünlüğü ne? Ayrıca, gırtlak yapısı Araplardan farklı olan bir Türk Arapça esmanın telaffuzunu -doğal olarak- eksik yaparak mananın enerjisini (!) düşürüyor/değiştiriyor değil midir? Şu halde herkes en iyi enerji yüklemesi için Arapça Tecvidi en iyi şekilde öğrenmesi gerekmez mi?
    *******

    - Her söz aslı itibarıyla belli frekansta (belli değer ve sıklıktaki dalga) enerji demektir… Bu belli frekanstaki enerji bir manaya denk gelir… Yani gerçekte, enerji eşittir manadır… Değişik diller ve değişik telaffuzlu kelimeler, farklı frekanstaki enerji olup, değişik manalar demektir…
    ******

    Her söz (anlamlı, anlamsız) belirli frekansa denk gelir evet; ama anlamı bilinmeyen kelimeler MANA oluşturamaz! Ancak ve ancak oluşacak olan MANAyı o anlamı bilinmeyen kelimenin “yapacağı etkiye” İNANAN BEYİN oluşturur (Plasebo etkisi). Bu da marifetin kelimede değil, Beynin İnancında olduğunu gösterir.
    ******

    -Bilim çevresinde, suların üzerine yapılan okumalar ile, suyun kristal yapısındaki değişimlerin yer aldığı fotoğraf görüntüleri; dillerin ve söylenenlerin etkilerinin farklı olduğunu kanıtlarcasına, bizim bu savımızı desteklemektedir… Bu buluş su üzerine yapılan dua Oku’maları sonrasında, Oku’nan suyun içilip şifa umulmasının mantığının doğruluğunu ve gerçekliliğini kanıtlamaktadır…
    ******

    Su kristallerinin etkilenmesi anlamı bilinmeden yapılan okumalar ile değil, o suya nasıl bir etki yapılacağına KONSANTRE olan ZİHİN vesilesiyledir. Kristal yapıyı etkileyen sözler-telaffuz-lisan değil, NİYETlerdir. Niyetin lisanı yoktur. Niyetin MANAsı vardır ve o mana da evrenin en derin-temel seviyesinden kristal yapıyı etkiler.

    ******

    - Aynı frekanstaki enerjiyi elde edebilmek için, Hz. Muhammed (S.A.V.) gibi Arapça Oku’mak zorundayız…
    ******

    Hz. Muhammed’in dili Arapçaydı ve ne dediğini biliyordu, dolayısıyla Bilincinde MANA oluşturuyordu. Örneğin, bir Türk anlamını bilmeden Arapça okuyarak fayda elde edemez (Plasebo etkisi dışında). Bunun için Türk de MANA oluşturabilmek için kelimenin “neye işaret etiğini” bilmek zorundadır. Zikrettiği kelimenin lisanının ne olduğu ise önemli değil.
    ….

    “Şiron”, “Kozmik-Astrolojik etki”, “Ana karnında (!?) Ruh üflenmesi”, “antiçekim dalgası üretme” kavramlarının çekilmesi değil de OKUnması dileğiyle…
    Sevgiyle..


  • Hadis Yazmış:
    10 Nisan 2008 12:47

    “Hasbiyallahu la ilahe illa Hu, aleyhi tevekkeltü ve Huve Rabbul arşıl azıym”

    Rasulullah(SAV) Efendimiz buyurdu:
    “Kim sabah kalktığında ve geceye girdiğinde “Allah’a güvendim O bana yeter, Tanrı yoktur, Arş’ın Azim Rabbi olan O vardır” derse; bunu ister sıdk ile söylesin, ister YALANDAN (inanmayarak) söylesin, yedi defa söylediğinde Allah ona kafi gelir…” Ebu Davud

    Bu hadisten benim çıkarttığım sonuç; Allah, sistemine değil; sistem, Allah’a tabidir… Allah dilediğini yapar… Yaptıklarından hesap sorulmaz…


  • bir'ol Yazmış:
    10 Nisan 2008 16:00

    AHHA yazmış:

    ”İman nuru, said-şaki olacağı anne karnında bebeğin genetik yapısının etkilenmesi ile belirl(e)nemez. Ancak kişinin mistik konulara eğilimine neden olabilecek proteinleri kodlayan genlere (Atalarından gelen miras ile) sahip olabilir”..
    Bu ifadede ki genetik yapının yalnızca atalardan geldiği ifade edilmiş. Oysa, yıldızlardan gelen kozmik ışınlar atalarımızı da kodlamıştır!. Atalarımız, yıldızların olmadığı bir boyutta var olduktan sonra dünyaya gelmediler!.
    Atalarımız veya atamız, DÜNYADA var olurken ki aşamasında, yıldızların kozmik dalgalarıyla kodlandı ve zürriyetine miras olarak bu kodlanmış genleri verdi. Fakat her doğan yeni bir çocuk, atasından aldığı genetik mirasın dışında, doğarken veya evvelinde aldığı kozmik dalgalarla KENDİ karakterini oluşturur. Bu da halk arasında: ”Alimden zalim, zalimden alim doğar” söylemiyle ifadelendirilir. Örneğin, hz. İbrahim’in babası put perest iken, kendisi halilullah makamı sahibidir!…

    Tabii ki, bu ifadenin tersi de vardır. Çünkü Allah ismi ile işaret olunan, hiçbirşeyle kayıtlanamaz!!. Örneğin; Bebeğin beyin yapısı anne rahminde oluşum evresinde iken, ÖZEL kozmik ışınlara maruz kalmazsa eğer, o bebek atalarının mirasını yer sadece!. Bu gerçeklik te halk arasında: ”Armut dibine düşer” diye ifadelendirilir. Kur’an’da bu gerçekliğe İMRAN SOYUNDAN gelen hz. Meryem olarak belirtilmiştir..

    Eğer, evren ve onun var edicisi tek ise, yıldızlar ve genlerimiz ayrımı yapamayız!…


  • İlişki Yazmış:
    10 Nisan 2008 18:23

    - Çekmek; bir papağan gibi, manasını bilmeden, düşünmeden tekrarlamak…
    - Çekmekten kurtulmanın tek yolu, çektiğimiz kelimelerin manasını bilmek ve neticesinde gereğini yaşamak!!!

    Sözü ile; manasını bilmeden namaz kılıp faydasını görmeyenler, kötülüklerden uzaklaşmayanlar için söylenmiştir… Böyleleri de toplumumuzda çoktur… Çevredekiler bu kişiler için, “şu kişi namaz kılıyor, ama şu şu kötü halleri var, halinde hiç değişim yok” derler… Özellikle bu tip kişilerin Oku’duklarının manasını bilmeleri gerekir…
    Tabidir ki; yazıda da belirtildiği gibi herkes anlayarak Oku’sa faydası daha çok olacaktır… Fakat herkesin nasibi, kapasitesi farklıdır…

    “- Manasını anlamasak dahi, yaptığımız ibadetlerin dünyada faydasını görüyor, bizi kötülüklerden uzaklaştırıyor, iyiye, güzele yaklaştırıyorsa…”

    Bu söz ise; namaz okunanların manası bilinmezse bile, kişiyi kötülüklerden uzaklaştırıyorsa, asgari düzeyde Oku’ma beyin tarafından sağlanmış olur, biz farkına varmasak ta… Böylelerini çevrelerindekiler farkederek; “şu kişi önceden şöyle şöyle kötülükler yaparken, namaza başladı huyları değişti, kötü hallerden kurtuldu” derler… Bu durumda toplumumuzda insan çoktur… Ezbere konuşmuyor, yaşanandan örnek veriyoruz…

    “Bu iki ifade birbiriyle çelişmiyor mu? Faydasının olabilmesi için zaten manasının anlaşılması ve gereğinin yaşanılması gerekmiyor mu?”

    Bence; bu iki ifade birbiriyle çelişmiyor… Çünkü bu iki ifade farklı kapasite ve özellikteki insanlara hitap ediyor… Birinci ifade bir gruba; diğer ifade başka bir gruba hitap ediyor… Manasının bilmeden namaz kılıp, faydasını gören kesim de, çoğulukta… Anlayarak Oku’yanlar azınlıkta… Yaşantımız, çevremiz, hayat böyle diyor… Yaşananlar bunu onaylıyor…

    Teşekkürler… Saygılar…


  • AHHA Yazmış:
    10 Nisan 2008 18:44

    Rasulullah(S.A.V.) Efendimiz buyurdu:

    “Kim sabah kalktığında ve geceye girdiğinde “Allah’a güvendim O bana yeter, Tanrı yoktur, Arş’ın Azim Rabbi olan O vardır” derse; bunu ister sıdk ile söylesin, ister YALANDAN (inanmayarak) söylesin, yedi defa söylediğinde Allah ona kafi gelir…”

    Bu hadisten benim çıkarttığım sonuç; Allah, sistemine değil; sistem, Allah’a tabidir… Allah dilediğini yapar… Yaptıklarından hesap sorulmaz…
    * * *

    Sevgideğer “Hadis”,

    Allah isimli TEK YAPInın dilediğini yapması, yaptıklarından hesap sorulmaması, (dışta-içte) ötede bir tanrının keyfi dilekleriyle istediği gibi davranması demek değil, Her şeyin orijininde Tek ve Mutlak bir İradenin ve Varlığın olduğu anlamına gelir.

    Eğer dilediğini keyfince yapan bir varlık olsa idi, o zaman yere bıraktığımız bir elma her şeye gücü yeten yüce tanrının iradesiyle bazen yere düşer bazen de düşmezdi. Veya ışık hızı, Planck sabiti gibi Evrensel sabitler arada sırada değişir ve evrenimiz karmakarışık, düzensiz bir hal alırdı. Sistemde (evrensel anlamda) düzensizliğin olmamasının nedeni Tek ve Mutlak bir İradenin Sistemin orijininde, hatta kendisi olmasından dolayıdır (Sistemde ÖZden gelen kanunlar var, öteden keyfince irade eden tanrının her şeye gücü yeten sihirli sopası yok ne yazık ki).
    *******

    Mevzubahis hadis üzerinde yoğunlaşırsak; gene dikkat edersek yapılan duanın anlamını okuyan kişi (inansın ya da inanmasın) bilmektedir! Hadiste dikkat edilmesi nokta bu duanın (anlamını bilerek tabi) 7 kere tekrar edilmesidir. Arkasında bir sistem, bir mekanizma olduğundan 7 kere denilmiş, yoksa kendisinden hesap sorulamayan tanrı keyfince 7 kereyi dilediği için değil. Tanrı olsaydı 1 kere denilmesi yeterli olurdu. Çünkü tanrının dediği yerine getirilmiştir ve o da o kulunu dediğini yaptığından dolayı sihirli sopasıyla hemen ödüllendirir.

    Neden tekrar edilmesi gerektiğine gelirsek.. Sıdk ile OKUyan zaten duayı güçlü bir ruhsal enerjiyle, yani manasını sırtı ürpererek, tüm hücreleriyle (cemaatle) trilyonlarca kez tekrar edecek şekilde yaşayarak etmektedir. Ama inanmadan ÇEKEN ise defalarca tekrar ettiğinde yavaş yavaş HİS etmeye başlayacaktır (Bahsi geçen duayı tekrar tekrar okuyup da hissetmemek mümkün mü?) Örneğin, kendinizi mutsuz hissettiğiniz anda inanmadan da olsa 40 defa “kendimi çok iyi hissediyorum” dua (!) sını ediniz bakalım, sonuç ne olacak:). Tekrar ettikçe, “hadi canım kendini aldatma mutsuzsun işte”den başlayarak, “mutlu olabilirim” ihtimaline ve sonunda da “yüzünüze konacak olan tebessüme” varırsınız.

    Tekrarlar, inanmadan eden içindir, inanan tekrar ettiğinde ise enerjisi katmerli olacaktır.

    Sevgiyle..


  • Hadis Yazmış:
    10 Nisan 2008 18:45

    Saim Bey ;
    “-İman nuru; özellikle bebeğin anne karnında iken, 120 günde Allah’ın takdiri ve sistemi gereği, öncelikle Şiron yıldızının kozmik ışınlarının, beyin hücreleri DNA dizilimi üzerinde etkisi ile, antiçekim dalgaları oluşturması ve ruh bedene yüklenmesi ile oluşur…” demiş…
    ********

    AHHA rumuzlu kardeş;
    “İman nuru, Said-Şaki olacağı anne karnında bebeğin genetik yapısının etkilenmesi ile belirlen(e)mez. Ancak kişinin mistik konulara eğilimine neden olabilecek proteinleri kodlayan genlere (atalarından gelen miras ile) sahip olabilir.” demiş…

    Hz. Muhammed(S.A.V.) hadisleri şöyle demiş:
    - Abdullah ibn Mes’ud radıya’llâhu anh şöyle dedi:
    Bize dâima doğru söyleyen ve kendisine de doğru bildirilen Rasûlullah salla’llâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu.
    Sizin birinizin ana-baba maddeleri 40 gün anasının karnında toplanır. Sonra o maddeler o kadar zaman içinde katı bir kan pıhtısı hâlini alır. Sonra yine o kadar zaman içerisinde bir çiğnem ete tahavvül eder. (120. günde) ona bir melek gönderilir de bu melek ona ruhu nefheder. Ve melek dört kelime ile yani rızkını, ecelini, âmelini, said ve şakî olduğunu yazmakla emrolunur.
    Kendisinden başka Hak ilâh olmayan Allah’a yemin ederim ki: sizden biriniz cennet ehlinin ameliyle amel etmekte devam eder. Nihâyet kendisi ile Cennet arasında bir zirâ’dan başka mesafe kalmaz!.. Bu sırada yazı o kişinin önüne geçer!.. Bu defa o kişi cehennem ehlinin ameliyle amel etmeye devam eder.
    Ve yine sizden biriniz Cehennem ehlinin ameliyle amel eder, nihâyet kendisiyle cehennem arasında ancak bir zirâ mesafe kalır. Bu sırada yazı önüne geçer!.. Bu defa da o kimse cennet ehlinin ameliyle amel eder ve cennete girer!.
    Enes İbn Mâlik radıya’llâhu anh şu hadîs- Rasûlullah`a bağladı:
    Rasûlullah şöyle buyurmuştur:
    - Şüphesiz Azîz ve Celîl olan Allah rahime bir melek tevkil etmiştir.
    Melek, “Ey rabbım bir nutfedir; ey rabbım bir kan pıhtısıdır; ey rabbım bir çiğnem ettir” der. Allah bir mahlûk hükmedip yaratmak istediğinde Melek,
    “Ey Rabbım erkek midir yahut dişi midir; şâkî midir yahut saîd midir; rızkı nedir; ecelî nedir?” sorularını sorar. BUNLAR ANASININ KARNINDA İKEN BÖYLECE YAZILIR!..”

    Allah’ın Sevdiği Muhammed Ümmeti” yazısı, hadislere ve ayetlere daha uygun…

    Bu konuda Kur’an’ dan bir ayet şudur:
    “YERYÜZÜNDE VEYA NEFİSLERİNİZDE SİZE İSABET EDEN BİR MÜSÎBET, BİZİM ONU YARATMAMIZDAN EVVEL, MUTLAKA BİR KİTAPTA YAZILMIŞTIR.
    BUNU, ÖNCEDEN MUKADDER VE YAZILI OLDUĞUNU BİLİP; ELİNİZDEN ÇIKAN ŞEYLERDEN DOLAYI ÜZÜLMEMENİZ VE ELİNİZE GİREN İLE DE SEVİNİP ŞIMARMAMANIZ İÇİN (açıklıyoruz)!.. ALLAH, DÜNYALIKLA BÖBÜRLENENİ SEVMEZ” (Hadîd-22/23)

    Daha ayrıntılı bilgi: http://www.ahmedbaki.com/turkce/kitaplar/insan/ adresinde “Kur’an-ı Kerim ve Hadislerde Kader Anlatımı” konusu…

    Teşekkürler…


  • birlikk Yazmış:
    10 Nisan 2008 19:05

    Yazar;
    “-Astrolojik etkilerin genetik yapıyı etkilemesi söz konusudur… Yani “bir melek geldi; said mi, şaki mi diye sordu” olayı gerçekleşir… Daha anne karnındayken bu bellidir; takdir yerine gelecek, kolaylaştırılan yaşanacaktır…”
    demiş…

    AHHA;
    Genetik mühendislerinin veya kişinin bilincinin -hatta yiyip içtiklerimiz- kendi Said-Şakiliğini belirleme etkisi kozmik ışınların (!?)kinden daha büyüktür.

    Ayrıca kozmik ışınlarla kastedilen nedir? + Astroloji nasıl ve ne şekilde genetik yapıyı etkiliyorlar? Delil?
    Şiron yıldızı nedir ve nerededir? Sadece galaksimizde 400 milyar yıldız varken ve birçoğu Şiron yıldızından (hatta yıldız, gezegen bile (!) değil) milyonlarca kat büyük iken neden ve nasıl Şiron yıldızı bu etkiyi yapabiliyor? “Bu etkiyi Şiron yapıyor demek” sizin ve Ahmed Hulusi’nin güzel tanımlarıyla “Çekmek (ezberlemiş olduğun kelimeyi tekrar ediyorsun, bir papağan gibi, manasını bilmeden, düşünmeden tekrarlamak…)” manasına gelmesin? Şiron’u OKUyabildik mi?”
    demiş…

    Bense şunu diyorum:
    Gerçek OKU’ma ile kişi Oku’duklarından, Oku’yamadıklarının da SEMİ’sine ve BASİR’etine erer… Öyle olmasaydı, PİRİ REİS dünya haritasını, dünyayı görmeden nasıl çizebilmiştir?!.. Bildiklerinden yola çıkmış, gerekli mantığı yakalamış, bilmediklerini de bilir hale gelmiştir… Gözüyle görerek başlamış, aklı ile düşünmüş, Basiretiyle gerçeğe ermiştir… Gezegenlerin de tespiti bu olaya benzeyip, ilim ve tecrübe kaynaklıdır…

    Bilim özellikle tıp, ışınlarla genetik yapıyı değiştirme konusunda buluşlar ortaya koymuştur… Tüm varlığın ikiz bedeni varken gezegenlerin bunun dışında olması düşünülemez… Çünkü her şey Allah’ın varlığı ile vardır.. Hala bu yenilenmiş yüzyılda gezegenlerin kozmik ışınlarını, bunların insan beyni etkisi üzerindeki etkisini kabul etmemek, beyni bir et parçası olarak görme yanlış düşüncesini oluşturur…

    Astroliji ilmi vardır, bu ilmi ilk İdris(A.S.) insanlığa açıklamıştır, insanlar yıldızlara tapınma yoluna girdiği için, bu ilim sonraları gizlenmiştir… Günümüzde bu ilmi okullarında veren ülkelerin sayısı oldukça fazladır… Astroloji gerçekliğinde, Allah’ın varlığı ve özellikleri ile, Allah’ın hükmü, yıldızlardan gelen kozmik ışınlarla beyinde açığa çıkar… Tabii ki insanın açığa çıkardığı fiillerde astrolojik etkiler-genetik etkiler-çevre etkileri üçlemesi vardır…
    Yukardaki yazı, bu etkilerin ağırlıklı olarak genleri etkileyen astrolijik etkilere değinerek, olayın ilk safhasına değinmiştir…

    Teşekkürler…


  • kuantum Yazmış:
    10 Nisan 2008 19:13

    Yazar şöyle demiş:
    “- Kelimelerinin manasını bilmeden de olsa çeken, namaz kılan vb.; bu çalışmalarından, ibadetlerinden daha dünyadayken fayda gören; günahtan uzak duran, sevaba yönelen, kötülükten sakınan, iyiliklere koşanlar da var… Manasını bilmeden yapılan Oku’malar bazısına fayda verirken; bazılarına fayda vermiyor!..”

    AHHA şöyle demiş:
    “Mana bilinmeden yapılan çalışmaların faydası sadece bir “Plasebo etkisi” olmasın?

    Örneğin, kişiye manası bilmesen dahi “Halim” esmasını çektiği (!) takdirde “daha hoşgörülü olacağı” söyleniyor. Aynı telkin (!) Japonca herhangi bir “X” kelimesini tekrar ettiği takdirde de gerçekleşeceği söylense aynı faydayı görmez mi? Tarikatlardan ders alan on binlerce kişi yüz binlerce kez belirli zikirleri tekrar ettikleri halde neden veli sayısı çok az? Genetikten gelen bir eksiklikten (anti-çekim dalgası (!?) üretememelerinden) olamayacağını belirttik.”

    Bense şöyle diyorum:
    Her cümleye Plasebo etkisi demek, herşeyi o sınıfa sokmak, kolaycılık olur… Manası söylenmese de bu kelimelerin tekrarı ile bir çok kötü huyu değişen kişiler gözlenmiştir, tecrübelerle, kendi hayatımızda ve etrafımızda bunları yaşadık… Veli olmak o kadar kolay olmamakla birlikte, velilerin tespiti de mümkün değildir… Gerçek velileri ancak ALLAH bilir… Bizim elimizde veli listesi diye bir liste yoktur… Ayrıca az olanın kıymeti çok, çok olanın kıymeti yoktur… Bardağın boş tarafını değil, dolu tarafını görmek lazım… Çünkü hepimiz aynı gemide seyehat ediyoruz…
    Teşekkürler…


  • metafizik Yazmış:
    10 Nisan 2008 19:29

    Yazar şöyle demiş:
    “- Okunan kelimelere uygun terkipte yaratılanlar, anlamasalar bile, tekrarladıkları kelimelerin manaları enerji olarak beyinlerinde, hal olarak kendilerinde açığa çıkmakta ve iyi ve güzel haller sergilemektedirler…”
    *****

    Okur şöyle demiş:
    “Beyinde-bilinçte ANLAMamak, MANA oluşturamamak demektir zaten! “Kelimelerin manalarını enerjileri” (!) ifadesi gene “Çekmek” oluyor sanki !?
    Bilmediğimiz bir lisanın anlamını bilmediğimiz bir kelimesi nasıl bir mana oluşturabiliyor beyinde? İngilizce bilmeyen bir kişi “God, God ..” anlamadan tekrarıyla nasıl bir mana oluşturabilir bilincinde? Arapça harflerden olması önemli diyorsanız, üstünlüğü ne? Ayrıca, gırtlak yapısı Araplardan farklı olan bir Türk Arapça esmanın telaffuzunu -doğal olarak- eksik yaparak mananın enerjisini (!) düşürüyor/değiştiriyor değil midir? Şu halde herkes en iyi enerji yüklemesi için Arapça Tecvidi en iyi şekilde öğrenmesi gerekmez mi?”

    Ben şöyle diyorum:
    Okunan manası bilinmese de (bilinmesini tavsiye etmekle birlikte) kişinin halini değiştiriyorsa, kötülükten alıkoyuyarsa, demek ki beyinde (bilinçli olarak farkedilmese de) enerji-mana olarak bir değişim oluşturmuştur sonucu çıkar… Çünkü biz insanların ortaya koyduğu her şey beyninin ürünüdür… Baş aktör beynimizdir… Demek ki, o kişilerde beyinde bir şeyler değişmiş (enerji-mana), o kişide değişik, güzel haller sergilemiştir… Bunlar yaşanıyor… En büyük, en gerçek, en doğru ilim yaşananlardır… İlim yaşantıdan çıkmış, ilim yaşantıya yansımıştır…

    Evet herkes Arapçayı aynı şekilde telaffuz edemez, Araplar bile aralarında farklı telafuz eder, elimizden geldiği, dilimiz döndüğü, Arapça okuma bilmiyorsak ta latincesinden asgari düzeyde okumak gereklidir… Türk asıllı bütün büyük zatlar Arapça okumalarından vaz geçmemişlerdir… Bunun sosyal gerekliliğin dışında, ruha dönük enerji transfer yanı da vardır… Yoksa o büyük zatlar elbette gerçekleri bizden daha iyi bilip, hem Arapça okumuş, hem manalarını tefekkür etmişlerdir… İkisinin de getirisinden mahrum olmamak gerekir, nasibimiz kadarıyla…
    Teşekkürler… Sevgiler…


  • Hadis Yazmış:
    10 Nisan 2008 19:39

    AHHA şöyle demiş:
    “Tekrarlar, inanmadan eden içindir, inanan tekrar ettiğinde ise enerjisi katmerli olacaktır.”

    Teşekkürler… Hem inansak hem tekrar etsek, enerjimiz daha da katmerli olmaz mı?…
    Sizinle görüş alışverişi yapmak gerçekten çok güzel… Diğer yorumlarda aynı hoşgörü ile cevap yazmaya devam ederseniz, çok verimli bir yazışma olacağı kanısındayım… Diğer dostları da böyle güzel ilim paylaşımlarına katılımını bekliyoruz… Hakikata hepimiz susadık…

    Tekrar teşekkürler…


  • Yasemin Yazmış:
    10 Nisan 2008 20:00

    “Tabi ki; imtihan son nefese kadar devam etmekte olup, hüküm ALLAH’a aittir!…”
    Hiç kimse açılımına, ilmine, ameline güvenip başkalarının ibadetini, zikrini, düşüncesini hor görmesin. SON NEFESTE Rabbin takdiri yerine gelecektir.


  • AHHA Yazmış:
    10 Nisan 2008 20:10

    Sevgideğer “Bir’ol”,
    “-Oysa, yıldızlardan gelen kozmik ışınlar atalarımızı da kodlamıştır!.”
    *****

    Sorguladığımız kısım da burası :). “Kozmik ışınlarla kastedilen nedir? + Astroloji nasıl ve ne şekilde genetik yapıyı etkiliyorlar? Delil?” diye..

    Eğer üzerinde düşünülmemişse bu ifade Sevgideğer Saim Bey ve Ahmed Hulusi’nin ifadeleriyle OKUmak değil, ÇEKMEK, “dünün tekrarı” olur kanaatindeyim. Çok iyi biliyorsunuz ki “bugün YENİ şeyler söylemek lazım”.

    Tasavvuf, Din, ehli tarafından zamanının ifadeleriyle mecazlarla anlatılmıştır ki mecazlar üzerinde DÜŞÜNEN beyinlerin “Bilinçlerinin Tefekkür Seması kurulup genişletilsin (Zâriyat-47)” ve Hakikati HİS edilebilecek kıvama-yetiye ulaşsın. Bilinç zorlanmadan genişlemez, büyüyemez, farkındalığı artamaz, CENNETİ YAŞAYAMAZ. Biliyoruz ki, Hakikat bilgisinin ezberlenmesi, çekilmesi, tekrarlanması, banda kaydedilmesi kişiyi maymun (taklit ehli) yapar, hatta kişi egosunu şişirmek için bu bilgileri kullanarak Deccalleşir.
    *******

    Sevgili “Bir’ol” ve “Birlikk”
    (yenilenmiş yüzyılda gezegenlerin kozmik ışınlarını, bunların insan beyni etkisi üzerindeki etkisini kabul etmemek, beyni bir et parçası olarak görme yanlış düşüncesini oluşturur) kozmik etkilerden bahsetmişsiniz. Lütfen, bu etkinin nasıl olduğunu açıklar mısınız?

    Evet, Sevgideğer Birlik yenilenmiş bir yüzyıldayız ve çağımızın bilimleri ile yenilenmeye çalışan bendeniz de gezegenlerin (?) kozmik ışın yaydıklarına dair hiçbir makale ya da sistemli, bilimsel bir açıklama bulamıyorum !?

    Yıldızlardan gelen ne çekim kuvveti ne de elektromanyetik dalgalar genlerin davranışını etkileyemez. Düşük enerjili olanların etkisi yok iken yüksek enerjili elektromanyetik dalgalar da (bilim literatüründe buna kozmik ışınlar deniliyor) zaten genlerde büyük tahribat yaparak canlıya zarar verirler. Bu durumda kozmik ışınlar ile ne kastediliyor?

    Bir anne adayının yiyip içtikleri, düşündüklerinin bebeğin genleri üzerindeki etkisinin varsayımsal kozmik ışın etkilerinden kat be kat daha fazla olduğunu yineleyerek söylüyor ve bu durumda varsayımsal astrolojik etkilerden bahsetmenin gereği var mı diyerek bitiriyorum.

    Olasılıkla tüm bunları eledikten sonra ehlinin astrolojik, kozmik etki ile neyi kastettikleri açığa çıkacaktır. Yoksa hologram olan bu gerçeklikte ne dışarı kavramı, sonsuz bir gök, ne de yıldız-galaksiler ve de bunların bize gelen etkileri var! )

    Ve Sayın “kuantum” rumuzlu kardeşe..

    “Plasebo etkisi” bugün tıbbın kullandığı temel gerçeklerdendir. Ayrıca, insan zihninin “inandığı” takdirde kendisinde açığa çıkaracağı güce işarettir ve bu asla kolaycılığa kaçmak değildir. Huyu değişen kişilerdeki açıklama inanması değil ise tatmin edici, alternatif açıklamalarınızı paylaşmanızı dilerim.
    Veliler konusuna gelirsek.. Elbette veliler bilinmez, fakat bir ülkedeki veli sayısının oranı bir şekilde o topluma da yansır. Tarikatlardan ders alan on binlerce kişi yüz binlerce kez belirli zikirleri tekrar ettikleri halde (veli demeyelim) maneviyatları artmış olsa idi bugün topluma olan yansıması da göze çarpacak derecede pozitif olurdu kanaatindeyim.

    Sevgiyle..


  • AHHA Yazmış:
    10 Nisan 2008 20:48

    Sevgideğer “metafizik”;

    Doğru bulmadığım nokta “manasını bilmese dahi” ifadesi. Böyle bir şey açıkçası tatmin edici gelmiyor. Zaten bir kişi bir esmayı çekiyorsa onun ne anlama geldiğini bilmemesi mümkün değil gibi geliyor bana. Yani, hangi amaçla örneğin “Halim” ismini çekeceğini elbette bir kerecik okumuştur:).

    Niyetinin bir kere bilinçaltı tarafından fark edilmesiyle (bilinçaltı “ben bu ismi daha hoşgörülü olmak için çekiyorum” diyecek ve bunun farkındalığında olacaktır, bilinç bunu bilmese bile !) ile artık o ismi defalarca çektikçe hoşgörülülüğü artaBİLEcektir! İhtimal olarak bahsediyorum, çünkü kişinin günlük hayatta insanlarla olan münasebetlerindeki davranışları (bunlar daha etkili zikirlerdir) çekmiş olduğu zikre ters ise hiçbir yararı olmayacaktır (bilinçaltı bilinç seviyesinde yapılan davranış zikrini de emir olarak alacaktır). Çünkü bilinçte yaşanan ve bilinçaltında içselleştirilmiş (kökleşmiş inançlar) olan “hoş görmeme ZİKRİ, DUAsı”, yapılan diğer “Halim” zikrini bastıracaktır.

    İstenmeyen bir alışkanlığın değiştirilmesi demek, beyindeki sinir ağlarının yeniden düzenlenmesi demektir ki, bu kolay bir iş değildir. “Halim” ismini “çekmekle” bu değişim çok zor olur.

    Sevgideğer “Hadis”, hoş görmeme halinin “kısa süre içerisinde kalkması” için “Halim”in çekilmesi değil OKUnması, HİS edilmesi lazım.

    “Halim”i yaşamak (katmerli enerji) ne demektir? Dikkatinizi dağılmayacağı sessiz bir köşeye çekilmek ve tüm hoş görmediğiniz insanları teker teker düşünüp kendimizi onların yerine koymaya (duygudaşlık-empati) yoğunlaşmak, onların neler yaşadığını, hangi deterministik yasalardan, süreçlerden (genetik, çevre şartlanmaları) geçtiğini ve ellerinde çok fazla bir şey olmadığını (Çünkü, Beynine hükmedemeyen Kadere tabidir! ) düşünmek, ağlamak ve affetmektir. İşte böyle bir konsantrasyonla yapılan Zikir (Dikkat, Halim ismini bu süreçte hiç anmıyoruz) SİZi eski siz yapmayacaktır, çünkü az da olsa Beyninizi YENİLEDİNİZ ve ağladığınızdan dolayı cehennem ateşinizin bir kısmını da söndürdünüz (hafiflediğimizi hissedeceğiz), Halim melekesi üflenmeye başlandı:). Bu şekildeki bir YAŞAMa yeni sinir ağlarının kemikleşmesi için 40 gün devam ettiniz mi artık yeni KARAKTERiniz-KADERinizi çizdiniz demektir. Mana yaşanmadan, enerjisiz ise bu süreç yıllar bile sürebilir.

    Hoşça&Dostça efendim :)


  • Hadis Yazmış:
    10 Nisan 2008 20:52

    Sayın AHHA, bağlantısını verdiğim
    http://www.ahmedbaki.com/turkce/kitaplar/insan/

    adresinde yer alan hadis ve ayetler hakkında yorum yapmadınız, bir çok fikriniz onlarla ters düşüyor, incelemenizde sizin adınıza fayda olacağı kanısındayım…


  • Hadis Yazmış:
    10 Nisan 2008 21:06

    AHHA kardeş:
    “Genetik mühendislerinin veya kişinin bilincinin -hatta yiyip içtiklerimiz- kendi Said-Şakiliğini belirleme etkisi kozmik ışınların (!?)kinden daha büyüktür.”

    diye yazmışsınız… Bu ifadenizi boşa koydum dolmadı, doluya koydum almadı…
    Acaba hangi yiyecek-içecekler bizi said(cennetlik), hangileri şaki(cehennemlik) yapıyor…
    Hz. Muhammed(S.A.V.)’in hadislerde, Allah’ın Kur’an’da, Ahmed HULUSİ’nin eserlerinde, Saim Bey’in yukarıdaki yazısında saidden kastettiği cenetlikler, şakiden kasttettiği ise cehennemliklerdir… Siz sanırım saidi dünyada mutlu, şakiyi dünyada mutsuz olarak anlamışsınız diye düşünüyorum… Ortada anlam kargaşası var sanıyorum…
    Aksi halde siz de, saidden cennetlikleri (iman edenler), şakiyle cehennemlikleri (inkar edenler) kastediyorsanız, yemek ve içeceklerin bu olayda daha etkilidir ifadesini, çok komik olarak değerlendiriyorum…
    Eğer kastettiğiniz aynıysa hangi yiyecek içecekler imanı güçlendiriyor, hangileri imanı zayıflaştırıyor, bu konuda zenginler mi avantajlı, fakirler mi :)

    Teşekkürler…


  • bir'ol Yazmış:
    10 Nisan 2008 21:48

    Sevgili AHHA kardeş,
    yazdıklarınız gerçekten çok güzel. Görüşlerinize katılmamak mümkün değil ama bir yerde uyuşamadık sanırım :-)..

    Yıldızların kozmik etkilerinin insan genlerini etkilemelerinin kanıtını sormuşsunuz?.
    Benim düşünceme göre, yıldızların kozmik etkileri genleri etkilemez! Yıldızların kozmik etkileri cenin oluşumundaki beyin hücrelerini kodlar! Bu kodlama o beyin sahibinin istidat ve kabiliyetini belirler ve atalarından gelen genlerle beraber bir kişilik ortaya çıkar..

    Bu olayın ispatına gelince.. Bilimin henüz ispat edemediği bir çok şeyi yok saymamız doğru olmaz düşüncesindeyim. Hz. Muhammed’in vahiy yollu edindiği bir çok gerçek, bilim tarafından henüz ispat edilmektedir. Örneğin, suya dua edip içme sistemi bilim tarafından yeni yeni keşfedilmeye başlandı..

    Bir de, yıldızların kozmik dalgalarını yüzeysel değerlendirmemek gerekir. Çünkü, her yıldızın bir zahiri olduğu gibi batını da mevcuttur. Tıpkı biz insanlar gibi….


  • Düşünceli Yazmış:
    10 Nisan 2008 21:49

    Esma aleminde varlık kokusu almamış olan manalar, efal aleminde fiilen ilk olarak galaktik planda (Kürsi’de) açığa çıkar. Bu açığa çıkışın ilk aşaması kuantsal boyut-ışık boyutu(meleki boyut)tur. Bu ilk boyutta belli bazı manalar gruplaşarak bazı terkipler oluşturmuştur. Bunlar galaksi dahilindeki varlık alemini oluşturur. Oniki burcu temsil eden takım yıldızlar da bu şekilde meydana gelir. Kuantsal boyut, galaktik plan dahilinde (Kürsi’de) yaratılan her varlığın katmanlarında mevcuttur. Dolayısıyla madde algıladığımız boyuttaki her varlıkta da olan bir boyuttur. Gezegenlerde de vardır, insan bedeninde ve beyninde de.. Oniki burcu oluşturan takım yıldızların kuantsal boyutundaki bu mana terkipleri, galaktik plan dahilinde (Kürsi’de) yaratılan her varlığın kuantsal boyutuyla ilişkidedir. Astrolojik etki denilen etkileşim de madde boyutu itibarıyla değil; bu boyut itibarıyla olan etkileşimdir. Beyine ve genlere de dışarıdan değil, kuantsal boyut (meleki boyut) itibarıyla etkide bulunur. Bu etkilerin madde aleminde açığa çıkışı boyutsaldır. Anlayabileceğimiz bir dille söyleyecek olursak, Astrolojik etki dediğimiz etki, dışarıdan değil, özden gelen bir şekilde açığa çıkar. (120. günde Ruh’un nefh edilmesi, yani üflenmesi de bu anlamdadır. Çünkü üfleme içden dışa olur)

    Gezegenler de boyutsal katmanlarında mevcut bu oniki burcun manalarını (bize göre) madde (algılanan) planda temsil eden bir yansımadır (yoğunlaşma-delil) sadece.. Biz onlara bakarak kendi boyutsal katmanlarımızda olan bitenden haberdar oluruz. Onların bize dışarıdan etkisinden söz etmeyiz, bizim boyutsal katmanlarımızda olup biten etkileri onlara bakarak anlayabiliriz sadece… Astrolojik etkiler bu şekilde anlaşılmadığı için şirke sapılmıştır. Zikir de bu kuantsal boyut itibarıyla çekilirse etkili olur (o nasıl çekilebilirse artık?)

    Bildiğim kadarıyla, sevgiyedeğerlerin tefekkürrüne katkıda bulunmak istedim.


  • AHHA Yazmış:
    10 Nisan 2008 21:56

    Sevgili “Hadis”,

    Paylaşmış olduğunuz hadisten hissettiklerimi-anladıklarımı fazla detaylandırmadan izninizle paylaşmak istiyorum. Detayları, tefekkür ile zaten kendinizde bulacaksınız.

    “Sizin birinizin ana-baba maddeleri 40 gün anasının karnında toplanır.”

    Bu aşama Hakikat yoluna çıkacak kişinin “insanlar uykudadırlar” veya “Adem’i topraktan yarattık” ile kastedilen dünyanın çekim kuvvetine kapıldığını, göğe yükselemediği, Gökten haberi dahi olmadığı, Ana (!)sının rahmine (!) tutunup besin alamadığı, CANSIZ, ÖLÜ Nefsi Emmare hali.

    “Ana karnı” kişiyi her konuda besleyen dünyaSı.

    40 gün elbette bize göre değil üst katlardan yapılmış mecazi bir zaman süreci.

    “Sonra o maddeler o kadar zaman içinde katı bir alak hâlini alır.”

    Hakikat bilgisini alan yolcu kendini, âlemi DÜŞÜNMEye, SORGULAMAya başlar. Bu süreçte bağlı olduğu Mürşitten (Hakikati anlatan ilmi eserlerden, kişilerden, bilimsel gelişmelerden) beslenmeye başlar. Yani, artık Ana rahminin duvarına bağlanıp embriyo (alak) haline gelerek ilk besin maddelerini almaya başlamıştır. Bebeğin sağlığı, düşük olmaması (emareye düşmemesi) için her türlü Zikirle, Tefekkürle, Bilimsel verilerle besin alımına devam edilmesi gerekir.

    “Sonra yine o kadar zaman içerisinde bir çiğnem ete tahavvül eder. Ona bir melek gönderilir de bu melek ona ruhu nefheder”
    Beslenmeye devam eden embriyo artık CANlanmaya başlamış ET haline gelmiştir. Hakikat yolcusu Sabır-Sebatla ilerlediği yolda yoğun Tefekkürleri sonucu Bilincinin hassaslaşmasıyla mülhime bilinç seviyesine (ilham alır hale) gelerek Evrensel Bilinçten nemalanmaya başlamıştır (kendi yolunu Evrensel bilinçten aldığı içe doğmalar, AKIL ile çizmeye başlamıştır, bu aşamadan önce akıl da yok, din de yok). Bilincinde açığa çıkardığı Melek(e)lerle hakikat bilgisinin HİSSEDİLMESİ (Ruh üflenmesi) başlamıştır. Beynin hassasiyetiyle artık ASTROLOJİK-KOZMİK etkiler BİLİNCİNi etkilemeye başlamıştır.

    “Ve melek dört kelime ile yani rızkını, ecelini, âmelini, said ve şakî olduğunu yazmakla emrolunur.”

    İlhamlar (Kozmik etkiler) saf hakikat değildir. Kişi kendisini bu aşamada kendinde açığa çıkardığı melekenin (kemikleşmiş, yeniden programlanmış nöron ağları, kaderi) gücüne, yetkinliğine göre ya mülhime denizini geçip hakikatı OKUyan mutmain Musa (Said) olup hakikat dünyasına doğacaktır ya da Firavun olup (şaki) dünya denizinde boğulacaktır (Çocuk düşecektir). Bu durumda tekrardan tohum atılıp, yeniden gebe kalmaktan başka çare yok :).

    Evet, kişinin hakikate doğup doğmayacağı kişinin AnaSının karnıNda açığa çıkaracağı melekelerle yazılıyor!

    **** Kader belirli bir zaman önce bir kitaba, levhaya yazılmış değil, şu anki düşüncelerimizle, yaptıklarımızla yazılıyor. ****

    Peki, bu ayetteki (Hadîd-22/23) “evvelden, önceden yazılıma” ne diyeceğiz?

    Boyutsal düşüncenin günümüz insanının dahi kafasını gümlettiğini düşünürsek 1400 yıl önce zorunlu olarak bu şekilde ifade edildiğini düşünmemiz gerekecek.

    “Öncelik, evvellik” “zamansal değil, boyutsaldır”.

    Örneğin, algıladığımız alemin boyutsal önceliği hücre boyutu, hücrenin boyutsal önceliği moleküller, moleküllerin atomlar, atomlarınki olasılık dalgalarıdır.

    Atom düzeyinde meydana gelecek herhangi bir çekirdek ayrımı ANında boyutsal sonralığında, yani görünen alemimizde büyük bir patlama olarak tezahür edecektir.

    Atom düzeyindeki Kitapta-Bilgide boyutsal olarak yazılmış oluyor ve ANında kaderi yansıma olarak bizim seviyemize çıkıyor.

    Benzer şekilde Mutlak Bilinç (Kitap) “boyutsal öncelikte” DİLİYOR ve ANında Bizim dilememiz, düşüncelerimiz, fiillerimiz olarak Sanal Zaman ve Mekan içinde açığa çıkıyor.

    Umarım açıklayabilmişimdir :).

    Sevgiyle..


  • AHHA Yazmış:
    10 Nisan 2008 22:28

    “Hadis” kardeşim :);

    Said, Şakiyi cennetlik, cehennemlik anlamıyla kullandım.

    Yiyecek meselesine gelirsek, gerçekten de ayrıntılamadığım için komik duruyor :).

    Şöyle ayrıntılayayım:

    Saidlik-Şakiliğin genlerimizde yazıldığı iddiası var. Evet, genetiğimiz sonuçta bizleri mistik düşüncelere sempati :) ile yaklaşmamızı sağlayabilir. Bu bilimsel bir gerçek.

    Yiyeceklerin etkisi onların sağlık açısından yararlı olup olmamaları ile alakalı idi :), yoksa varlıklı ailelerin ismini telaffuz edemeyeceğimiz yemekleri ile ihtiyaç sahiplerinin yediği kuru ekmek farkından bahsetmiyorum :).

    Dünyada Basireti kör olan Ahirette de kördür. Körlükten kurtuluşun yolu Cenneti dünyada iken bu beyinde/bedende yaşamaktan geçer. Bu yüzden de beyin ve beden sağlığı çok önemlidir. Beyin-beden özrü olan yeterli Tefekküre ulaşamaz. Bu sağlığın yakalanmasının yolu da doğayla uyumlu yiyeceklerle beslenmekten geçiyor. İnsanlık milyonlarca yıllık evrim sürecinde bedeniyle bu doğaya ve onun besinlerine çok uyum sağlamışken günümüzde insan eliyle üretilen basit şekerler, kızartmalar, fast-food tarzı yiyeceklerin zararları da biliniyor. Bu tip yapay yiyeceklerin kansere neden olduğunu (yani genetiği değiştiriyor!) biliyoruz. Yani yediklerimiz genetik yapımızı, genlerin nasıl davranacağını (bilimde epigenetik mekanizmalar olarak adlandırılıyor) etkiliyor (bir Moleküler Biyoloji ve Genetik bölümü öğrencisi olarak bu konularda birazcık bilgim var :) )

    Yani ezcümle, yiyecekler imanı güçlendirmiyor ama genetiğimizi etkiliyor.

    Hoşça&Dostça :)


  • Düşünceli Yazmış:
    11 Nisan 2008 00:50

    Hala düşünüyorum, “düşünce”ye katkı olsun diyerek..

    Bu kuantsal boyut-ışık boyutu-meleki boyut, genlerin ve genetik mühendislerin beden ve beyinlerinin de boyutsal katmanlarında mevcut olduğundan, hiç biri bu boyuttaki etkileşimden etkilenmeden kalamaz. Kürsi (Galaksi) dahilindeki tüm varlıklar bu etkiler altındadır, hangi boyutta olursa olsun. Etki çok kökten olunca, dışında hiç bir şey kalamaz. Genetik mühendisler genler üzerinde bir takım çalışmalar yapabiliyorlarsa, bunun nedenini de, nedenler hiyerarşisine kuantsal boyut itibarıyla bakmak gerekir. Ne gibi etkiler onlara bunu düşündürdü, buldurdu ve etkilemeye sevketti..? gibi..

    120. gün ile ilgili hadise manası açısından derinlikli olarak bakılmış ve güzel bir yorum yapılmış. Fakat Ahmed Hulusi’nin açıkladığı gibi cenin beyninin anti çekim dalgası üretme özelliği ana karnında gerçekleşir. Bu da kişinin yaratılma amacı doğrultusunda kuantsal boyut itibarıyla gerçekleşen bir etkidir. Bundan sonra böyle bir etkiyi değerlendirmesi söz konusu değildir, çünkü yazı yazılmıştır, faaliyet de başlamıştır. Buna yaratılış amacı doğrultusundaki sabitlenmiş program denir (ayan-ı sabite) Kişi kırkına geldiğinde beyninde antiçekim dalgası üretme özelliği aktive olmaz. Kırk yaşında iş çoktan bitmiştir. Kırk yaş başlangıç değil adeta sonuçtur. 120. gün de bir başlangıç değil, kozmik planda bir sonuçtur.

    İyilerin kitabı (yazısı) illiyyin’dedir, kötülerinki kitabı (yazısı) Siccin’dedir, diye açıklanan ayetler de bu anti çekim dalgası gerçeğini yansıtır. “Cennet ehlinin çoğu bühl’dür,” denir hadiste.. Sadece Allah’a iman etmesi ve nefsinden arınması cennete girmesi için yeterlidir. Her kişi ilimle nefsinden arınmıyor. Hiç bir şey bilmediği halde ve Allah’a da “Ben kullarımın zannı üzereyim” şeklinde iman etmiş birinde zerre kadar nefs alameti olmayabiliyor. Adı üzerinde bühl işte.. Ahmed Hulusi hatırladığım kadarıyla der ki, din iki sınıfa hitab eder: 1- Anlamadan korkuyla ve imanla nebinin tavsiyelerini uygulayanlara.. 2- Anlayarak bunları yapanlara.. Bu ikinci sınıf nübüvvetiyle bildirdiklerini, risalet gerçeği ve ışığında değerlendirenlerdir. O sebeple ana karnındaki ceninin beynindeki anti çekim dalgası üretme özelliği meleki boyuttan (kuantsal-ışık boyutundan) aktive edildiyse, o kişi bühl dahi olsa, bir şekilde o boyutla ilşkidedir ve eninde sonunda nefsinin esaretinden kurtulur ve cennet boyutuna dönüş yapar bilinci.

    Genler ise, kolayca değişebilir özellikte değildirler. Bir genin farklı bilinç halleriyle değişerek programlanması yüzyıllar sürebiliyor (500-600 yılda bir nebi gelmesi de bundan), doğrudan genetik dizilimlerle ve yapısıyla oynanmazsa..

    Diyelim ki genetik mühendisler genlerin üzerinde doğrudan etki edip çalışarak, kodlarını dizlimini veya her neyiniyse değiştirdiler ve “İman geni” aktive oldu. Olay çok yüzeysel olduğu için acaba beyinde antiçekim dalgası üretme özelliği de açığa çıkacak mıdır (pozitif kayıtların illiyin’e-meleki-kuantsal boyuta yapılması gibi), yoksa sadece her şeye inanan saf insanlar mı yaratacaklardır? Ürettikleri pozitif dalgalar şakilerde olduğu gibi yüklenecek yer bulamadıkları için dünyasal bazı olumlu etkilerden başka bir işe yaramayacak mıdır? Genetik mühendisler iman genini aktive ettiklerinde Allah’a iman eden kişiler de yaratabilecekler midir veya bunu isteyecekler midir? Yoksa seçim hakkını ebeveynlere mi bırakacaklardır?

    “Doktor bey, ben çocuğumun Allah’a inanmasını istiyorum (veya istemiyorum),”

    diyerek mühendisleri kim yönlendirecektir? Yönlendireni, kim yönlendirmiş olacaktır?

    Trendlere uyup dünyadaki herkes Allah’a iman eden çocuklar isterse, “Muhakkak ki Ben cehennemi insanlar ve cinlerle dolduracağım” ayetinin ne hükmü kalacaktır? Kuran-ı Kerim kıyamete dek geçerli hikmeti olan bir kitap ise..?

    Ya da yine trendlere uyarak çoğunluk Allah’a inanmayan çocuklar isterse, Allah’ın cenneti boş mu kalacaktır?..

    Acaba bir gün trendler dolayısıyla milyonlarca Helly Berry, Angelina Jolie, Brad Pitt, Johnny Depp ile dolu bir dünyada mı yaşayacağız? Veya yine malum trendler dolayısıyla Einstein, Hawking, Bohr gibi bilim adamlarının yüzlercesi mi dünyaya gelecektir. Belki de başka bir trend sonucu milyonlarca Musa, İsa, Meryem, İbrahim ve hatta Muhammed mi olacağız? yaratılış himmeti ve Hakim isminin ne anlamı kalır böyle bir dünyada? Yoksa kıyamet bunlar olacağı için mi kopar?

    Düşünmeye devam ediyorum, sizde düşünerek bana katılmak istemez misiniz?


  • bir'ol Yazmış:
    11 Nisan 2008 01:19

    Sevgili AHHA yazmış:

    ”DİNin teklifleri kişinin kendi genetiğini yaşam süresince edineceği Bilinç ile değiştirmesi içindir”..
    Din, zaman üstü evrensel sistemdir! Bu yüzden din teklifde bulunmaz. Teklifde bulunan Resullerdir, çünkü onlar din denilen sistemi okumuşlardır. Ve onlar derunlarından vahiy alırlar…
    Din, yapman gereken zorunlu hareketler paketi değildir!!!…
    İslamın gereği olan farz ibadetler dinin teklifleri değil; iman edilen tekliflerin gereği içindir!……


  • metinav Yazmış:
    11 Nisan 2008 05:22

    Esselam arkadaşlar.. Ben de kısaca bu konuda fikrimi söylemek istiyorum. Evet okumak ve okuyanları tekrarlamak arasında dağlar kadar fark var. Biri ne söylediğini bilen ve yaşayan, diğeri ise konuyu sözel olarak yaşamadan tekrarlayandır. HİÇ BİLENLE BİLMİYEN BİR OLUR MU? Ayeti gibi.

    Kişiler, içinde bulundukları durumu hal ve hareketlerine yansıtırlar; bunun için demişler, ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz, diye. Sadece tekrarlamak yetmez mi, biz de yaşadığımız bu hayatta ilmimizi arttırmak ve en önemlisi yaşantımıza geçirmek, o ilme sahip olduğumuzun en açık göstergesidir. ALLAH her birime ayrı özellikler vermiş, ayrı birimsel amaca göre var kılmıştır. Cahili de olacaktır, alimi de, zahiti de olacak, bühl de. Ama bizim bu öğrendiğimiz hikmet ve bakış açısı sayesinde inandığımızı hayatımıza geçirmemiz ve çaba harcamamız gerekiyor yoksa yalancı münafık ve tasavvufun tasasında kalır bir ömür tekrarlar dururuz başkalarının yaşadıklarını fikirlerini. ALLAH KOLAYLAŞTIRSIN…


  • Bühl Yazmış:
    11 Nisan 2008 10:26

    Lütfen okuyun; bir hadis:
    “Cennet ehlinin çoğunluğunu bühl insanlar oluşturacaktır…”

    Bühl insan, imanı gereği “yap” diye teklif edilenini sebebini anlamasa dahi yapandır… Bühl insan imanı gereği, elinden geldiği kadar namaz, oruç, zikir vb.. teklifleri anlamasa da yapar; nasibinda-kaderinde olduğu için yaptığı ibadatlerin getirisini ruhuna yükler, beyninde faydasını görür, yaşamında halini sergiler; sonuçta da Allah’ın takdiri gereği cennete girer…

    Allah sistemine değil; sistem Allah’a tabidir.. Dinin gerçeğinin iman üzerine kurulmasının hikmeti budur… Önce yeteri kadar akıl olacak; akıllı insan iman edecek; sonra akledemediği teklifleri imanı gereği uygulayacak, getirisi enerjiyi ruhuna yükleyecek; bir yandan da hikmetini akılla araştırmaya devam edecektir.. Kişide sağlam iman yoksa iş daha ilk safhada kopmuş olur…

    Şeytan, iblis denen o zaman meleklerin başı, aslı cin olan Azazil adlı varlık kendince “ben ateşten (ışın) yaratıldım, adem çamurdan (balçık-hücre)” diyerek akıl yürütmüş; Ademe secde etmemiştir… (Azazil o an farketmese de; Adem’i inkar ederek aslında dolaylı yoldan, ondaki Allah’ın varlığını inkar etmiştir)
    Dostlar, Allah sistemi ile var eder; yani sistem Allah’a tabidir; Allah sisteme tabi değil; ihlas üzere hanif iman budur; sistem bile bu gerçeğe perde olmasın… Allah dilediğini sistemi ile yapar…

    Ayrıca ibadet ve diğer çalışmaların iman yönlü ve enerji yönlü getirisi olmak üzere iki getirisi vardır… Akıl ise iman ve enerjiye hizmet eden aracı bir kuvvemizdir… Bazıları için manasını anlamasa bile yaptığı okumalar hayatını güzelleştiriyorsa; asgari düzeyde Oku’ma işlemi beyinde sağlanmış, getirisi ruha yüklenmiştir…

    Cennetin çoğunluğunu bu bühl denen insanlar oluşturacaktır… Diğer türlü anlayarak gerçek manada OKU’yan kişi çok az olduğu için cennet dolmazdı… Allah ta boşa, fazladan, gereksiz bir şey yaratmaz…

    Teşekkürler…


  • Hadis Yazmış:
    11 Nisan 2008 11:01

    AHHA:
    “Yani ezcümle, yiyecekler imanı güçlendirmiyor ama genetiğimizi etkiliyor.”

    Yanlış anlamışım özür ve teşekkürler…


  • Zahir Yazmış:
    11 Nisan 2008 11:33

    Sevgili AHHA kardeşim, aşağıdaki hadisi batınen çok güzel yorumlamışsınız. Ama bu hadisin bir de zahir manası vardır ki, bilinen manada ana karnındaki bebeğin oluşumuna işaret eder. Batın mana bizi zahir manadan; zahir mana da, batın manadan perdelemesin… İki hatta doğru olan tüm manaları alalım, bu manalar birbirini tamamlıyor, birbirlerine zıt değil… Allah, Rasul ve büyük zatların sözlerinde bir çok mana vardır… Hepsi doğrudur.. Kişinin kazancı kapasitesi doğrultusundadır… Bu açığa çıkan doğru manalardan hiç birini inkar etmeyelim, kendimizi o manadan ve getirisinden mahrum etmiş oluruz…

    Size “Oku’mayı Oku’mak” yazısını okumanızı tavsiye ederim…
    Sevgi ve saygılar…


  • göz Yazmış:
    11 Nisan 2008 11:41

    “Öncelik, evvellik” “zamansal değil, boyutsaldır”.

    Örneğin, algıladığımız alemin boyutsal önceliği hücre boyutu, hücrenin boyutsal önceliği moleküller, moleküllerin atomlar, atomlarınki olasılık dalgalarıdır.

    Atom düzeyinde meydana gelecek herhangi bir çekirdek ayrımı ANında boyutsal sonralığında, yani görünen alemimizde büyük bir patlama olarak tezahür edecektir.

    Atom düzeyindeki Kitap ta-Bilgi de boyutsal olarak yazılmış oluyor ve ANında kaderi yansıma olarak bizim seviyemize çıkıyor.

    Benzer şekilde Mutlak Bilinç (Kitap) “boyutsal öncelikte” DİLİYOR ve ANında Bizim dilememiz, düşüncelerimiz, fiillerimiz olarak Sanal Zaman ve Mekan içinde açığa çıkıyor.”

    AHHA kardeşim, yukarıdaki yorumundan yaptığım alıntıda batıni güzel tespitler yazmışsın…
    Teşekkürler…

    Fakat zahiri de es geçmeyelim…
    Üç gözümüz olsun, birincisi zahir, ikincisi batın, üçüncüsü hepsinin aslı olan ÖZ gözümüz… Üç gözümüzü de dört açalım:)
    Saygılar…


  • Om Yazmış:
    11 Nisan 2008 13:04

    Dilden çıkan her söz, hava zerreciklerinin ağızda; dil, damak, diş, dudak vb. çarparak dışarı atılmasıyla oluşur… Bu anlattığımız safha okumanın son safhasıdır…
    Asıl okuma beyinde gerçekleşir… “İçimizden geçirsek te Allah bilir ve gereği oluşur”, ifadesi bu beyindeki okuma sistemine dönük açıklamadır…

    Dile dökülmeden önce beyinde başlayan Oku’ma, beyin hücrelerinde mikrovolt(voltun milyonda biri, çok küçük bir değer) cinsinden bir enerji açığa çıkar… Bu enerjinin büyüklüğü (mikrovoltu) ve dalgalanma hızı (hertz) farklılığı, açığa değişik manalar çıkmasına yol açar… Yani enerji mana demektir… Asıl olan enerjidir, enerji mana olarak açığa çıkar, algılanır…
    O halde her söz belli frekansta dalga boyu olan enerjidir… Cinlerin yapısı da; semum-mariç denen, dumansız, gözeneklere zarar veren ateş olup; yani belli frekansta (dalga boylu) enerji kökenli, belli frekansta dalga yapılı varlıklardır…

    Om kelimesi zikir niyeti ile çekildiğinde, cinlerin frekansına yakın frekans üretilmekte olup, fark edilmese bile cinlerle diyaloga girilmektedir… Om kelimesi çekildiğinde kişinin beyni, cinlerin yapısıyla aynı frekans üretmektedir…
    Bu olayı basit olarak radyoda frekans ayarlamaya benzetebiliriz… Hangi radyo istasyonun frekansını girerseniz, o radyo istasyonu ile iletişime girer ve onların yayınlarını dinlersiniz…

    Om çekenlerin cinlerle irtibata geçtiğini nerden biliyoruz, diye sorarsanız; Om çeken uzakdoğulu insanların ortaya koyduğu felsefeden… Bu felsefeler (budizm, taoizm, hinduzm vb…) reankarnasyonu kabul etmekte, ölümötesini inkar etmektedir… Bu fikirleri cinler onlara vermektedir…

    Bu şeytani cinler, Allah’tan uzak düşme, sonsuz cehennemlik olma sebebi olarak Adem’i gördüğü için, insanı kendine düşman olarak görür… İnsanın imandan sapıp, kendisi gbi cehhenneme düşmesine vesile olmak için elinden geleni yapar…
    Kur’an’da cinlerin “insanların ekseriyetini etkileri altına aldığı”, “şeytani olan bu cinlerin insanın düşmanı olup, kıyamete kadar kendilerine izin verildiği” vb. ayetler mevcuttur…

    Korunma duaları ise bu şeytani cinlere karşı okunur… Bu dualarla, beyinde belli frekansta enerji kalkanı oluşturulur, hatta bazı duaların okunması ile açığa çıkan frekans, inat ederlerse bu şeytani cinlerin yanması, ölmesine sebep olur…
    ‘Neden Arapça harflerle okumalıyız’ sorusunun bir cevabı, kaynaktan öğrendiğimiz ve anladığımız kadarıyla budur…

    Bu konuların ayrıntısı Üstad AHmed HULUSİ’nin “Ruh-İnsan-Cin” kitabında mevcuttur. Bu kitabı okumayan, bu konularla ilgilenenlere duyrulur…
    Saygılar…


  • Ayet Yazmış:
    11 Nisan 2008 16:33

    1- ALLAH İSTEMEDİKÇE SİZ İSTEYEMEZSİNİZ!.. (İnsan-30)

    2- HALBUKİ SİZİ DE YAPAGELDİĞİNİZ ŞEYLERİ DE ALLAH YARATMIŞTIR!.. (Saffat-96)

    3- “YERYÜZÜNDE VEYA NEFİSLERİNİZDE SİZE İSABET EDEN BİR MÜSÎBET, BİZİM ONU YARATMAMIZDAN EVVEL, MUTLAKA BİR KİTAPTA YAZILMIŞTIR.

    BUNU, ÖNCEDEN MUKADDER VE YAZILI OLDUĞUNU BİLİP; ELİNİZDEN ÇIKAN ŞEYLERDEN DOLAYI ÜZÜLMEMENİZ VE ELİNİZE GİREN İLE DE SEVİNİP ŞIMARMAMANIZ İÇİN (açıklıyoruz)!.. ALLAH, DÜNYALIKLA BÖBÜRLENENİ SEVMEZ” (Hadîd-22/23)

    4- YÜRÜR HİÇ BİR MAHLÛK HÂRİÇ OLMAMAK ÜZERE HEPSİNİ ALNINDA ÇEKİP YÜRÜTEN O`DUR!.. (Hûd-56)

    5- DE Kİ: HEPSİ DE KENDİ PROGRAMLARI DOĞRULTUSUNDA (Şakûllerinde) FİİLLER ORTAYA KOYARLAR. (İsra-84)

    6- “ALLAH DE, ÖTESİNİ BIRAK…” (En’âm-91)

    7- DİLEDİĞİNİ YAPAR. (Bürûc-16)

    8- YAPTIKLARINDAN SUAL SORULMAZ!.. (Enbiya-23)

    9- BİZ HER ŞEYİ KADERİYLE HALKETTİK!.. (Kamer-49)


  • AHHA Yazmış:
    11 Nisan 2008 17:24

    Katkıda bulunan, eleştiren, uyaran tüm Sevgideğer arkadaşlara teşekkür ediyorum.

    Sevgili “Om”, Her söz (anlamlı, anlamsız) belirli frekansa denk gelir evet; ama anlamı bilinmeyen kelimeler MANA oluşturamaz! diye bu konuda görüşümü belirtmiştim.

    Sevgideğer “Zahir” ve “Göz” arkadaşlar,

    Ben Batıni yorumlarda bulunmadım. Şimdi tam tersi bir şey söyleyeceğim :). O hadis ve ayete yapmış olduğum yorumlar bana göre Zahir olanlardır. Bakınız dostlar, biraz daha ayrıntılamak istiyorum görüşümü.

    Cenine anne karnında ruh üflenmesi, Güneş’in Cehennem olması, İsa’nın babasız doğuşu, Taş’tan devenin çıkması, Musa’nın denizi bölmesi, İbrahim’in ateşte yanması, Nuh’un buharlı gemi yapması, 7 kat Gök vb. anlatımlarında ilk aklımıza gelen manaları bunların Zahiri manaları, Tasavvufi yorumları da Batıni anlamları demek değildir. Kardeşler, açıkçası geçmişte bu olayların olmuş olması veya bebeğin yaratılışının anlatılması, 7 kat atmosfer tabakasının olmasının bana manevi gelişimim açısından faydası yok diye düşünüyorum.

    Ne Kuran geçmişin hikâyeleri topluluğudur ne de geçmişte yaşanıldığı düşünülen bu olaylar Kuran’ın Zahir anlamlarıdır.

    Ana karnında cenine 120. günde Ruh üflenmesi veya İbrahim’in ateşte yanmaması bu olayların zahiri anlamları değildir. Bu olayın zahiri “kişinin bu anlatılanları kendinde bulması ve yaşaması”, (Yaşayana göre) Batını ise bunun da algılayamadığı derinlikleridir. Bu hadisteki anlatımı kendinde bulamayıp algılayamayana, bu haliyle zahir olduğunu düşünene ise BATINdır! Batın algılandığında Zahir olur!

    Ahmed Hulusi’nin eserlerinden zaten “Aynı tek şeyin, gözün görebildiği kısmına “zâhir” derler, göremediğine ise “bâtın”! “Bâtın”, gördüğünün, algılayamadığın yanıdır!”;

    “Bâtın”, mekân olarak, “zâhir”in ötesinde veya ardında; ya da bir başka boyutta değildir! Esasen, “Bâtın”, tamamiyle “Zâhir” olanın ta kendisidir! Esasen, “Zâhir”, tamamiyle “Bâtın” olanın ta kendisidir!” olduğunu biliyorsunuz.

    Şimdi bu tanıma göre düşünelim dostlar, İbrahim’in geçmişte gerçek ateşte yanmaması (Zahir ?) ile Dünya şartlanmalarının gelişmiş bilinci etkilememesi (Batın ?) aynı şeyin iki yönü müdür? Bu iki olay tamamen birbirinden ötedir, farklı boyutlardadır, yani zaten ehlinin tanımına da uymamaktadır. İbrahim’in ateşte yanmaması Zahir değil MECAZdır, Kabuktur, Üst boyutun alt boyuta zorunlu MİSAL kelimelerle naklidir, izdüşümüdür, (ayrıca bunun zahir olduğunu düşünen kişiye Batın olarak kalır algılanmadığından) kişinin dünyaya düşmeyecek bilince ermesi ise kişinin Zahiridir.

    O’nsuz, yaşanılmadan, hissedilmeden şeklen kılınan namaz, kılınan namazdır, Taklittir, Mecazdır, Zahir değildir. Hissedilen Salat kişinin Zahiri, Mi’rac ise Batınıdır.

    Sevgideğer Kardeşler, bilmiyorum; ama böyle algılıyorum.
    Kuran, İNSAN’ın Bilinç içeriğinin anlatımıdır!
    Kur’an, İNSANın anlatımıdır.
    İnsan-ı Kamil’in (=Tüm OKU’nan Kur’an ayetleri) BOYUTSAL GEÇMİŞinin anlatımıdır. Kimi ateşte yanmayıp (!) Hanif İbrahim’e kadar, kimi ölüleri dirilten (!) Saf Akıl İsa’ya kadar OKUR=YAŞAR o ayetleri.

    Sevgiyle..


  • bir'ol Yazmış:
    11 Nisan 2008 20:29

    Kur’an; zahiri itibarı ile mardiye olan bilincin, kendi derunundan veya kendi hakikatından, yine kendine nazil olan bilgilerdir… Mardiye bilincin batını da safiyedir……


  • Düşünceli Yazmış:
    11 Nisan 2008 22:32

    Cenine ana karnında 120. günde Ruh üflenmesi olayının sistemini veya astrolojik etkilerin kişiyi veya varlıkları nasıl etkilediğini ve bunun nasıl bir sistemsel hiyerarşi ile gerçekleştiğini anlamayan birisi, yüzbinlerce tasavvufi (zahir veya batın ?!) muhteşem (!) yorum okusa da bu okudularına imanı pekişmez. Dolayısıyla kim olduğunu da, evrensel senaryodaki rolünü de anlamaz, bilmez ve idrak edemez, ancak TAKLİT eder. Yapacağınız tüm tasavvufi yorumlar da en az Kuran-ı Kerim’deki hikayeleri tekrar etmek kadar ezber ve talide saptıracaktır. Mirac olayının evrensel açıklamasını anlamayan biri, namazın nasıl mirac olduğunu hiç bir surette anlayamaz ve bu konuda manasına işaret bakımından tüm anlattıklarınızı şiir veya şarkı ezberler gibi ezberler sadece.. Faydasına gelince, kökten sistemi anlaşılmadan ezberlenen tasavvufi anlatımlar da en az mecaz ve misallerinin işaret ettiği gerçeklerin farkında olmadan okunan Kuran kıssaları kadar bir faydası olur kişiye… Neyi ezberlediğinin hiç önemi yok, ezber ezberdir. (OKU’mak için bir tavsiye: http://www.okyanusum.com/sorucevap.html)

    Örneğin aşağıdaki İbrahim (a.s) kıssasını ele alalım:

    “Bir zamanlar İbrahim “Ey Rabbim! Bana ölüleri nasıl dirilteceğini göster” demişti. Allah “Yoksa inanmıyor musun?” diye sormuştu. İbrahim cevap vermişti; “Elbette inanıyorum, ama açıkça görmek, iyice tatmin olmak istiyorum. Öyleyse demişti Allah, dört kuş bul ve onları kendine alıştır. Sonra onları her bir tepeye ayrı ayrı koy, sonra da çağır; hızla sana gelecekler. Allah’ın her şeye gücü yeter, çok bilgedir; bundan hiç şüphen olmasın.” (2/260).

    Okyanus Ötesinden kitabında bu ayete bir cevap aranmasını istemiş Üstad.. Herkes tasavvufi (!?) anlamda süper cevaplar vermiş. Ama üstad bu cevaplar üzerine şöyle birşeyler yazmış:

    Hz. Muhammed “Ene beşerün MİSLİKUM” diyorsa… Hz. İbrahim ‘de öyledir, demektir… Bu durumda Ben de kendimde bunları aramayayım mı?…

    Aramak için de önce ne olduğunu anlamam gerekmez mi?…

    Günahını bilmeden tövbe ediyorsun, bu nasıl tevbe; diyor Yunus!..

    Öyle ise, önce kendimde olanları bilip, onların ne ve nasıl, neden oluştuğunu kavramam gerekmez mi?…

    Olayı, bu şudur, bu şudur gibi etiketleyerek nereye varabilirim ki?…

    Aksine böyle yaparak yolumu kendi elimle kapatmış olmaz mıyım?…

    Arabadan haberin yoksa; ya da var da ne olduğunu bile anlamadan, güzel şeymiş deyip olayı kapatıyorsan; nasıl araba sahibi olup kullanıp, bir yerlere varabilirsin?…

    Ne olacak şimdi benim halim?…

    Hiç birinizden olayı anlamama ve kendimde aramama çare olacak cevabı alamadım!…

    ,,,,,,,

    Bunun üzerine üstada verilen tasavvufi cevaplardan biri de şöyledir o kitapta:

    Mârifete ulaşmamış bilinç, ölü gibidir. Mârifet ilimle gerçekleşir. İlmin tahakkuku sonucu kişi bilir ki, “Evvel-Âhir, Zâhir- Bâtın hep ayni sonsuz sınırsız Tek’den başkası değildir. Bunu ilmi ilâhi ile bilir ve ilâhi kudretle izhar eder. Müşahede sonucu Mutmain olan nefs, bilinci itibariyle “Kâ`be” diye sembolize edilen imâr edilmiş beyt halini alır. Dolayısıyla da birimselliğe ait yanma olayı (Nemrud`un ateşi) yakmaz diye düşünüyorum.

    Ama üstad bu cevapla da tam tatmin olmamış, aradığı başka bir şey var. Bir başkası da şöyle demiş:

    -İbrahim A.s.ın bu üç aşamalı olayı “öz”e seyri târif ediyor… Varlığının gereğini idrâk ile kavminin putlarını kırmıştı.. Kavmi onu ateşe attı, (aleve değil) ama kavminin ateşi onu yakmadı…

    Kuşu dört parçaya ayırdı dört yöne attı (bu ise Ef`al-Esmâ-Sıfat ve Zât boyutlarını müşahededir)… Sonra bu parçaları birleştirdi (Vahdeti idrâk)… Nihâyet Kâbe ‘yi inşâ etti; ki bunu etraftaki yedi dağdan gelen taşlarla yaptığı söyleniyor.. yani Zâti Sıfatlarla tahakkuk etti…. anladığım budur Üstadım…

    Sonra da demiş ki üstad:

    Önceki gece İbrahim Aleyhisselâm ile ilgili bir bilgi aldım…!!!

    İbrahim Aleyhiselâm olayının Kur`ân‘ı anlamada bir ANAHTAR olduğu; ve bu konudaki SIR, tefekkür dünyamızda açıklık kazanmadan, Kur`ân’ın tarafımızdan asla değerlendirilemeyeceği; bu yüzden de bu konunun TAKLİDİNDEN TAHKİKİNE GEÇİLMESİ yolunda bir bilgi aldım… ve size naklettim…

    O yüzden de bu konu üzerinde hassasiyetle duruyorum… Ve görüyorum ki; bir çoğunuz, daha değil konunun önemini; getirmek istediğim bakış açısını bile edinememişsiniz!.

    Aslında bu meselenin anlaşılması için kişinin önce dört kuşun ne anlama geldiğini anlaması gerekiyor. Bu dört kuşun kendi varoluşsal sistemindeki yerini ve manasal olarak da neye işaret ettiğini de.. Bana göre bu dört kuş, yeryüzündeki tüm varlıkların yapısına hakim unsurları temsil eder. Bu unsurlar insanın da yapısında bulunur, cinin de.. Ama insanın yapısında 4′ü de bulunurken cinin yapısında sadece ateş unsuru bulunur. İnsan bunları bilmeden nasıl bu ayeti çözümleyebilir kendi bünyesine uyarlayıp? Bunu yapacak ki sonra da iş manasını kavrayıp yaşamına uyarlamaya gelecek.. O kitapta bir çok cevap yazılmış, ama hepsi ezberlenmiş cevaplar. İnsanı oluşturan manalar hiyerarşik bir yolla yeryüzünde açığa çıkar. (iniş) Hakikatini idrak etmek isteyen bilinç ise aynı yolla hakikatine dönmelidir. (yükseliş, uruc) Peki bu aşamaları bilmeyen nasıl döner, nasıl bulur yolunu? Varlığının boyutlarını böylesi tanımayan, bu boyutların manalarını da tanımaz. Örneğin 4 unsurun aşağıdan yukarı çıkmak isteyen için sırasıyla Toprak, Su, Hava ve Ateş şeklinde dizildiğini bilmeyen, yaptığı çalışmalarla bilinci Ateş boyutuna yükseldiğinde yanmaya başlayacağını, bundan öneki yanmalara yanma denemeyeceğini, asıl büyük yanışın burada olacağını ve ateşin tadına ancak bu seviyede bakacağını nasıl anlar? Anlamazsa yandım Allah diye yalın ayak başı kabak dolanırken alemde bu ateşten nasıl çıkacağını, bu seviyeyi nasıl geçebileceğini nasıl idrak eder? Bu noktada ne yapması gerektiğini nasıl bilir? Buranın “Ben onların doğru yolu üzerine oturacağım” diyen İblis’in de makamı olduğunu fark edebilir mi? Edemezse İblisin şiddetli saldırılarından nasıl korunur? Bilincinin Ateş seviyesine ulaştığında mülhime olduğunu anlasa bile, bu seviyede seyrettiği her bir varlığın ve insanların Ateş boyutunu seyrettiğini de anlar mı? Bunu kavrayamazsa, “İbrahim’in Ateşe atılmasının, manada aslında ateş boyutu seyrettiği kavminin Onu çeşitli saldırılarla manevi bir ateşe atması olduğunu” nereden anlar? Seyrettiği bilinç sevyesinde herkesin İblisiyet boyutuyla ilişkide olduğunu ve kendisinden de zahir olanın bu olduğunu ve yanmamasının ve yakılmamasının kaçınılmaz olduğunu, ama buranın köprüden önceki son çıkış olduğunu, yana yana nihayet benliğinden arınıp, bu dört kuşun hakimiyetinden çıkıp bilakis dört kuşa hakim olacağını, burada mutmain olmuş bir imanla huzur bulacağını anlar mı? Hiç zannetmiyorum. Kişi evrenin yapısını ve kendinin buradaki rolünü ayrıntılı olarak anlamadan, olayın manasal yanını hiç kavrayamaz. 120. gündeki ruh üflenmesi olayını boyutsal olarak anlamazsa, evrenin yapısını ve dolayısıyla kendi yapısını ve bu işlemin nasıl gerçekleştiğini kavramazsa, bu olayı manasal bazda kendine hiç uyarlayamaz. Bu kadar basit değil.. Taklidin çok çeşidi var.. Somut kavramlar da taklid edilir soyut kavramlar da.. Eğer konuya böyle yaklaşılmazsa, kişiyi taklitçi olmaktan AH HAyranı olmak bile kurtaramaz.

    Hazır yazmışken bu kıssa hakkında başkaları neler demiş onu kopya yapayım, düşünceye katkı olsun.

    1- Hz. İbrahim’e kesmesi emredilen kuşlar; horoz, tavus, karga ve güvercindir. Her kim, nefsini ebedi bir hayatla diriltmek isterse, tavus kuşunun sıfatı olan süslenme ve güzelleşme sevdasını, horozun meşhur sıfatı olan sertlik ve sinirliliği, karganın sıfatı olan alçaklık ve uzun kuruntulu olmayı ve güvercinin sıfatı olan yüksekten uçmayı nefsinde öldürsün ki, ebedi bir hayat ile hayat bulabilsin. İşte o zaman insan, o sıfatları şeriatın çağrısıyla islama çağırdığında, o sıfatlar koşarak ona itaat ederler.

    2- Bu dört kuşun tavus, karga, horoz ve kaz oldukları rivayet olunur.

    Tavus ucbü,
    Karga tûl-i emeli,
    Horoz şehveti,
    Kaz da hırsı temsil eder.

    Mücahede bıçağıyla bu dört kuşun yani bu dört türlü hasletin insandan kesilip temizlenmesi lâzımdır. Bunlar kalbi boğar, öldürürler. Kalbin dirilmesi bunların kesilip atılmasına bağlıdır. Müşahede bundan sonradır.

    3- Bu dört kuş, insan çamurunun yoğrulduğu dört unsur; anasır-ı erbaanın sıfatlarıdır. Bunlar, toprak, ateş, su ve havadır. Bunlardan her bir unsurun bir diğeriyle izdivacından iki sıfat doğmuştur: Toprakla suyun izdivacından hırs ve cimrilik doğmuştur ki birbirinin kardeşidirler. Ateş ve havanın izdivacından gadab ve şehvet doğmuşlardır. Bu iki kardeş de her zaman beraber bulunurlar. Bu sıfatlardan her birinin muhakkak bir eşi vardır; bütün kötü sıfatlar bunlardan doğarlar. Hırs, hasedin eşidir; cimrilik kindarlığın eşidir; gadab kibrin eşidir. Şehvetin belirli bir eşi yoktur, bütün kötü sıfatların müşterek ma’şukası gibidir. Bunlar yedi kapıdırlar. Cehennemin yedi katına giden yedi kapıyı temsil ederler. Bu kötü sıfatlardan kurtulamayanlar derecelerine göre yedi kapıdan cehenneme gireceklerdir. Her kapı için taksim edilmiş bir cüz vardır. Kimde hangi sıfat galipse o kapıdan girecektir.

    Hıcr Suresi’nde bir ayet-i celilede: “Lehâ seb’atü ebvâbın li-külli bâbın minhüm cüz’ün maksûmun” “Cehennemin yedi kapısı vardır. Onun her bir kapısı için onlardan taksim olunmuş bir zümre vardır” 15/44 buyrulmuştur.

    İşte Halil İbrahim aleyhisselâm Allâh ile dostluğunda sadakatin en yüksek örneklerini vererek bu kuşları boğazladı, kötü hasletlerden hep uzak ve temiz kaldı, vücudunda ateşe açılan bir kapı bırakmadı. Mancınıkla Nemrud’un ateşine atıldığı hâlde ateş onu yakmadı, gül bahçelerine kavuştu.


  • yasemin Yazmış:
    11 Nisan 2008 22:36

    Harika yazı, harika yorumlar. Hepinizin ilmini Allah bereketlendirsin. Sıdk ve ihlasla yapılan ibdetlerin şüpesiz makbul olacağının bilip teslim olalım.

    20-) Hazâ basâiru lin Nasi ve hüden ve rahmetün likavmin yukınun;
    Bu (Kur’an ayetleri), insanlar için basiretler, (bu ayetlere) ikan sahibi bir kavim için ise bir huda (hidayet, rehber) ve rahmettir.(casiye)

    82-) Ve inniy le Ğaffarun limen tabe ve amene ve amile salihan sümmehteda;
    Muhakkak ki ben, tevbe eden (hakikatına yakışmayan davranışlarını farkedip dönen, doğrusunu keşfeden), iman eden (arınan), salih amel (hakikatının gereği, sünnetullah’a uyumlu amel) yapan, sonra da doğru yolu bulan (Zat’a yönelen) kimseye elbette Ğaffar’ım.(Taha)

    Malik bin Dinar:”Ey kuran okuyanlar, Kuran-ı Kerim kalplerinize neler ekmiştir? Bahar yağmurları yeryüzünü yeşillendirdiği gibi Kuran-ı Kerimde kalbin yağmurudur onu canlandırır.”

    İnşallah bu baharda hepimizin kalbi canlanır. “amin, amin, amin”


  • Düşünceli Yazmış:
    11 Nisan 2008 22:53

    Bu kadar anlattık bari o ateşten nasıl çıkılır onunla ilgili iki çift laf da edelim.

    İbrahim as. mancınıkla ateş dağının içine fırlatıldığı zaman, havadayken Cebrail gelir ve sorar.

    - Ya İbrahim, senin için ne yapmamı istersin?

    İbrahim as.:

    - Hasbiyallahu lâ ilâhe illâ Hu, aleyhi tevekkeltu ve Huve rabbül arşıl azıym.

    diyerek teslimiyeti seçer……?

    ve ateş de böylece gül bahçesi oluurr..:-)