Eskiden her on beş günde bir Salacak sahilinde ikindi seyrine çıkmazsam kendimde eksiklik hissederdim. Kız Kulesine nâzır gurûbu izlemek, İstanbul’un gündüzden geceye geçişine tanıklık etmek tarifi imkânsız hülyalara, engin zevklere taşırdı beni.
Ayda bir Boğaz turu yapmadığımda huzursuz olurdum. Çocukluk aşkım bu şehir, ihmale gelmez, arada bir hal- hatır edilmek, sevildiğini hissetmek, aşkını benden dinlemek, kendini gözlerimden seyretmek isterdi.
Bir dönem Cihangir’e, Yeşilçam sokağına, Artistler Kahvesine takılmak, sepya filmlerden tanıdığım figüranları, yapımcıları izleyerek pazar çayı içmek de özel tutkumdu.
Zaman, nostaljiyi de tutkuları da aldı bir bir. Tutku; tutsaklıktı belki de. Zevk dediklerimiz, keyif alıyorum dediklerimiz, nefsin kendine pay çıkardığı, egonun yerini sağlamlaştırdığı olgulardı belki de. Kim bilir?.. An bilinci çerçevesinde yaşamaya çalışmak, zevke ve tutkuya ne kadar imkân tanır, doğrusu bilemiyorum.
…
Nisan ayındayız. Nisan ve Mayısa özgü bir misafiri var İstanbul’un… Yılda sadece iki ay konuğumuz olur sonra da aslına rücu ederek örtünür. Boğaziçi ile özdeşleşen nadide çiçekler; erguvanlardan bahsediyorum. Kandilli yamaçları, Beykoz koruları, Kanlıca sırtları pembe ve eflatunun tonlarıyla Boğaziçi’ne rengini seren erguvanları ağırlıyor şimdi.
Evet, iki ay, yılda sadece iki ay kalacak erguvanlar. Bizans ahalisi erguvan çiçeğini çok severmiş. Efsane bu ya; Hz. İsa’ya ihanet eden kişi, yaptığından öylesine pişman olmuş ki; erguvan ağacına kendini asarak hayatına son vermiş… İsa’ya hainlik eden bu adamın utancını dalında taşımak o güne kadar beyaz açan erguvan ağacına öylesine ağır gelmiş ki; utancından pembeleşmiş, kızarmış, bozarmış. O gün bugün pembe tonlarda açarmış erguvanlar.
Uzun süredir yapmadığımı yapmalı, Boğaziçi’ne uzanmalıyım. Özlemişim içinden deniz geçen kentin koylarını, kıyılarını, yamaçlarını.
…
Arnavutköy’deyim. Buradaki burun, özel bir güzellik bahşeder gelenlere. Sahile dikilenler, Boğazın bir dere gibi aktığını alenen seyrederler burada. Başka yerlerde durgun görünen deniz, burada hırçın ve oldukça coşkun akar. Akıntıyı bu derece açık izlemek Boğaziçi’nin başka kıyılarında imkânsızdır.
Sahili dolduran olta balıkçılarını seyrediyorum bir süre. Ümitle bekliyorlar misinanın vurmasını. Hayat ne tuhaf? Allah’ın sistemi ne ilginç değil mi? Biraz sonra minik bir istavrit oltaya takılacak, bizim duyamadığımız canhıraş feryatlarla çırpına çırpına can verirken olta salan adam bağıracak; heyyyy beee geliyorrrr geliyorrr… İstavritin yaşadığı cehennem; olta atana leziz bir cennet bağışlayacak. Bunu dışımızda kabul kolay, lafını etmesi ucuz da kendimizde yaşandığında da kabul edebilsek!... Zor gibi!… Zaten lafını gevelediğimiz ilmin sahnesi, stajı gelince istavrit kadar bile tahammül edemiyoruz çoğu zaman… ”Benim azabım, Hakkın diğer kullarına cennet yaşatacaksa ne mutlu bana!” diyebilecek bilinç, biraz ağır geliyor değil mi?..
Birden aklıma Hz. Ebubekir geldi. Ne demişti Sıddıyk-ı Ekber:
“Rabbim, gövdemi öyle büyüt öyle büyüt ki cehenneminde başka hiçbir kula yer kalmasın!..”
…
Selam olsun Ebubekir’e… Salat olsun Alemlerin Efendisine…
…
Büyükşehir Belediyesinin Sosyal Tesislerine, kazıklı yola bakan çay bahçesine yöneliyorum.
Arnavutköy sakinleri pazar keyfi için masaları erkenden tutmuş. Genellikle fötr şapkalı beyler ve tayyör giymeyi ömür boyu ihmal etmeyen hanımlar arz-ı endam eder buralarda. Diploması, bürokrasi emeklisidir çoğu. Denizlerde uzun süre kaptanlık yapanlar, yaşı ilerlediği için işleri oğullarına devreden şirket sahipleri de yok değil. Hayatın son demlerinde alınan her nefesin tadını çıkarmak isteyen, huzur ve sükûnet telkin eden insanlardır hepsi…
Bir süre Boğazı seyrediyorum. Yamaçları öbek öbek tutan erguvanlar kalbimin atışını karşımda seyretmek gibi canlı ve heyecanlı geliyor.
Fincanda çayım geldi. Gazete yada kitap almadım yanıma. Bugün İstanbul’u dinleyeceğim. Bugün kendimle konuşacağım İstanbul aynasında. Öylece etrafı sessizce izliyorum bir süre.
Genelde baylı bayanlı oturanların arasında, çaprazıma gelen açıda, oldukça yaşlı, ama her halinden görmeyi özlediğimiz o meşhur İstanbul Beyefendilerinden olduğu anlaşılan bir zat dikkatimi çekiyor. Askılı pantolonu, ensede toplayıp bağladığı kır saçları, boynuna bağlı yazı gözlüğü, masasına yığdığı kitaplar ile değişik geliyor bana. Yılların çizgileriyle bezeli alnı, çıkıntılı elmacık kemikleri, şakaklarına doğru derisi sarkmış yanağı, eminlik yansıtan duruşu ile özel biri gibi sanki.
Allah Ehli denince sakal ve özel bir nur görme takıntısından yeni yeni kurtulsam da, zaman zaman geriye ket vurmalar yaşadığım için bu tip insanlarda batini boyutlar olabileceği doğrusu aklıma gelmiyor. Aklıma değil belki de işime gelmiyor. Sanki kendine yakınlaşacak kulu seçme yetkisi bana verilmiş gibi. Haaa şaaa…
Uzun süre kaçamak bakışlarla süzüyorum. Derinlik yansıtıyor. Sohbet etmek istesem, rahatsız etmiş olur muyum? Adamcağızın pazar keyfine limon sıkmak istemem. Ama onu gözlemekten kendimi alamıyorum. Bakarken yakalanmak da kötü olur hani. Neyse canım, kendime döneyim.
Asma Köprüye, uzak ufuklara dalmışken garsonun nazik sesi ile irkiliyorum:
- Kaptan amca sizi masasına davet ediyor!
Kim, ben mi, kaptan amca kim, diye mırıldanırken gayri ihtiyari çaprazıma döndüğümde gülümseyen bir çift göze yakalanıyorum. Reverans yapan saray hanımlarının hareketine benzer bir temenna ile buyurmaz mısınız diyor…
Bir suçlu gibi, çekmece karıştırırken annesine yakalanan çocuk ürkekliği ile masaya yöneliyorum. Ayağa kalkıp “Hoş Safalar getirdiniz” diyerek yer gösteriyor. İkramını sipariş ettikten sonra kısa ve öz bir tanışma faslı yaşıyoruz.
Kullandığı dil, takındığı hal, engin bir kültür şemsiyesi altında yetiştiğini ayan beyan ortaya koyuyor. Nicedir duymayı özlediğim, şimdilerde magandalığa kurban edilen eski İstanbul lehçesi, Osmanlıca kelimelerin billur armonisi ruhumu yıkıyor adeta.
Kaptan amcanın sadece dümen kullanmadığını, dünyanın pek çok ülkesinden kendisine bir kültür harmanı yaptığını, birden fazla yabancı dile vakıf olduğunu sezmek zor değil.
Tasavvufla ilgili olduğumu söyleyince eskilerden bir giriyor ki hayretten parmak ısırıyorum. Sohbetini dinlediği büyüklerden tutun da, çeşitli ülkelerde ziyaret ettiği mabetlere, katıldığı mistik ritüellere kadar pek çok zenginliği beni de oralara, o anlara taşırcasına anlatıyor. Sözlerini öylesine yaşıyor ki; onunla orada, o anda, o halde olmaktan kendimi alamıyorum.
Tasavvuf, tarikatler, eserler derken kısa ve öz bir soru yöneltiyor:
- Kimlerdensiniz?..
Şaşırıyorum. Soru tuhaf geliyor önce. Hani bizim köyde olsa, dışarıdan gelene hangi köyden, hangi sülaledensin manasına kimlerdensin denebilir. Ama köyde değiliz ki…
Eski Türk filmlerinde işçi çavuşu fakir damat adayının, fabrikatörün kızını istemeye gittiğinde, koltuğuna yaslanan, ropteşambırının ceplerine ellerini sokarak kasılan babanın; “Eeee… Kimlerdensin delikanlı?” türünden aşağılayıcı sorusu gibi olsa anlarım. Ama öyle de değil.
Böylesine dünya kültürü almış bir adam hangi tarikate gönül verdiğimi sorsun, buna da ihtimal yok. Allah Allaaaah… Ne desem bilmem ki… Hah buldum;
- Kendimi hiçbir yere ait hissetmiyorum!
Anlamlı anlamlı gülümsüyor:
- Kusura bakmayın ama manen o kadar ileri safhalarda olacağınızı sanmam. Hepimizin kayıtları, ön kabulleri var. Çoğunu atamıyoruz ömür boyu. Sorumu biraz daha düşünün.
…
Eh, sen misin pazar keyfine çıkan, yakamı bırakmayan sorular, kesilmeyen sınavlar çay bahçesinde de buldu ya, pes yani!..
Kimlerdensiniz?.. Sahi ben kimlerdenim?.. Düşünmedim ki… İyisi mi severek yaptıklarımdan bahsedeyim:
- Tasavvuf üzerine inceleme ve araştırmalarım var. Biraz da kalemimiz var naçizane.
- Onu sormuyorum, kimlerdensiniz?..
…
Yok bu defa iyi çattık. Ne sormak istediğini açıkça deyiverse sanki kıyamet kopar.
Bana hep böyle yaptı büyükler. Sordular, düşün dediler. Düşündüm, şöyle mi efendim dedim, öyle değil, git öğren, çalış, yetersizsin, dediler. Hala da sürer bu hal. Ehli olan bir tek zat da çıkıp; “İyi gidiyorsun, mübarek olsun” demedi bana!
Şanslı mıyım? Kişilik kalıplarından bakarsan şansızım, nefsim övülmeye aç geldi aç gider. Gönülden bakarsan iyi. Övmesinler… Övgü; olduğu yere kilitler ve orada bırakır idraki!.. İlerlemeye hiç izin vermez iltifatlar!..
- Allah Dostlarını sevenlerdenim, diyorum.
- Sizi yormayalım beyefendi, deyip soruyu açık ve net yöneltiyor:
- MÜŞAHEDE EHLİNDEN MİSİNİZ, MÜKÂLEME EHLİNDEN Mİ?..
Aboooo! Kaptan amcaya da bak seeeeen? Sorduğu kavramlar!... Aman Allah’ım… Düşünmeliyim. Anlaşılan bugün pabuç pahalı burada.
Müşahede Ehli… Tanıklık edenler, Rabbini seyirden Rabbul Alemiyni seyre geçenler, ilmen bildiklerini hal olarak da sindiren ve yaşayanlar olsa gerek…
Mükâleme Ehli… Konuşma ehli demek… Lakırdı eden, sohbet eden, kavram geveleyen, çaldığı ilmi kendininmiş gibi satan, yaşamından uzakta olan… Yani ben… Basbayağı ben…
- Müşahede ehlinden olmak niyazımız var ama efendim, mükâleme safhası galiba nefsimize hoş geliyor. Yazıyor, anlatıyorum, ama ne kadar müşahede ettim, doğrusu emin değilim.
…
………
Uzun uzun süzüyor gözlerimi. Yakından bakınca az evvel göremediğim nuru görüyorum sinek kaydı traş edilmiş yanaklarında. Hele gözleri. Farklı bir ışık yansıtıyor. Bu ışığı tanıyorum. Ziyaret ettiğim bazı ehil zatların gözlerinde gördüğüm ışığın aynısı…
Dinginlik yansıtan, ruhu okşayan, kaygı yada sevinç taşımayan, yorumsuz bir ışık bu. Bir süre sessiz ve sözsüz gönülce konuşuyoruz. Garson kemal-i edeple yeni siparişimiz olup olmadığını sorana kadar sürüyor bu lisansız konuşma.
- Evladım bize meyve kokteyli hazırlar mısın, diyerek siparişi veriyor ve sonra aheste aheste anlatmaya başlıyor:
- GEMİLERDE TALİM VAR/ BAHRİYELİ YARİM VAR türküsünü bilirsiniz değil mi?
- Evet.
- Gemilere, denize, dalgalara yazılmış başka şarkılar, usta şairlerden şiirler de bilirsiniz?
- Oldukça…
- Sizce gemiye, denize şiir yazanlar, beste yapanlar; denizi müşahede etmişler midir?..
Biraz düşünüyorum. Müşahede etmeseler ona dair şeyler ortaya koyamazlardı. Cevap veriyorum:
- Müşahede etmişlerdir, seyretmişlerdir tabii…
Bir süre daha sustuktan sonra devam ediyor:
- Kelimelere çok takılıyorsunuz. Müşahede dedim, siz bunu basit anlamı ile seyir olarak aldınız! Müşahede seyir mi acaba?..
Al işte… Kibar bir fırça daha… Yok, ben nereye gitsem, kime varsam durum bu. Hep tozum alınıyor, her daim silkeleniyorum. Şimdi de Osmanlıca ve Arapça kavramları derinlemesine müzakere edeceğiz anlaşılan.
Yok yok, bunlar nefsimin sesi… Oğlum topla kendini. Kaptan amca kapıyı derin yerden açtı, derin gidelim… Sakın tepki verme, sakin ol…
- Müşahede kelimesi bana önce Şehadeti hatırlattı… Şehid olmak yani…
- Şehid; harbi seyreden midir?..
- Yoooo! Harbin içine dalan! Savaşan, savunan, vatan için, din için, ırz- namus için can veren! Kurşunlara düğüne gider gibi giden!..
- Kelimeye takılmak nasıl da kilitmiş değil mi? Bak neler söylüyorsunuz? Devam ediniz lütfen.
Ohhh beee. Az işi kurtardık… Devam ediyorum:
- Tanıklık, kefillik, vekillik anlamı da var!
- Yani?..
- Yani… Tanık oluyorsunuz bir davada…
- Ne demek tanık olmak?
- Ben bu olaya, olguya veya kişiye tüm bilgilerimle, gözlemlerimle, idrakimle vakıfım. En az kendim kadar eminim durumdan demek!
- Güzelllll… Bakın neler dökülüyor gönlünüzden…
Şükür… Kaptan amca iyiymiş hani… Fırçası pek sürmedi…Okşamayı da ihmal etmiyor.
- Tasavvufi anlamda müşahede ehli kimler?
İşte bu soru beni biraz aşar. Siz buyurun desem, kolaycılık diyebilir. Ne desem bilmem ki. İyisi mi işi espriye dökeyim. Televizyon yarışmalarında olduğu gibi ya harf satın alacağım ya ipucu isteyeceğim:
- Doğrusu kavramsal anlatımlar beni pek sarmaz. Nedense misal yollu anlatımları daha iyi kavrıyor beynim. Misalle biraz ipuçları verseniz.
Bütün babacanlığını kuşanarak beni mahçup etmeyecek, aksine okşayacak tarzda giriyor:
- Kur’an ve Hadislerde de misal yollu anlatım öndedir. Rabbani bir metot bu. İşin başında olanlar iyi kavrasın diye. Genellikle de ilkokul çocukları için öğretmenler çok kullanılır.
Ohhh.. İlkokula da başladık. Kaptan amca da az değil hani, okşarken tokat giydirdi.
- Biz sizin kadar tasavvuf bilmeyiz. Ben 50 yaşımdan sonra eğildim eserlere…
Şimdi de tevazu kuşandı. Bilmemiş hali buysa, bileni kim bilir nasıl?... Ama samimiyeti hoşuma gitti. Açık bir zat. Resmiyetten, kibirden uzak. Devam ediyor:
- Deniz misalimizden gidelim. Denizi müşahede eden kim?
- Şairler, yazarlar, bestekarlar olmadığı açık.
- Evet onlar değil.
- Gemicilik okuyanlar olabilir mi?
- Okuyan bilir. Ama yaşayan değildir okuyan.
Yavaşça yerinden doğruluyor. Tesisten çıkıp Arnavutköy’ün o akıntılı burnuna yürüyoruz.
- Denizi müşahede eden, sefere çıkan, denizin türlü türlü hallerini yaşayan, mevsim mevsim dalgaları yudumlayandır dostum!
- Evet!
- Fırtınalı gecede dümen kullanmamış, uzak limanlarda manevra yapmamış, dibe dalıp inci- mercan almamış, köpek balığı ve balinalarla savaşmamış adam denizi müşahede etmiş midir?.. Günlerce, aylarca karaya ayak basma hasretini kalbinin kuytularında duymamış, çocukları gözlerinde buğulanmamış adam denizi müşahede etmiş midir?.. Yolcular tehlike anında filikalara koşarken gemisini terk etmeyen kaptanın ne tür bir müşahede içinde olduğunu sen buradan bilebilir misin?...
…
……
Kaptan amca çok derin konuşuyor. Hava açık. Deniz oldukça güzel. Erguvanlar karşı yamaçlardan gülümsüyor İstanbul sevdalılarına. Sahil, sağlıklı yaşam yürüyüşüne çıkanlar, balık tutanlar, seyyar tezgahlarında nafaka arayanlarla cıvıl cıvıl..
Kaptan amca, yükselen ikindi ezanı ile sözlerini noktalıyor. Koluna girip ağır adımlarla camiye yöneliyorum. Müşahede derin konu. Müşahede ehli olmak kiiiimmmm, biz kiiimmmm… Ezan biterken son bir ümitle soruyorum:
- Bizim gibi lakırdısını edenlerin, müşahede noktasında hiç şansı yok mu?
- Olmaz mı? Var elbet. Rahmetinden ümit kesilmez ki…
- Şöyle deyiverseniz, kolay yolu nedir? Nasıl düşünsek nasıl baksak?
Şadırvana girerken üzerindeki yazlık montu alıyorum. Kollarını abdest için sıvadığında gözlüklerini elime veriyor:
- Kolay yol; bir işin önce sevdalısı, sonra delisi olmak! Emekli oldum ama deniz aşkım hala ilk sefere çıktığım an gibi taze içimde. Yöneldiğin, istediğin seyre önce sevdalanacak, sonra delicesine bağlanacaksın!..
- Başka?..
- Rasülümüzün boyutsal işlevlerine işaret eden ayeti iyi düşün!
- Hangi ayet?..
- İnna Ersalnake Şahiden Ve Mübeşşiran Ve Neziyran… ŞÜPHESİZ BİZ SENİ ŞAHİD (MÜŞAHEDE EDEN) MÜBEŞŞİR (MÜJDELEYEN) NEZİYR ( KORKUTUCU ) OLARAK İRSAL ETTİK..
Ayette risaletin seslendiği üç kulak var:
1- Müşahede ehli nazarından risaleti algılamak. Bunlar cennet ümidi cehennem korkusu taşımayan ALLAH İÇİN KULLUK EDENLER…
2- Müjdeleme diye bakan, cennet arzusu ile ibadet edenler nazarından risalete bakış.
3- Nezir; korkutucu, azap kaygısı taşıyanlar nazarından anlayış var…
Şahiden; ayette öne alınmış… O halde müşahede; işin zirvesi!..
- Başarabilir miyim?
- Nasip, Allah’tan ümit kesilmez. Sevdalanacak yüreğin, delisi olacak, göze alacak kadar da bilincin varsa korkma; çık yola!..
Meraklısına:
----------------
http://www.ahmedbaki.com/turkce/kitaplar/kendini/kendini29.htm
http://www.ahmedbaki.com/turkce/kitaplar/iman/iman09.htm
http://www.ahmedbaki.com/turkce/kitaplar/oku/oku33.htm
|