Bu yazımızda; Mekke-i Mükerreme’de 30.sırada nazil olmuş, 11 ayet olan, adını, ilk üç ayetinde geçen
“el-Karia”dan alan, KARİA SURESİ’ni kapasitemiz yettiği kadarıyla yorumlayacağız...
El-Karia” şiddetle çalan (bela), şiddetle çarpan (darbe), şiddetli çarpması ile ses çıkaran (kıyamet, ölüm) manalarına geliyor... Karia Sûresinde; kıyamet ve ölüm’ün şiddeti... Ölüm’ün akabinde insanı bekleyen gerçek... Mizanda ağır-hafif gelenler... Haviye... gibi hususlar açıklanıyor... Gerek sure hakkındaki bu bilgiler, gerekse ayetlerin mealleri Hasan GÜLER’in B-Meali’nden alınmıştır… Kendisinden ve Üstad’dan Allah Razı Olsun…
Hatalar Bizden!… İsabet Kaynaktan!…
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHIYM
1-) El kariatü;
El-Karia (o şiddetle çarpan olay; kıyamet tecellisi, ölümün tahakkuku) !.
SAFİ YORUM:
El-Karia!. .diye sesleniliyor!… Karia’nın başında El var!... İngilizcedeki The gibi!... ”Bu, herkesin bildiği, ortada olan, bilinen, gerçekte kimseye gizli, örtülü, saklı olmayan” Karia!... Herkese, her an açık olan Karia!... Herkesin her an gördüğü ama bakmadığı; bildiği ama anlamadığı; yaşadığı ama fark edemediği Karia!...
El-Karia!..diye seslenme, ünleme var!...”Kapıyı çalacak” kadar yakın , kapıya dayanmış, uzak olmayan olay!... Kapıyı çalan, aceleci, önemli bir haber!... Yakınlığının anlaşılmasıyla insanı şaşırtan, hayrete salan, şok etkisi yapan, akıla çarpan gerçek!... Fark edene “buldum, yanımdaymış, benimleymiş, çok yakınmış” dedirtecek olan!...
“Dehşetinden yürekleri hoplatacak”, varlığı sarsacak olan olay!... Açıklandığında, anlaşıldığında insanı dehşete sokacak, hayrete salacak olan haber!... Hakikati öğrenildiğinde çarpacak olan, kıyameti koparacak, felaketi olacak olan!... Gerçeğinin kavranmasıyla büyük gürültü koparacak, şiddetli ses çıkaracak olan!...
2-) Mel kariatü;
Nedir el-Karia?.
SAFİ YORUM:
Karia meallerde; “Kapı çalan, kıyamet, o çarpacak olan felaket, çarpan olay, başa çarpıp patlak verecek olan, gürültü koparacak olan, felaket kapısını çalacak olan, o şiddetli bir gürültüyle gelip çatacak yürekleri koparacak felaket, o şiddetle ses çıkararak çarpan, korkunç olay, şok, kalkış” şeklinde manalandırılıyor… Karia kelimesi; “kapıyı çalan, dehşetten yürekleri hoplatan, şiddetle çalan, şiddetle çarpan, şiddetli çarpması ile ses çıkaran” manalarına gelir...
Kapıyı çalan, kapıya dayanmış olan önemli haber nedir?... Dehşetinden yürekleri hoplatacak olan gerçek nedir?... Kıyamet, felaket etkisi yapacak olan olay nedir?... O şiddetli ses, gürültü çıkaracak olan vakıa nedir?... O her şeye çarpan, isabet eden, her şeyin kapısını çalan hakikat nedir?... O başa çarpan fikir, yürekleri koparan his nedir?... El-Karia, nasıl bir olay, nasıl bir haber, nasıl bir gerçek???
3-) Ve ma edrake mel kariah;
El-Karia’yı sana bildiren nedir (el-Karia’nın ne olduğunu sana ne bildirir) ?.
SAFİ YORUM:
El-Karia’yı sana bildiren nedir, diyor!... Yani aslında; El-Karia bize bildiriliyor; önceden bildirildi; şimdi bildiriliyor; sonra da bildirilecek; her an bildirilen bir şey!... El-Karia; önceden bildirilmedi de, sonra bildirilecek bir şey değil!... Bize her an bildirilen şey hakkında, bize bilgi verilmek isteniyor!... Bilinçsizce bildiğimiz şeyi, bilinçli olarak bilmemiz isteniyor!...
Demek ki; El-Karia bize bildiriliyor da, bizim haberimiz yok!... Her an içinde olup; fark edemediğimiz şey!... Bize çok yakın olan, sürekli onunla olduğumuz şey!... Kendisiyle var olup; kendisini tam olarak bilemediğimiz şey!... El-Karia; bize bildirilene ait olan, bilmediğimiz bir şey!... Ne olduğunu bildiğimiz, ama nasıl olduğunu bilmediğimiz bir şey!... Bildiğimiz şeyin bilmediğimiz yönü!...
Doğal halimizle, evrensel halimizle bildiğimiz; ama bilinçli olarak, farkında olarak bilmediğimiz bir şey!... Kullandığımız, yaşadığımız, bildiğimiz, apaçık olan şeyin; bizim bilincimize gizli, kapalı, saklı olan tarafı!... Bize çok yakın, basit, kolay olanın; bizden çok uzak, karışık, uzak sanılması!... O halde; El-Karia’yı sen nerden bileceksin?... Bildirilen, bilen, bildirten ne???
Uzaklarda aranılan bir şeyin, yakında bulunulmasının verdiği hayret, dehşet ve şaşkınlık hali oluşturan; El Karia!... “Uzaklarda arar idim, ol can içre canan imiş”, ”Bir BEN var bende, benden içeri” diyenin halinin sebebi, El Karia!...
4-) Yevme yekûnün Nasu kelferaşil mebsus;
O Gün insanlar, yayılmış (ateşe atılan) pervaneler gibi olur.
SAFİ YORUM:
Bu ayette; “şiddetle çarpacak, ses getirecek, gürültü koparacak, kıyamet koparacak, felaket olacak, yürekleri hoplatacak, akla zarar, şok edecek, korkunç, dehşet verici” haber/olay olan El-Karia açıklanmaya başlanıyor… Bu haberi bize dost-düşman herkesin kendisinden son derece emin olduğu, her zaman çok güvenilir olup hiç kimseyi kandırmayan, her sözü doğru olup asla yalan söylemeyen, her işinde doğru-dürüst olup yanlış-eksik işi olmayan bir insan; Hz. Muhammed Mustafa(as) bildiriyor!...
O gün; El-Karia haberinin alındığı, El-Karia haberinin sebebi, El-Karia haberini oluşturan o boyutun zaman birimiyle, hız değeriyle, mekan algısıyla varlığa bakarsan!... İnsanlar, ateşe atılmış, ateş olmuş, ateş yapılı varlıklardır!... Bu ateş elbette bizim bildiğimiz dumanı olan, ısı veren, kibritten, çakmaktan çıkan ateş değil!... Bu ateş enerji dalgalarının, ışınların oluşturduğu ışık zerrecikleri!... Yani insan gerçekte enerji dalgalarından oluşmuş, ışık zerrecikleri ile var olan, ışınsal bir varlık!...
Bu yapımızı oluşturan enerji dalgaları, ışık zerrecikleri bir pervane gibi, bir kelebek gibi savrulup duruyorlar ve biz ışınsal varlığımızla var oluyoruz!... Enerji dalgaları sürekli değişiyor, dalgalanıyorlar!... Işık zerrecikleri sürekli değişiyor, yenileniyorlar!... Işınsal yapımız sürekli değişiyor, oluşuyorlar!... İster “zerre küllün aynasıdır” deyin; isterseniz “holografik evren, hologramik gerçeklik” deyin fark etmez, aynı şeydir!...
Her zerrede külle ait tüm özellikler yer alır ve her zerrede dilenilen özellikler açığa çıkarılır; biz de o açığa çıkanları sınırlar-sıralar, sabit-değişmeyen varlıklar olarak algılarız!... Halbuki; her şey her an değişiyor, yenileniyor!... Eskiler yenileniyor değil; eskiler gidiyor, yeniler geliyor; her an!.. .O boyutta, o boyutun zamanı ile, hızı ile, mekan algısı ile bakarsan durum böyle!... Özünde işleyen sistem böyle!...
5-) Ve tekûnül cibalü kelıhnil menfuş;
Dağlar didilip dağılmış renkli (boyanmış) yün gibi olur.
SAFİ YORUM:
Bir önceki ayette El-Karia’yı açıklamak için “insanlar” diyerek bizden bir örnek vermiş olan; şimdi de bu ayette “dağlar” diyerek dışımızdan bir örnek veriyor!... İçimizde de, dışımızda da aynı sistemin işlediğini, tüm varlığın aynı şekilde var olduğunu duyuruyor!... El-Karia haberi ile işaret edilen olay, öz boyuttaki bu gerçeklik, içimizde de, dışımızda da aynı şekilde işliyor!...
Sünettullah denilen Allah’ın değişmez sistemi; enfüsümüzde de, afakımızda da aynı şekilde çalışıyor!... İslam denilen teslimiyet üzerine kurulu yaratılış; her şeyde aynı şekilde oluyor!...
Dağları, dışımızda olan madde dünyasına ait bir örnek olarak alıyor!... Aslında bizim de dahil tüm maddi varlık, dağların bağlı olduğu gerçeğe, habere, olaya tabi!... Dağları örnek vererek tüm varlıkta işleyen mekanizmayı açıklıyor!...
Beş duyumuz ile insan, dağ olarak gördüklerimizin, maddenin özüne doğru zumlama yaptığımızda bambaşka bir gerçekle karşılaşıyoruz!... Madde ile başlayan bu yolculuk; hücre, molekül, atom, elektron, nötron, kuant …. şeklinde enerji dalgalarına, ışık zerreciklerine, ışınsal yapılara uzanıyor!... Bu enerji boyutunda insanlar, dağlar, madde kelebek gibi uçuşan, pervane gibi savrulan, didişilip dağıtılmış renkli-hafif yün gibi ışık zerrecikleri olarak algılanıyor!...
Ve biz bu uçuşan, savrulan, renkli, hafif ışık zerreciklerini, enerji dalgalarını, ışınsal yapıları beş duyumuz, sınırlı kapasitemiz, beyin programımız gereği madde olarak algılıyoruz!... Bu ışık zerrecikleri enerji dalgaları, enerji dalgaları ışınsal yapılar, ışınsal yapılarda madde olarak (kuant…madde) algılanıyor!...
Ayrıca dağlar ifadesini, bu gerçekleri öğrenince didilip dağılmış, varlığı parçalanmış yok olmuş, renkli yün ışıltılı ve hafif olan hayale dönen benlik, birimsel ve maddi varlık olarak ta geniş manasıyla değerlendirebiliriz!... Evet, bu hakikatler bilindiğinde, birimsel varlık bilinçten silinince, benlik ortadan kalkıyor!... Adeta kişinin birimsel kıyameti kopuyor, bu gerçek bilincinde şok etkisi yapıyor, birimsel varlığının felaketi oluyor, maddi varlığı/birimsel varlığı/benliği feryadı koparıyor, gürültü çıkarıyor ve çığlığı basıyor!...
6-) Feemma men sekulet mevaziynüh;
(İşte o gün) kimin mizanları/tartıları ağır basarsa (iman nuru, meleki nurlar, hakkani özellikler),
SAFİ YORUM:
İşte bize El-Karia!!! İşte O; her an, her yerde olan sahte benliğin kıyameti, felaketi, dehşeti, şok eden korkunç olayının habercisi; El-Karia!!! Gerçek benliğinin, varlığının ise; rengarenk, ışıltılı dünyasının habercisi; El Karia!!! Kıyametiyle kimine felaket, kimine hayatiyet; şok etkisiyle kimine dehşet, kimine haşyet; çarpmasıyla kimine gürültü, kimine sükunet; iyiye iyi, kötüye kötü olan olayın habercisi; El-Karia!!!
İşte o gün kimin mizanları ağır basarsa; yani o enerji boyutunda, ışınsal yapısı güçlü olanlar!... Işınsal yapıları/ruhları; iman nuru, marifet nuru, hidayet nuru ile var olanlar!... Işınsal yapılarını, enerji dalgalarını; namaz, oruç, zekat, hac, abdest, zikir, tefekkür vb. ibadetlerle, çalışmalarla; güler yüz, tatlı söz, yapıcı, olumlu, pozitif, verici iyi, güzel, doğru vb. salih amellerle enerjilendirenler!... Bu şekilde ışınsal yapıları güçlü olan ve pozitif enerjilerle ışınsal yapılarını güçlendirenler!... Ölüm ötesine güçlü olan ışınsal yapılarıyla geçeceklerdir!...
Dünya ve maddeden, ışınsal yapısını güçlendirmek için, hayatta kalabilecek kadar alan, nasiplenenler!... Yapacağı belli çalışmalarda, ibadetlerde enerjisini kullanmak için yiyip, içen; enerjisini dengelemek için dinlenen, uyuyan, eğlenen; her anı ve her hareketi ile enerjisini arttırma düşüncesinde olan!... Nuruna nur katmak isteyen, bunun için orta yoldan, dengeden ayrılmayan, her işini tartıp dengeleyen!...
Yeri geldiğinde namaz kılan, yeri geldiğinde dinlenen, yeri geldiğinde yiyen içen, yeri geldiğinde oruç tutan… !... Terazinin dengesini bozacak her aşırılık, nurumuz arttırmak yerine azaltacaktır!... Asıl marifet; yeri ve zamanı dikkate alarak, gerektiği ölçüde fiiller açığa çıkarmak, enerjimizi kontrollü kullanmaktır!... Kontrolsüz güç faydalı değil; dengesiz enerji olumlu değildir!...
Ayrıca bu ayet; “kimin kapasitesi bu gerçeği anlamaya yeterse” manasında da değerlendirilir!... Herkes farklı kapasitede, özellikte, değişik terkiplerde yaratılır!... Herkes, her şeyi anlayamaz!... Yaratılış kapasitesi ile açığa çıkan akıl, farklı farklıdır!... Herkes ALLAH’ın özelliklerinin değişik sayılarda ve sınırlarda bir araya getirilmesiyle yaratılmıştır!... Yani herkes Allah’ın esma terkipleriyle var olmuştur!...
Herkes özünden ışınsal yapısına kadar giden, yıldızların ve çevresindekilerin ışınsal yapısından gelen, genlerinde açığa çıkan, ALLAH’ın özellikleriyle yaratılmıştır!... Her şey, ALLAH’ın varlığı ve özellikleri ile vardır!... Öyleyse; gerçekte her şey yoktur; sadece ALLAH vardır!...(LA İLAHE İLLALLAH!... ) Varlıkta mutlak değerlendirici; irsal olan, ALLAH’a ait manalardır!... (MUHAMMEDEN RASULULLAH!...)
7-) Fe huve fiy ıyşetin radıyeh;
O, razı (olduğu) bir yaşayış içindedir.
SAFİ YORUM:
Evrensel manada, doğal olarak, kulluk halleriyle, özlerinden gelen bir şekilde, mutlak teslimiyet(İslam) ve evrensel kanunlar(Sunettullah) çerçevesinde bakıldığında, aslında her şey doğal olarak O’ndan razı bir yaşayış içindedir; hallerinde isyan, inkar, küfür, şirk vb. haller görülse bile, bu haller bile O’nun dilediği hallerdir!... Bu açıdan bakıldığında gerçek manada küfür, şirk, kafir, müşrik yoktur, çünkü gerçek manada O’nun varlığını örtecek, O’na ortak koşacak, O’na isyan edecek ikinci bir varlık yoktur!... Her an her şeyde ALLAH’ın vechi bilinçle görülmektedir!... Bu mertebeye göre, bir alt mertebe de olan şirk görmek şirk, kafir görmek küfürdür!... Bu mertebede sadece TEK(AHAD) olan sınırsız-sonsuz ALLAH vardır!...
Bu ayeti bir üstündeki ayetle değerlendirdiğimizde ise; mizanları ağır basanlar, razı bir yaşayış içindedir, diye değerlendirir ve üstte yazdığımız halleri YAŞAR deriz!... Bu razı yaşayışı dolayısı ile, “ALLAH onlardan razı, onlarda ALLAH’tan razıdır”; onlar “Allah der, ötesini bırakırlar”…Yanlış anlaşılmasın, bu razı olmuşlar elini eteğini hayattan çekerler, gelene gidene geç derler, sadece seyreyler, karışmazlar, değil!...
Onlar sadece ALLAH’ı ve SİSTEMİ’ni görür; değerli-değersiz, önemli-önemsiz, öncelik-sonralık gibi anlayışlarını buna göre ayarlar; hallerinde abartıya, taşmaya, sapmaya dalmazlar!... Sükunetlerini, soğuk kanlılıklarını, ciddiyetliklerini korurlar!... Mevcudatın varlık kokusu almadığını, dünyanın hayal olduğunu, yaşananın ilim gölge olduğunu bilirler!... Bir çocuk gibi dünyayı ve varlığı sahiplenmez, sergilenen ilmi gerçekmiş gibi kabullenmez, hayal gölge olana gerektiğinden fazla değer vermezler!... Dünya/madde zamanına kilitlenmekten geçer, ahiret/şuur zamanına yönelirler!... Beden/et yaşamına saplanmaktan geçer, ışınsal yapılarına yönelirler!... Onların değerleri ve hedefleri farklıdır!...
Onlar bu hallerin yanında, en büyük hallerini ALLAH’a arz ederler!... Bu hallerinin yaşantısı ise RIZA’dır!... Onlar varlıktaki teslimiyeti, mekanizmayı, İslamı, Sünnetullah’ı bilinçleriyle gördükleri için, varlığın ALLAH’tan razı olduğuna şahit oldukları için, O’ndan razı bir yaşantı sürerler!... Yani onlar; rıza üstüne kurulmuş olan sistemden ve yaratıcısından doğal halinin razı olduğunun binciyle, gerçek manada razıdırlar!... Varlıktaki bu rıza mekanizmasının fark edilmesi, onların gerçek manada bilinçli olarak ta ALLAH’tan razı olmalarına vesile olur!... Onlar varlıkta TEK’i görür, TEK’i yaşarlar, TEK TEK’ten, yani kendinden elbette razıdır, dilediği manaları açığa çıkarmadadır!... TEK gören onlar; varlıkta negatif, olumsuz, yanlış, noksan, kusur vb. görmezler!... “Görelim MEVLA’m neyler; neylerse güzel eyler” derler!...
8-) Ve emma men haffet mevaziynüh;
Amma kimin de mizanları (o şartlara) hafif kalırsa,
SAFİ YORUM:
Fakat, kimin de kapasiteleri yetersizse, bu gerçekleri kavrayamaz, gereğini yaşayamaz!... Her kimde ALLAH’ın esma terkibi oranı düşükse, aklı bunu kavramaya yetmiyorsa; rızayı göremez, rıza yaşantısı içinde olamaz!... Çevresinde kaos, düzensizlik, adaletsizlik, isyan, küfür, şirk vb. görenin “ben Allah’tan razı oldum” sözü ne kadar ikna edici olabilir?!... Etrafında rızayı görmeyenin, etrafından razı olmayanın “ben ALLAH’tan razı oldum” demesi ne kadar doğrudur?!... Rızayı görmeyen razı olamaz!!! Mutlak teslimiyet halinin oluşturduğu mutlak rıza halini de fark etmek belli bir akıl mizanını gerektirir!... ALLAH’ın Kur’an’da akla, tefekküre verdiği önemin sebeplerinden biri de budur!...
Bu gerçekleri düşünüp bilen de, düşünemeyip bilmeyen de, gereğini yaşayan da, gereğini yaşayamayan da, razı olanda, razı olamayan da yaratılışı, kapasitesi dolayısıyla, ALLAH’ın esma terkibi sebebiyle bu hallerdedirler!... Bundan dolayı kimseyi kınamamak, küçük görmemek, suçlamamak, zorlamamak vb. gerekir!... Bilenle bilmeyen bir olmaz!... Bilmeyen hor görür, suçlar, kınar!... Bilen hoş görür, anlar, susar!... Hz. Muhammed(SAV) Efendimizin; hizmetine devam ederken, çevresindekilere kızmamasının, onlara sabretmesinin, katlanmasının “Allah’ım onlar bilmiyorlar” demesinin sebebini, bir de bu bakışla değerlendirelim!...
Işınsal yapısı iman nuru, marifet nuru, hidayet nurları ile yüklü olmayan, enerji dalgaları güçsüz olanlar!... Yıldızlardan gelen kozmik ışınlar sonucu , genlerinden açığa çıkan özellikleri ile, enerjisi bakımından zayıf yapılı olarak yaratılanlar!... Evet, hayatta eşitlik yok, inanmıyorsan etrafına bak!... Eşit olarak başlamayan, eşit olarak sürmeyen, eşit olarak bitmeyen bir yarış içindeyiz!... İmtihan denilen kişiye özel sorulardan ve cevaplardan oluşuyor!... Hiç birimizin şartları ve araçları eşit değil!...
ALLAH’ın Adl olan, adalet ismi var!... Adalet; ALLAH’ın bir birimi hangi amaç için, hangi manayı açığa çıkarmak için yaratmayı diledi ise, o birimi o manayı açığa çıkaracak özelliklerle donatmasıdır!... ALLAH dilediği tüm manaları açığa çıkaracaktır, açığa çıkarmaktadır da!... Bu yüzden dolayı, ALLAH’ın SİSTEMİ’nde mazerete, değiştirmeye asla yer yoktur!...
Diğer yandan ışınsal yapısını güçlendirmeyen, enerji dalgalarıyla yüklemeyen, iman nurundan mahrum olan, Salih ameller işlemeyen, ibadetlere önem vermeyenlerin mizanları hafif olacaktır!... Ölümü tatmaları ile baş başa kalacakları ışınsal yapıları zayıf olacaktır!... Sahiplendikleri madde bedenleri elinden çıkacak, önemsemedikleri dalgasal yapılarıyla kalacaklardır!...
9-) Fe ümmühu haviyeh;
Onun anası, Haviye’ (içine yuvarlanılan derin çukur; en aşağı yaşam hali) dir.
SAFİ YORUM:
Onun anası Haviye’dir, içine yuvarlanılan derin çukurdur!... Anayı doğuran, açığa çıkaran manasında aldığımızda, “en aşağı yaşam hali onu açığa çıkarır” diye değerlendirilir!... Anayı sığınacağı yer, son durağı manasında aldığımızda, “içine yuvarlanılan çukur onun son durağıdır” diye değerlendirilir!... Yani sonuç olarak; o en aşağı yaşam halini sürdü ve son durağı da içine yuvarlandığı, içinden çıkamayacağı derin çukur oldu!...
Tartıları ağır basanlar razı bir yaşayış içinde iken; tartıları hafif basanlar Haviye’delermiş!...
O halde Haviye rıza halinin zıttı bir haldir!... Rıza huzur, sükunet, mutluluk, teslimiyet vb. halleri yaşatırken; Haviye ise acı, azap, isyan vb. haller yaşatıyor!... Haviye’nin anımıza, maneviyata dönük manası da bu şekilde ortaya çıkıyor!...
Derin bir çukura düşmüş kişinin hali ne ise, Haviye halini yaşayanın da hali odur!... Derin bir çukura hapsolmuş, sıkışmış manevi bir azabı, acıyı tatmaktadır!... Rızanın genişliğini görememekte, Haviye’yle daralmakta, daraltmaktadır!... Kendini bu çukura gömmekte, çukurun dışını görememektedir!... Varlığını madde beden ile sınırlamakta, madde çukuruna batmakta, ışınsal ve düşünsel yapısının genişliğine erememektedir!...
10-) Ve ma edrake ma hiyeh;
Onun ne olduğunu sana bildiren nedir?.
SAFİ YORUM:
Demek ki; Haviye’de bize bildirilen bir şeymiş!... Zaman zaman bu manevi azabı tattığımız olmuyor mu?!... Zaman zaman kendimizi bir çukura düşmüş, sıkışmış, daralmış hissetmiyor muyuz?!... Bazı şeylerden razı olup, bazı şeylerden sıkıntı duyduğumuz olmuyor mu?!... Yani Haviye de bize bildiriliyor!...
Bu ayeti ve Haviye’yi biraz daha derine inerek değerlendirelim!... Birimsel, maddi varlığımız sanki derin bir çukura atılmış, yok hükmünde!... ALLAH’ın var ettiklerinin yanında bir nokta kadar bile varlığımız yok!... Tüm var olanlar ise, ALLAH’ın yanında hiç hükmünde!... O’nun varlığı dışında, kendimize ait bir varlığımız yok!... ALLAH’ın sonsuz ilminde bir ilmi suret olarak derin bir çukurda var olmuşuz!...
11-) Narun hamiyeh;
(O), kızışmış (yakıcılığı pik noktasına ulaşmış) bir ateş’tir.
SAFİ YORUM:
O kızışmış bir ateşmiş!... Kastedilen Haviye ise; an’a dönük hali manevi bir ateş; varlığa dönük yanı, varlığı yakan yok eden bir ateş; ölüm ötesine dönük yanı yakan cehennem ateşi!... Her ayette bilemediğimiz ne manalar gizli!... Manevi bir ateş olarak acı, azap veriyor!... Varlık ateşi olarak, her şeyin ışınlardan var olduğunu bildiriyor!... Cehennem ateşi olarak ta kimini arındırıyor, kimini maddi ve manevi olarak yakıyor!...
Biz bizim için en öncelikli ve önemli olan, cehennem ateşi manası üzerinde duralım!... İnsanın ışınsal yapısı/ruh ikizi olduğu gibi dünyanın, güneşin, yıldızların da ışınsal yapıları/ruh ikizleri vardır!... Bu ışınsal yapılar bizim ışınsal yapımızı etkilemektedir!... Şu an tüm bu ışınsal yapıları fark etmesek de, ölümü tattıktan sonra bu ışınsal yapıları fark edecek, ışınsal yapıların koşullarına tabi olacağız!... Işınsal bedenimizin algılarının sınırları değiştiği, genişlediği için, varlık, zaman ve mekan algımız değişecektir!... Kıyamet denilen süreçte cehennem denilen güneşin ruh ikizi/ışınsal yapısı dünyanın ruh ikizi/ışınsal yapısını kendi içine çekecektir!...
Çok uzun bir süreç olan kıyamet evresinde, tartıları ağır basanlar/ışınsal yapıları/dalga yapıları güçlü olanlar, iman nuru/enerjisi olup, enerjisinin gücüne göre, kendilerini dünyanın çekim alanından kurtarıp, ulaşabildikleri cennetler denilen yıldızların ışınsal yapılarına gideceklerdir!... Cennete girmek iman nuruna, bu sürecin(sıratı geçiş denilen) süresi ve cennetin derecesi ibadet ve Salih amellerle kazanılan enerjinin gücüne bağlı olacaktır!... İman nurundan nasibini alamayan, kendini dünyanın ve cehennemin çekim alanından kurtaramayacak, içinde kızışmış ateş olan derin çukura girecektir!... ALLAH ise; dünyada, kainatta olduğu gibi cehennem ve cennetlerde de, esmalarını açığa çıkarmaya devam edecektir!...
Kusurlarımız Af Ola… Allah Muinimiz Olsun…