Gayzer oldu Celali'yle, pınar oldu Cemali'ye; okyanustan Kemali'yle, ilmi irfan saçtı bize!.
 
İnsan-ı Kâmil 2. Bölüm (İsim)
Abdûlkerîm Ceylî

Hazırlayan : Nuran Çelik
 



Bu eserden beklenen odur ki;
Salik için , en yüce refikine ileten ola..
Ama, ince, düşünceli, nazik, kibar arkadaş gibi..


Burada,  umumî  bir ifade ile İSİM  üzerinde durulacak ; ona göre bir mana verilecektir..

İSİM : Kendisi ile ad konulan şeydir..

Şöyle  ki :

Fehim  gözünde isim verileni gösterir..

Hayalde,  o isim verilene  suret  verir...

Vehimde,  o  isim verilen  hazır eder..

Fikirde,  o isim  verileni düşündürür..

Sonra isim verilen şey adı geçtiği zaman, almış olduğu isimle ezberlenir..

İsim verilen, akılda yoklanınca, yine  o  isimle akla gelir..

Bu isim verilen şeyin : Var olması, yok olması , İSİM  durumunda bir değişiklik yapmaz..

*

İsmin kemâl yönünden ilk büyüklüğü : Kendisi  ile ad alan şeyin ; kendisini bilmeyene
İSİM  yolunda bildirmesi  ile başlar..

*

İsmin, isim verilen bağlanışı, ""in "dış"a bağlanışı gibidir..

Esas mana anlatıldığı gibi olunca:  İsim, kendisi  ile ad alan şeyin aynı olur..

*

İsimlendirilen şeyler arasında, öyleleri vardır ki, yok görünür.. Ama, kendi varlığı içinde..
Fakat,  konuşulurken aldığı isimle vardır.. Buna  misal : Anka-i Mağrib’dir..

Aslında o, belli bir varlık  değildir..  Ancak  ismi ile  vardır.. İşte bu isimdir ki :
Onu  bir varlık haline getirmiştir
..

Yine bu isim yolundadır ki : İsim sahibi zata gerekli olan sıfatlar bilinir..

Durum anlatılan yola girince,  isim verilen  şey, bir başka olur;  isim çerçevesini aşar..
İsim, isimlendirilenden  başka  olur..

Misal  olarak : Bu yolun ehli  dilinden geçen : Anka-i  Mağrib mefhumu  muteberdir..

Mana bu olunca : Anka-i Mağrib  üzerinde az duralım..  O  nedir?.

O,  öyle bir  şeydir  ki : Akıllardan fikirlerden uzak duran, özel durumu, yapısı, 
nakşı ile azameti  icabı bu misal âleminde benzeri mevcut değildir
..

Anka-i Mağrib..

Adını alması da bu mana icabıdır..

Şimdi  düşün..  Anka-i  Mağrib için  getirilen  isim, onun  için  verilen  manâ  hükmünü
 kapsar mı?..  Şüphesiz kapsamaz..

Sanki  o isim,  anlatılan  mana için ona konmamıştır ;  küllî  bir hal ile akla uygun bir mana için  konmuştur..  Özellikle  varlık mertebesindeki  rütbesi ezberlensin diye..

Ta ki,  böylece  yok  olmaya  ve  onun:  Zatında,  anlatılan  hükümde  olduğunu  bilesin..

İşte..  İsmin,  ad olduğu yeri bu yoldan  bilmek  mümkündür..  
Fikir dahi, o adlananın akla uygun manasına bu yoldan girer..

*

Yukarıda  nisbeten  çözümü güç  cümleler  geçti..  Mana  ağırlaştı..

Fakat  sen:  Bu sözlerdeki ağırlığı kaldır..   Tomurcuklar arasındaki  gülü dermeye çalış.. 
çıkarmaya bak..  Zira,  aşağıda anlatılacaklar  için lüzumludur..

*

Şimdi  "halk" mefhumundaki Anka-i  Mağrib ismi,  "Hak"  manasındaki Allah  adı,
 açıları ters orantılı bir zıdlık teşkil  eder
..

Misal :  Anka-i  Mağrib  adı ile adlandırılan, aldığı  ada  karşı kendi özünde "halk" olarak yoktan ibarettir..

Allah adı ile anılan yüce zata  gelince :  Hak  olarak sırf varlıktır..

Ancak   yüce  Allah adı  ile,   Anka-i  Mağrib  mefhumu  arasındaki  zıdlık  bir yönde  kalkar.. 
O  da :  Esas  varlıklarına,  ancak  isim  yolundan  gitmek..  

Şöyleki :

Anka-i  Mağribe,  ancak  isimle  varılır..  Ve  o :  Yalnız  bu   itibara göre mevcuttur..

Yüce hak ise.. aynı  minvalde  ancak isimleri   ve  sıfatları yolundan  vâsıl olunan bir varlıktır..
 Bu yol,  geniş  bir alandır;  Hakkın  marifetine geçmeyi  mümkün  kılar..  Başka türlü  imkânsızdır..

Hasıl-ı  kelâm:  Allah-ü  Taâlâ’ya  vuslat  için  Allah  ismi  yolundan  başka  bir yol  yoktur..

*

Bu  yüce  ismi  unutma,  manasını  bil..

Çünkü  bu ismin  kazandığı  bir  varlığı  vardır..

Bu  varlığı :  Hakikati ile birleştiği  için bulmuştur..

Durum  anlatıldığı  gibi  olunca,  yüce Allah’a varan yolu onunla  aydınlanmış  olur.. 
İnsandaki  mana  büyüklüğü  de,  onunla mühürlenmiş  olur..
Rahmete eren  kimse  dahi  onunla rahmana varır..

Bu  mana açısından  şöyle bir hükme varmamız mümkündür: 
Bir kimse,  mühürün  nakşına  bakar  kalırsa ..  onun  Allah  ile oluşu  isimde kalır.. 
Ama  ondaki  nakşa,  yazıya bakmaz da,  başka yanları  ile  kalırsa, 
onun da Allah  ile  oluşu  sıfatlara dayanır..

İşbu  halin dışında, bir başka durum vardır ki: Tam bir üstünlük sahibidir.  Meselâ :

Bir  kimse  mührü parçalarsa..  ismi de  vasfı da geçmiş  olur..  Böyle  olunca da,  o kimse :
Yüce Allah’ın zatını bulur..   Sıfatlarını da  görür..  Sıfatlar da, kendisine kapalı kalmaz..

Bu  dururumda,  o  yüce zata varan kimseye bir vazife düşer : 
Hak  ile  halk  beynini bulmak.. 

Bu beyni bulup birleştirmek kolaydır..

Şayet o kimse :  Yıkılıp çökmek üzere olan duvarı tekrar yaparsa.. 
parçaları dağılma tehlikesi  geçiren  mührü  yapıştırır  kuvvetlendirirse..  olur.. 
İşte  o  zaman,  olduğu  âlemde  kalır..  Zevkle yaşar..

..  Ve  böylece  onun :

Hak  ve  halk.

Namları ile yad  edilen iki yetimin  hissesini  yeterince ödemiş  olur..
Hem  de onların  erginlik  çağlarında ..  
Hem  de,  her  iki  halin hazinelerini  bularaktan..

*

Kademe  kademe  geçiyoruz..   Yukarıda anlatılanları bildinse..  daha ötesine geçeceğiz..

Bunu  da,  iyi  kavrayıp  anlamaya  gayret  eyle.

Bütün noksan sıfatlardan  temiz olan yüce Hak :  "Allah"  adını insana bir "ayna" yapmıştır..

Bu  manayı  yüzüne  baktığı zaman anlar..  Bilir..  Hem de gerçeğe dayanan  bir ilimle.. Özellikle :

“ Var  olan  Allah  imiş..  onunla  birlikte  bir  şey  yok  imiş..”

Cümlesi ile ifade edilen mananın gerçek yüzüne geçer..
O yüze geçer  geçmez,  kendisine bir  keşif  kapısı açılır..
O  keşif  sayesinde  görürür  ki:

İşitmesi ,  Allah’ın  işitmesi..

GörmesiAllah’ın  görmesi..

Konuşması,  Allah’ın konuşması..

Hayatı, Allah’ın hayatı..

İlmiAllah’ın  ilmi..

İradesiAllah’ın iradesi..

KudretiAllah’ın  kudreti..

Evet..   Görür  ve  anlar  ki :  Kendinde  bulunan bütün bu duygular, 
asaleten yüce Allah’ındır..

Yine  bilir  ki :  Kendindeki o duyguların  cümlesi ;
bir  mecaz, bir ariyet ,  emanet olarak  kendisinde ..

Hem  hakikat yönünde ;  hem  de  mülk  olarak..
Ne varsa hepsi Allah’ın
..

Bu  manayı bir âyet-i kerime ile açalım :

-  “Allah,  sizi de,  yaptığınız işleri de yarattı..”      ( 37/96 )

Bir  başka  yerde  ise.. şöyle  buyuruldu :

-  “Siz  ancak  putlara  tapıyorsunuz..  Böylece  iftira  yaratır durumdasınız..” 
( 29/17)

Görülüyor  ki,  manalar  birleşti :  Kul yaratıyor ;  Allah  yaratıyor..

Şimdi  düğümü çözelim:  Sanki,  bir  şeyi  kullar  yaratıyor ;  ne var  ki,
aslında  o  şeyi  yaratan  Allah’tır..

Yaratma  işi :  Kullarda  mecaz  yolu  ile  ve  emaneten  bağlanmıştır..  Ne  var  ki, 
hem  mülkün  sahibi oluşu,  hem  de tam  bir  bağlantı  ile  Allah’ındır
..

Derin  bir  mana  kapısı  açtık..   Daha  da ineceğiz..
Dinleme ve anlama gücüne sahip  olarak dinle..

Bütün  bu  anlatılanlar,  bir zevk  işidir..  Böyle  olunca, bu yüce  ismin  aynasında
yüzüne  bakan  bir kimse :  Zevk  olarak  bu ilmi  elde eder
..

Anlatılan zevke erdikten sonrada,  o  kimsede,  Tevhid  ilmi çeşidinden   
vahidiyet ilmi  vardır..

Her  kim anlatılan  makama  yerleşirse :

-    Allah..

Diye  çağırana    icabet  edip  cevap  veren  olur.. 
Çünkü  o :  Allah  isminin  mazharıdır..

Bundan  sonra  o  kimse,  bir  yükselme  kaydeder ;  yok  olma  durumu  kederini  siler :
İlme  doğru  safa  seyrini  varlığı  bir  gerekli  varlık  halini  alırsa..
sonunda,  yüce  Allah  onu  kıdem  zuhuru  ile,  sonradan  olma  kirinden  de  temizlerse..
İşte  o  zaman,  Allah  isminin  aynası  olur..
Buna  misal:  İki  aynanın  karşılıklı  duruşu  gibidir..   Böyle  olunca  da, o  aynada  ne  varsa..
 bu  aynada da o olur..

Bu  makama  varan  kimse  için  duânın  kabul  olunma  ihsanı  yapılır..  
Kim  için  duâ  ediyorsa..  Allah  o duâyı  kabul  eder.. 
Kime  darılıyorsa..  Allah  ona  darılır..   Kimden  razı  ise..  Allah  ondan  razı olur
..

Bu  makamı  bulan kimsede  Tevhid  ilmi  çeşidinden  ahadiyete  kadar   ne  varsa..  mevcuttur..  Ahadiyetten  yukarısı  değil..

Bu anlatılan makamın sahibi ile zatî  tecelliye  eren  kimse  arasında  bir  incelik  vardır..  Şöyle ki :  

Bu  makamın sahibi  yalnız  fürkanı  okur..– sıfatlar  âlemini  okur, manasına  alınabilir..

Zatî  tecelliye eren  kimse ise..  nazil  olan  cümle  kitapları  okur..

Bu manadaki  inceliği  anla..

*

B  i  l..

Bu  Allah  ismi,  bütün  kemâl  derecelerinin  temel  maddesidir..

Ne  kadar kemâl derecesi varsa..  hepsi  bu  yüce  ismin  kubbesi  altındadır.. 
Onun  dışında  hiç  bir  kemâl derecesi  bulunmaz..

Bu  durum ki  böyle  oldu:  Yüce  Allah’ın  kemâl derecelerine  bir  son  olmayacağı  açıktır..

Çünkü :  Kendi zatından,  meydana getirdiği  hangi  kemâl  derecesi  olursa  olsun ; 
kendi gizliliğinde,  ondan  daha  üstünü,  daha  temellisi  vardır..  Böyle  olunca,  elbette 
onun  kemâl durumunun  sonunu  bulmaya  yol  olamaz…

Yani :  Onun katında,  gizli bir  kemâl derecesi  bırakmama  yönünden..

Bir başka  kapı  açalım..  Şu  yoldan ki:  İnsanda  bu  akıl yolu  ile  bilinen  bir  temel  madde  vardır..  Aynı  zamanda,  bu  kâinatta  da  vardır..  Bunun  bir kabiliyeti de ,  çeşitli  görüntü  suretleri  açığa  çıkarmaktadır..

Şimdi  düşün :  Buradaki  bir  temel  maddenin  kabiliyetli  olduğu  suretlerin hepsini ;
artakalan  olmamak  üzere  bilip  bulmaya  bir  yol var  mıdır?..  Elbette  olamaz.. 
Zira,  hiç  bir  şekilde  onun  suretlerinin  sonuna  varıp :

Bu  iş  burada  biter..

Deyip  bir  idrâk  noktası  bulmaya  imkân  yoktur..

Yine  düşün :  Anlatılan  durum,  bu yaratılmışlar  âleminde  ki  böyledir ;  o  yüce,  her  yönüyle 
büyük  hak’ta nasıl olur?..  Onun  kemâl  derecelerine  nasıl  bir  hudud  çizilir?..

Bu  büyük  bir  iştir..

Her  kime  ki,  yüce  hakkın  tecellilerinden  bu  yönde  bir  tecelli  gelirse.. 
özünü  idrâkten  aciz kalır  ve şöyle der :

Bir şeyi  kavramaktan yana acizliği  idrâk  idrâkın  taa,  kendisidir..

Ne  var  ki,  bu  tecellinin  de  ötesinde  bir  tecelli  vardır.. Onu  da  unutmamalı..

Meselâ :  Yüce  "Hak"  bir  kimseye,  mana  tecellisi  içinde  tecelli  eder  ve  ilmi  cihetinden  kendisinin  aynı olduğunu,  aynı oluşu  cihetinden  hakikatı  bulmuş  olduğunu  anlatırsa.. 
gayrı  böyle  bir  tecelliye  eren,  acizlik  dili ile  konuşmaz..  İdrâkten  aciz  olduğunu  söyleyemez.. 
Bu  manaya aykırı  bir  yöne  de kayamaz..

Peki  ne  yapar?

Diyeceksiniz ;  anlatalım :

Her  iki  tarafı  da  özüne  çağırır..

Sebebine  gelince :  Onun  makamı  öyle  bir  makam  olmuştur  ki,  onu  anlatabilmek  imkânsızdır..  
Zira,  o :  Yüce Allah’ın  zatında,  en  yüce  makama  yükselmiştir..

Sen  de  onu  ara..  O  makamı  iste..  ondan  yaya  kalma ;  yanılma..

*

Yukarıda  anlatılan  manada  söylenen  şu  şiir  nekadar  güzeldir..

Allah,  söyleyene  rahmet  eyleye..

Allah-ü  ekber..  bu  deniz ne kadar  kabardı;
Esen  fırtına  ile  dalgalandı  inci çıkardı..

Elbiseni  çıkar,  ona  dal,  sonra  bırak  gayrı ;
Sendeki  yüzmeyi,  övünülür  yanı  kalmadı..

Ve..  öl..  zira  Allah  denizinde  ölü  rahattır ;
Hayatı  Allah  hayatı  oldu,  öz  ömür  aldı..

*
Şimdi,  o  yüce  Allah  ismini  bir  başka  yönü  ile  işleyeceğiz..  Bunu  da  bilmen  gereklidir..

Sübhan  olan  yüce  Hak :  Allah  ismini,  ilâhi  manaların  suretine  de,  ilk  temel  maddesi   yaptı..

Cenab-ı   Hakkın  kendisinde,  kendisi  için  nekadar  tecellisi  varsa.. 
hepsi,  bu  Allah  isminin  kapsamına  dahildir..  Geri  kalanı 
sırf  zulmettir..  Ki :

Zatta,  zâtın  batın  yanları..

Adı  verilir..

Bu  yüce  Allah  ismi,  anlatılan  zulmete bir  nurdur..  O  nurla,  Cenab-ı  Hak  kendisini  görür..

..  Ve  halk  o  nurla,  Cenab-ı  Hakkı  bilmeye  ulaşır.

Bunu  da  böyle  bilesin..

Biraz da,  bu  kelime  üzerine  söylenen  itikad  âlimlerinin  fikirleri  üzerinde  duracağız.. 
Bu  yüce  kelimeyi,  çeşitli  yönleri  ile  eleştirenleri  dinleyelim..

Faydalı  olacağı  düşüncesi  ile onları  iyi dinleyelim..

Mütekellim  âlimlere  göre,  bu  yüce  Allah  kelimesi :  Ülûhiyet  istihkakı  olan  bir  zatı  anlatan sancaktır..

Evet..  onların  istilâhında ,  bu  yüce  Allah  isminin  kelime  türeyişi  üzerinde  çeşitli  görüşleri  var..

Bazılar  der  ki :

Bu  kelime  dondurulmuştur..  Kendi  başınadır..  Ve  ona  cins  olacak  bir  kök  yoktur.. 

Dolayısı  ile,  başka  bir  kelime  kökünden  de  türememiştir..

Bu  görüş  bizim  mezhebimizin  görüşüdür..   ki :

Henüz  kelimeler  türememiş,  türeyen  kelimelerden  bir  şey  de  türememiş  iken  Cenab-ı  Hak  bu :

ALLAH..

Adı  ile  söylenir, anılırdı..

Bu yüce  ismin,  bazı  kelime  kökünden  türediğine  kail  olanlar  ise  şöyle  diyor :

Bu  kelime :  ELEHE  YELEHÜ,  kökünden  gelmiştir..  Bu  kelimeler  ise..  aşka  gelenin  halini  dile  getirir..

Şimdi  bu  aşkın  manası  üzerinde  duruşlarına  bakalım.  Demek  istiyorlar  ki :

Anlatılan  mana,  yüce  Hakkın  geçerli  iradesi  üzerine ;  kâinatın  kendi  özelliği  ile,  onun  kulluğuna  düşkünlüğü  ve  onun  azameti  önünde zilleti  istemeleridir..

Zira  kâinat,  kendi  oluşları  icabı,  kendilerine  gelen  Hakka  kulluk  istek,  arzu  ve  aşkına  karşı  bir 
savunma gücüne  sahip olamaz..  Demir  cinsi şeylerin  mıknatısa  can  atıp  içten  bir  yöneliş 
gösterdikleri  gibi..  Onlar da  mıknatısın  çekiciliği  karşısında  güçsüzdürler..

Kâinatın  bu  içten  duyduğu  Hak  kulluğu  aşkı,  bir  tesbihtir  ki : Onun  bütünüyle  anlaşılması  zordur..  Anlaşılamaz..

Kâinatın   ikinci  bir  tesbihi  daha  vardır ki:  Hakkın  zuhurunu  kendisinde  kabullenişidir..

Kâinatın  üçüncü  bir  tesbihi  ise..  Kendisinin  Hakta  halk  olarak  zuhurudur..

Kâinatın,  yüce  Allah’ı  Tesbih  ediş  şekli  daha  çoktur..  Bitmez..

Zira,  kâinatın ;  yüce  Allah’a  ait  her  isimde  bir  bağlantısı  vardır..  O  ilâhi  isme  uyan  biçimde  tesbihi  yapar.

Sayı itibarı  ile,  çokluğundan  ötürü,  hesaba  kitaba  sığmayan  bu  tesbihlerin  tümü 
bir  dille  ve  bir  anda  Allah  için  yapılan  tesbihlerdir..

Ve..  bu  varlık  âlemi  ferdlerinden  her  birinin,  yüce  Allah  ile  olan  halleri 
bu  minval  üzere  devam  edip  gider..

Anlatılan  mana  icabıdır  ki :  Yüce  Allah,  kelimesinin  yukarıda  sözü geçen kelime  kökünden  geldiğini  istidlâl  eder  ve  derler  ki :

Eğer  o, bir  kelime  kökünden gelmeyip  de dondurulmuş, kendi  başına  olup  kalsaydı; anlatıldığı  gibi  bir  tasarrufa  sahib  olamazdı..

Sonra,  ELEHE  kelimesini  İLÂH,  haline  getirmek  isteyerek  şöyle dediler :

Bu  yüce  ismin  kökü, ELEHE  olduğu  kabul edildiğine  göre, mabud  için  kullanılınca, 
başa  bir  EL,  lâm-ı  tarifi  getirildi..  O zaman  EL-ELEHE  oldu..  Çok  kullanılması  dolayısıyla, 
ortadaki  ELİF  görünmez  hale  getirildi  ve :  ALLAH,  oldu..

Arab  dili  âlimlerinin  bu  yüce  isim üzerine  sözleri  çoktur..  Ama  teberrüken  bu  kadarını aldık.. 
Bu  kadarını  yeterli  gördük..

*

Burada,  ALLAH  lafzı  üzerine  bazı  kelâm  edilecektir..  Ayrıca,  onun  harfleri  üzerinde de  durulup  ifade  ettiği  manalara  bakılacak..

Bu  hususlar  da,  bilmen  gereken  bilgiler  arasındadır..

Şöyleki :

ALLAH,  olarak  anılan bu  yüce  isim, harf  itibarile  beşlidir..  Ama  lafızda..

Her  nekadar,  yazı  şeklinde    (LÂM)   ile   (HA)   arasındaki    (ELİF)    görünmemekte  ise  de ;  lafzan  sabittir..  Lafız da,  yazıya  hâkim  olduğuna  göre :   (ELİF) i  de,  o harfler meyanında  sayıp :

ALLAH  ismi  beşlidir..

Deyip kabullenmek icab  eder..

*

Bilmen  gerekli  olduğundan  o harflerin  ifade  ettiği  manalar  üzerinde  duralım..

BİRİNCİ  HARF

ELİF :  Haliyle  baştaki  elif..  İşbu  harf,  AHADİYETTEN  ibarettir.
.Ahadiyet  teklik  manasına  alınabilir..

Öyle  bir  ahadiyet  ki,  onda  çokluk  manasına  gelen kesret  tamamen  düşüp  helâk  olur.. 
Hangi  yüzden  bakılırsa,  bakılsın; ondan  başka varlık  kalmaz
.. 

İş bu mana :

Yüzünden  başka her  şey  helâke  varır..”  ( 28 / 88 )

Meâline  gelen,  Yüce  Hak  kelâmının  hakikatdır..

Burada,  zamir,  ŞEY’e  verilmektedir  ki :

Kalan,  şeyin  yüzü  olur..

Manası  çıkar..  O şeyin  yüzü  ise..  Özünde  bulunan,
özünden  tecelli  eden yüce  Hakkın  ahadiyetidir..

Böyle  olunca,  her  bakımdan  duruma  hâkim  olmak,  o  yüze  düşer..

…  Ve  o  yüz:  Kesretle  bir kayda bağlanamaz.  
Çünkü  bu  manada,  kesretin hiç  bir  hükmü  yoktur..

Şimdi  manayı toplayalım :

Ahadiyetzat   tecellilerinin  ilkidir..  Ama  bu  tecelli,
zatın,  kendinde,  kendisine,  kendisi  ile  olmaktadır..

Esas  mana  bu  olunca :  ELİF,  tek  başına, bu  ALLAH,  isminin  başına kondu.. 
Öyle bir  teklik  ki :  Diğer  harflerin  hiç  biri ile  bir bağlantı  kurmadan..

İşbu  durum, doğrudan  doğruya, ahadiyet makamına  bir  tenbihtir ;  uyarmadır..

O, öyle  bir  ahadiyet  makamıdır  ki :  Ne  Hakka  ait vasıfların,  ne de  halka  dair  vasıfların 
orada  zuhuru  vardır.
.  Çünkü  o :  Sırf  ahadiyettir..  O  kadar  ki:  Orada,  isimlerin  ve  sıfatların,
fiilerin,  mahlukatın  hiç  bir  hükmü  yoktur
..

Tek  başına  değil  de, yazılış  itbariyle,  diğer  harfleri  ile de,  zata  işaret  edilir.. 
Zira  hepsi,  onun  içinde  gizlidir..

ELİF;  zat  olunca,  diğerleri  onda  gizli  sıfat  ve  onunla  alâkalı  olanlar  olur.. 
Ki  bu  mana,  aşağıda  daha  açık  anlatılacaktır. 

Meselâ :  ELİF  harfi,  yazılı  gösterildiği zaman,  ELİFLÂMFA,   dan ibarettir..

ELİF  harfi,  tek başına  yazıldığı  zaman,  yazılış  şeklini  ve  tek  başına  yazılışını  da 
özünde  toplayan  zata  delâlet  eder..

LÂM,  harfi,  dik  kısmı  ile ; yüce zatın  kadim  sıfatlarına  delâlet  eder. 
Kendisinin,  LÂM  olduğunu  anlatan  kıvrık  kısmı  ile  de,  sıfatlarla  alakalı  kısımlarına delil  sayılır.. 
Sıfatlarla  ilgili  kısımlar  ise..  zata  bağlanan  kadim fiillerdir..

FA  harfinin  ifade  ettiği  manalar  ise..  şu şekilde  sıralamak  mümkündür :

a) Duruşu  ile, yapılmış  işlere  delâlet  eder..

b) Başındaki  noktası  ile,  halkın zatında  var  olan,  Hakkın  varlığına  delâlet  eder..

c) Başının  yuvarlak  oluşu,  sonucu,  içinin  boş  oluşu  feyz-i  ilâhîyi  kabul  edişleri  yönüyle 
halkın  onda  bir  yer  edinip sonsuzluğunu  kavramasına  bir  durak  olmayacağına delâlet  eder
..

d) Ayrıca  yuvarlağının  daire  biçiminde  oluşu  da;  mümkin  vasfını  alan  varlıkların sonsuzluğuna işarettir..  Zira  dairenin  nerede  başlayıp nerede  biteceği  bilinmez..

e)  Ayrıca  içinin  boşluğu,  feyiz  kabulüne  bir  işaret  mahallidir.  Zira, içi  boş  olan ; 
kendisini  dolduracak bir  şeyi kabul etmek  zorundadır..

Sonra..  burada  bir  başka husus  vardır;  bunu  da  belirtmemiz  yerinde  olur..

İşbu husus :  FA,  harfinin  başında duran  noktadır..  Bu  durumu  ile  o  noktanın  yeri.
FA  harfinin  yuvarlak  boşluğu  gibidir..

Anlatılan  manaya göre,  ince  bir  işareti  burada göstermek  gerekecek..

İşbu  işaret : İnsanın  ezelde  aldığı  emanettir..

Burada,  emanetten  kasdım :

Kemâl-i  ulûhiyettir..  ki  bu :   Yerin,  göğün  ve  onlarda  bulunan  mahlukat  çeşitlerinden 
hiç  birinin  taşımaya  gücü  olmadıkları  emanettir
.

Burada  bir  başka  husus  var  ki,  onu  da  belirtmemiz  yerinde  olur..

Şöyleki:  FA  harfi,  bütünüyle  ele alındığı  zaman,  içi  boş  başından  başka  noktaya 
yer  yer  olacak  bir  kısım  yoktur..

İşbu  baş kısım  ise..  insandan  ibarettir..  Çünkü  insan,  bu  âlemin  reisidir..

Üstte  anlatılan  mana icabıdır  ki,  Resulüllah  S.A. efendimizin  şu  hadis-i  şerifi  rivayet  edilmiştir :

Ya  Cabir,  Allah’ın önce yarattığı  peygamberinin  ruhudur.” 

Bu manadan anlaşılıyor ki :  İnsan,  yaratılışta  bir  önceliğe  sahiptir.

Aynı  şekilde  yazarın  elindeki  kalem,  Fa  harfini  yazmaya  başladığı  zaman :  Boş yuvarlağını  yapmaya öncelik  verir.

Gerek  bu  son  sözlerden,  gerekse  önceliklerden hâsıl  olan  mana  şudur : 
Yüce  Hakkın  ahadiyeti :

İsimler,  sıfatlar,  etkisine  aldığı  diğer  şeyler,  mahlukatından  hemen her şeyin  hükmünü  kendi  özünde  gizler..

Durum  anlatıldığı  gibi  olunca.  Zatî  sıfatından  başka  baki  kalan  olmaz.  Bu sıfattan  da  bir  başka  yönüyle

AHADİYET..

Diye  bahsedilir..

*

Bu  yüce  ALLAH  ismi,  üzerine,  açık  ibare  ile;  buradakinden  daha  fazla :

-  El  - Kehf’ü   Ver – Rakim – Fi  Şerh-i   Bismillahirrahmanirrahim..

Adlı eserimizde  hayli kelâm  ettik..  Orada  bulunup  okunmalıdır ;  faydalı  olur.. 

*

İKİNCİ  HARF

LÂM :  Bu harf,  Allah  isminden ,  birinci  Lâm’- dır..  Elif’ten  sonra,  ikinci  sırayı  alır..

Bu,  celâl  sıfatından  ibarettir..

Anlatılan  mana  icabıdır  ki :  Elif'ten  sonra  geldi..  Kısmen onunla  bitişti..   Böyle  olması gerekir ; 
çünkü  Celâl sıfatı,  tecelliler  derecesinin  en yükseğidir..  Cemal sıfatından  daha öndedir.. 
Bu  fikrimizi  teyid  eden  bir  hadis-i  şerif   vardır..  Hemen  arz  edelim :

Azamet  gömleğimdirKibriya  cübbemdir..” 

Bu  kudsî  hadis  anlatıyor  ki :  Bir  şahsa  en yakın  olan  şey,  gömlek  ve  cübbedir..

Şimdi  sabit  oldu :  Celâl  sıfatı,  yakınlık  itibariyle,  cemal  sıfatından  daha  yakındır..

Celâl  sıfatının  bu  yakınlığı :

“Rahmetim  gazabımı  geçti..” 

Meâline  alınan  kudsî  hadisindeki  manayı  bozmaz..  Çünkü  geçen  rahmet 
umum  ve şümûl şartıdır..  Böyle  bir  umumiyet  ise…  Celâl  sıfatına  aittir..

Nisbeten  kapalı  geçen  üstteki  ifadeyi  daha  iyi anlamak  için,  aşağıdaki  cümlelere 
dikkat  et ;  bil  ve  anla..

Vahidiyetşeklinde de anlatılan  cemal  sıfatıZuhur  yönünde  tam  kemâlini  bulduğu :  ya  da  anlatılan  kemâl  haline  yaklaştığı  zaman,  onun  adı :

C e l â l.. 

Olur..  Onun  böyle  oluşu,  kuvvetli  ve  saltanatlı  zuhurundan  ötürüdür.. 
Cemal  sıfatındaki  rahmet  mefhumu,  şümulü  ile  sonucu  işte  bu  celâldir..

*

ÜÇÜNCÜ  HARF

LÂM :  bu  harf  de,  Allah  isminin  ikinci  lâmıdır..

İşte  bu  harf,  yüce  ve  sübhan  olan  Hakkın  bütün  zuhur  yerlerinde, 
mutlak  geçerli
  olan  cemal sıfatından  ibarettir..

 

Cemal sıfatı  bütünüyle  iki  vasfa  dönüktür :

İ l i m..

L ü t u f..

Aynı  şekilde  celâl  sıfatı daiki  vasfa  dönüktür:

A z a m e t..

İ k t i d a r.. 

Cemal  sıfatında  sayılan  iki  vasfın  sonucu,  celâl  sıfatının  iki  vasfında  birleşir.. 
Böyle  olunca  da :  Cemal  ve celâl  bir  sıfat  haline  gelir.

Bu  manada  şöyle  söylendi :

Halka  zahir  olan  cemal  sıfatı  celâl  sıfatının  cemal  cihetinden  başka değildir.. 

Aynı  şekilde  onlara  zahir  olan  celâl  ise,  ancak  celâl  sıfatından  cemal  sayılır. 
Sebebine  gelince :  Peşpeşe  gidişleri,  birinin  diğeri  için  gerekli  olduğudur..

Cemal  ve  celâl  sıfatlarının  tecellisi için  bir  misal  olmak  üzere ;  güneşle  tan  yerinin 
ağarması  ile  başlayan  fecir  vaktini  getirebiliriz.  Fecir,  güneşin  doğmasına  bir  başlangıçtır..
  Güneş  tam  doğuncaya  kadar  kalır..

Bu  misalden  cemal  ile  celâl  sıfatı  arasında  bir bağlantı  kurmak  isteyince :

Fecrin  cemal  olduğunu ;  güneşin  de tam  aydınlatıcı  vasfı  ile,  celâl  olduğunu..

Bir  benzetme  yolundan  söyleyebiliriz..  Düşün  ki,  o  tam aydınlık  fecrinden  başlayıp  geldi..
  Fecir  ise,  aydınlığı  güneşten  aldı..

İşte :

Celâlin  cemali,  cemalin  celâli..

Demekteki  mana  budur..

Bu  bahsi  biraz  daha  açalım..

Bahsi  edilmekte  olan  bu  ikinci  LÂM,  yazılışı  itibari  ile  üç  harften  ibarettir :
LÂM,  ELİF,  MİM..
Ebced   hesabı  ile bu  üç  harfin  sayı  toplamı  YETMİŞ  BİR  eder..

İşbu  sayı :  Yüce  Hakkın sarındığı  ve  halkı ile arasına  gerdiği  perdelerdir..

Nitekim  bu  mana,  şu hadis-i  şerifle  kuvvet  bulur :

  1. “ Gerçekten,  Allah’ın  nurdan  ve  zulmetten yetmiş  küsur  perdesi  vardır.. 

Onları  açacak  olsa..  yüzünün  güzelliğinden,   gözünün  gördüğü  yere  kadar  ne  varsa  yanar..” 

Bu  hadisi  şerifte  geçen:

“Nur..”  
Cemal  sıfatıdır..

Zulmet..”

İse,  celâldir..

Bu  hadîs-i  şerifin  anlatmak  istediği  bir  mana  şudur :

- O   makama  varan  kimsenin,  ne  kendisi  kalır ;  ne  de  izi..

İşbu  halin  adına,  tasavvuf  ehli  zatlar :

MAHK  (1)  ve  SAHK  (2)

Derler..

Sözü  geçen  harfin  sayılardan  her  sayısı :  Yüce  Hakkın  zatını 
halkından  gizlediği  mertebelerden  bir  mertebeye  işaret  eder..

Ve..  o  hicap  mertebelerinden  her  mertebe  için,  yine  bin  perde  vardır..

O mertebe  çeşitlerinden,  biri  izzet  mertebesidir..

Bunun  da  ilk  perdesi:  İnsanın  bu  kevn  âleminde  ki  bağıdır..
Bu  bağın  dahi,  bin  yüzü  vardır..  Bu  yüzlerden  her  birinin  de  bir  perdesi  vardır..  
Kalan  perdeler  de  buna  göredir..    

*

Burada  kasdımız :  Kısa  kesmektir..  Eğer  böyle  olmasaydı ;  onların  şerhini  yapardık.. 
Hem  de  en  tam  şekli  ile..   

Onları  anlatırdık:  Eksiksiz,  bütün  özelliği  ve  fazilet  toplamlarının  tümü  ile..

*

DÖRDÜNCÜ  HARF

ELİF :   Bu  harf,  Allah  isminin  dördüncü harfi  ve  ikinci  ELİF’idir..

Burada  bu  harfle,  ifade  etmek  istediği  mana  verilecektir.  Üzerinde  durulacaktır.. 

Bu  harf,  yazı  şeklinde  görülmez..  Ama  okunurken,  söylenirken,  ikinci lama med  olması yönünden  bellidir..  vardır..   Bunun  adına :

Kemal  ELİF’i..  

Denir..  Ama  bir  kaplayıcı  nitelik  taşıyan  kemal..  O  kadar  ki :  Onun  ne  bir  sonu. 
Ne  de bitimi  için  sınır  vardır..

Onun  sınırsız  oluşunun  işareti :  Yazıda  görünmeyip düşmüş olmasıdır..  Böyle  bir  şeyin  de, 
kendisini  tam  idrâk  mümkün olmayacağı gibi,  izini  bulabilmek  dahi  zordur..

Okunurken,  var  oluşu   da şu  manaya  işarettir : 

Kemal  durumunun  öz  hakikatı,  yüce  ve  münezzeh Hakkın zatında gizlidir..

Yukarıda kısaca  yapılan  izahtan  şu  manayı  çıkarabiliriz :

Allah  ehli,  kâmil  ismini  alan  kimse,  daha  mükemmel  olma  yönünden  daima : 
Yüce  münezzeh
  Hakta  ve onun  cemal  sıfatı  tecellisinde  terakki  eder.. 
Yükselir..  Hiç  bir  şekilde,  bu  tecelli  kesilmez.. 
Peş  peşe  gelir..  İlerleyiş  yönünde,  son  gelen  ön  gelenden  yüksektir..

Bir  kaidedir :  İkinci,  birinciyi  de  toplar..  Böyle  olunca  da,  her  yeni  tecelli  bir  yükselmedir.

Üstteki  açıklamamızı,  tahkik  ehli  âlimlerin  aşağıdaki sözleriyle  teyid  edebiliriz..

Derler  ki :

Âlem,  her  an,  her  nefes bir  yükselme kaydeder..  Zira,  o  anlar  ve  nefesler  Hakkın  tecelli  eseridir..  Böyle  bir  şey  ise..  terakki  sayılır..

Bu  fikirden  de  anlaşılıyor  ki :  Bu  âlemin,  daima  terakkide  olması  lâzım  gelir..

Ancak, burada  bir  incelik  vardır..  Onun  üzerinde  biraz  durmak  isterim..

Anlatılan  terki  durumuna  bakarak :

Her  noksandan  münezzeh  ve  her  bakımdan  yüce  olan  Hakkın  da  terakki  etmekte  olduğunu..

Söylediğin  zaman,  meramın  Hakkın  halktaki  zuhuru  olursa..  bu  oldu.. 
Aksi  halde,  Cenab-ı  ilâhî  bahsinde  buyurulan :

“ Yüce  Allah,  artıp  eksiltmekten  yana  münezzehtir..”

 Manasına gelen  hadis-i  şerifi vardır  ki :  Onun  zatı  için  bir  yükselme  mevzuu  asla  olamaz..

Zira  o :  Zatında  olduğu  gibidir..  Yaratılmışların  vasfına  bürünmekten  yana  tam  olarak  münezzehtir..

*

BEŞİNCİ  HARF

HA :  Bu  harf,  başta  da  anlatıldığı  gibi,  yüce  Allah  isminin  BEŞİNCİ  ve  son  harfidir..

Burada onun  ifade  ettiği manalar  üzerinde  duracağız..

Burada,  HA  harfi  Hakkın  kimliğine  işarettir..

İşbu  Hakkın  kimliği  ise... bu  insanın  öz  varlığıdır..

İhlâs  suresinin  baş  âyetini  burada  zikretmek  yerinde  olur..

Allah-ü  Teâlâ  şöyle  buyurdu :

-  “ De  ki :  O,  ahad  olan Allah’tır..”  (112 / 1 )

Burada :

De  ki : “ 

Kelimesinin  muhatabı,  Resulüllah  (S.A.  efendimizdir..)

“  O..”

Zamiri  ise..  insanı  gösterir..

Bu  mananın  böyle  olduğu, aşağıda  beyan  edilecek  delillerle  de  anlaşılacaktır..

O..”

Manasına  gelen  (HÜVE)   kelimesindeki  HA :

De  ki :” 

Emrinin  failine  işarettir  ki :

- O,  sensin..

Demektir..

Bu, böyledir ;  başka  türlü  olamaz..  Çünkü,  adı  geçmeyen  bir  şeye  zamirin  bağlanması  usulde  yoktur..

“ H ü v e..”

 Zamiri  gaibe  işarettir..  Muhatabdan  evvel,  bir  gaib  de  geçmediğine  göre, 
muhatab  gaib  yerine  oturtulur..

Bu  mana,  beyan  ilminde :  İltifat,  olarak  kabul  edilir  ki,  yapılan hitabın 
tek  başına  hazır  olana  değil ;  hem  hazıra,  hem  de  gaib  aynı  durumdadır..

“ Ateşe  karşı  durduruldukları  zaman  bir  görsen..”  ( 6 / 27)

Meâline  gelen  âyet-i  kerimedeki  :

“ Görsen..”

Kelimesine  de muhatab,  sadece  Resulüllah  S.A.  efendimiz  değil,  bütün görenlerdir..

*

Ayrıca,  HA  harfinin  yuvarlak  oluşu :  Hakka  ve halka  nisbet  edilen  varlık  çarkının 
insan  üzerinde  döndüğüne  işarettir
..

Bu  misal  âleminde  insan :  HA,  ile  kendisine  işaret  edilen  daire  gibidir..  
Anlatılan  manayı  iyi  anladıktan  sonra,  dilediğin  gibi  konuşabilirsin..

İstersen   şöyle  söyle :

Daire  Hak’tır..  İçindeki  boşluk  ise..  halk..

Dilersen, şöyle  söyle :

Daire  halk’tır..İçindeki  boşluk  ise..  Hak’tır..

Çünkü  o :  Hem  Hak’tır ;  hem  halk..

İnsanın  yapmakta  olduğu  iş  emrine  gelince,  onun  içinde :

Onun  emri  ilham  ile  olmaktadır..

Diyebilirsin..  Çünkü,  bu  iş  emrinde  insan ;  şu  iki  devre  arasındadır :

O,  mahluktur ;  kulluk  ve  acizliği  vardır..

O,  rahman  sureti  üzerinedir ;  kemâl ve izzet  sahibidir..

Aşağıda  arz  edeceğimiz  âyet-i  kerimeler,  anlatmak  istediğimiz  manaları  teyit  babında  önemlidir..

Ve  Allah,  o  velidir..” ( 42 / 9 ) 

Bu  âyet-i  kerimede  geçen :

V e l i..” 

Kelimesi  :

İnsanı  Kâmil..

Demektir..  Bu  insan-ı  kâmil  hakkında ise,  şu  âyet-i  kerimede  işaret  vardır:

“ Anlayınız  ki :  Allah’ın  veli  kullarına  korku  yoktur..  Ve onlarmahzun  da  olmazlar..” 
( 10 / 12 )

Bu  mana, bir  gerçektir..  Çünkü, onun  için  korku  ve  hüzün  muhaldir..  Hatta  buna  benzer  şeyler  de  Allah  için  muhaldir..  Sebebine  gelince:

O,  Veli  ve  Hamid’dir..”  ( 42 / 28 )

 Âyet-i  kerimesi,  yüce  Allah’ı  ve  insan-ı  kâmili  anlatma  babında  açıktır..

Aynı  manada  şu  âyeti-i  kerimeyi  alabiliriz :

“ Allah,  o  velidir..  Ölüleri  o  diriltir  ve  o :  Her  şeye kadirdir..”  (  42 /  9 )

Bu âyeti-i  kerimedeki:

O..” 

Zamiri  veliye aittir..  O, Haktır..  Halka  bağlanan suretlerle  suret  bulur..  Yahut  böyle  değildir  de: 
İlâhi  manalarla  tahakkuk  eden  halktır..

Hâsılı :  Durum ne olursa  olsun ;  her  hal  ve  takdirde..  her  söz  ve  ikrarda  o : 
Hem  noksan,  hem  de  kemâl  sıfatları özünde  toplar..  Yani :  O  yüce  güneş nuruyla, 
yer  varlığını  aydınlatmaktadır..  Yer,  odur;  gök odur. Tul ve  arz  odur.

*

Anlatılan  manalar  üzerine  şu  beytleri  söyledim :

İki cihanda damülk benimdir görmem onlarda;
Gayrım yok ki, fazlını dileyen ve korkan darda..

Evvelimden evvel yoktur ki, katılayım ona;
Sonumdan son yok ki koşayım ona has manada..

Kemal çeşitlerine nail oldum gerçekten ben;
Tümden celâller cemaliyim ancak ben o varda..

Sonra.. ne kadar görürsen maden, bitki çeşidi;
Ve.. hayvanatın ünsiyet ettiği huyda, arda..

Ne kadar görürsen, unsur ve tabiat cinsinden;
Asıldan bir toz, koku, olarak ilk oluşlarda..

Ne kadar görürsen, denizlerden ve sahralardan;
Ağaç cinsi, ya da tepe başı yüce yukarıda..

Ne kadar görürsen, manevi suret çeşidinden;
Hem de göze hoş gelenin bütünü canlı var da..

Ne kadar görürsen, fikir ve havaldekilerden;
Akıldan, nefisten, kalbden ne var ki bunlarda..

Ne kadar görürsen, meleklere has yapılardan;
Ve.. neyi ki var İblis ve hempasının nazarda..

Ne kadar görürsen, beşerde olan isteklerden;
Tabiat icabı, ya da Hak için ihsanlarda..

Ne kadar görürsen, önceki ve sonrakilerden;
Sonra bir kavme gitmiş sarılıp da kalmış orda..

Ne kadar görürsen, seyid ve seyidlik taslayan;
Ve aşık ki, kalmış Leylâsından esen rüzgârda..

Ne kadar görürsen, tüm arşından ve çevresinden;
Kürsüsü ve refrefden ki azizdir yukarda..

Ne kadar görürsen, parlak görünen yıldızlardan;
Aden cennetinden, ne hoştur kalmak buralarda..

Ne kadar görürsen, sonu gösteren pâk ağaçtan;
Ve bir zil çalar çilenin dolduğu anlarda..

İşte.. benimdir hep, tümden makamımdır oralar;
O değil, tecelli edeniyim hakikatlarda
..

Düşün, halkın rabbı, hem de onların efendisi;
Zatım müsemması tüm isimdir o kalanlarda..

Mülk benim, melekût benim, dokurum iş işlerim;
Gayb benim ceberut gücümledir kuruluşlarda..

Şimdi dikkat et, anlattıklarımın hepsinde ben;
Zattan anlattım, mevlâya kulum her hal û kârda..

Hem fakirim, hem hakirim, düşkünüm ve zelilim;
Günahlara esirim, bağlı kaldım hatalarda..

Ey saygı değer o Arab-ı kiram ve onlar ki;
Sardı onları şaşkınlık, hoş melce olsalar da..

Ziyaretinize geldim, suçlarım azığımdır;
Şefaatçim de sizsiniz bence umulanlarda..

Ey efendim, baştan sona kemal olan yüce zat;
Yoluna koşmaya kurbanım işte.. yücel orda..

Alemlerin şeyhi aşkına, hep şeyhleri için;
Bir nur aşkına ki parlar kâmilleri sarar da..

Selâmım size, gecenin ve gündüzün tümünde;
Eklensin buna geçtikçe zaman, tahiyatlar da..

(1) MAHK : Kul vücudunun yüce Hakk'ın zâtında fena bulmasıdır.
(2) SAHK : Kul kendi varlığından geçip ondan tamamen uzaklaşmasıdır.

<< geri | ileri >>

ana sayfa

 
murat@okyanusum.com