Bu eserden beklenen odur ki;
Salik için , en yüce refikîne ileten ola..
Ama, ince, düşünceli, nazik, kibar arkadaş gibi..
Yüce ve sübhan olan Hakkın; kendi fiilerindeki tecellisi:
Bir müşahede makamından ibarettir..
Kul, bu müşahede makamında kudretin eşyada icrasını görür..
Görür ve anlar ki: Onların yürüteni ve durduranı, sübhan olan yüce Hak’tır..
Böylece: Kuldan çıkar gibi görünen fiili, kula değil; yüce Hakka bağlar..
Anlatılan müşahede makamında: Güç, kuvvet ve irade alınmıştır..
Bu müşahede makamında: insanların durumu, bazı çeşitlere ayrılır.. Onlar arasında; aşağıda sıraladığımız çeşitler vardır:
1 - Bu müşahede makamında olanlar, önce yüce Hakkın iradesine şahid olurlar..
Sonra da fiilini müşahede ederler..
FİİLER TECELLİSİ babında, en üstün müşahede makamı burasıdır..
.. Ve bu müşahede makamında, kuldan: Güç yetirmek, iş yapmak,
bir şeyi arzulamak
gibi şeyler
tamamen kalkar..
2 - Bu müşahede makamında bulunanlar; yüce Hakkın iradesini müşahede ederler..
Ama şu yoldan: Mahlukatta tasarruflarını,
bu tasarrufların da yüce Hakkın saltanat
kudreti
altında
hüküm yürüttüklerini müşahede ederek..
3 - Bu makamda bulunanlar bir fiilin çıkışı anında emri kuldan görür; sonra Hakka bağlar..
4 - Bu makamda bulunan kimseler ise.. fiilin çıkışından sonra mahlukattan görür..
Bu makamda kalan müşahede ehli üzerinde biraz duralım..
Şöyle ki:
a) Elde etmiş olduğu bu müşahede, kendi dışında kalan birinde olursa, makbuldür..
b) Bu müşahedesi, kendinde kalırsa.. o zaman makbul olmaz.. Meğer ki hali, şeriatın ahkâmına
uygun ola.. Aksi halde bu müşahedesi kendisine teslim edilemez..
Bu müşahede makamında bulunan kimse:
Yüce Hakkın, kendisine iradesini müşahedeyi nasip ettikten sonra.. fiilin kendisinden çıkışından önce, çıkışı anında; yüce Hakkın tasarrufunu kendisinde müşahede eden gibi olamaz..
Böyle olmayınca, ona müşahedesini tam teslim edemeyiz.. Kendisinden:
Şeriatın dış ahkâmına uygun hal taleb ederiz..
Bu talebimizde aradığımızı, onda doğru bulursak: Yüce Allah’la arasındaki işte, ihlâs sahibidir..
Burada fiilin, mahlukattan çıkışından sonra, ilâhî kudretin geçerli olduğunu
müşahede eden kimse için:
- Müşahedesini, teslim ederiz; veya müşahedesini teslim edemeyiz..
Şeklinde söylediğimiz sözün, faydası vardır..
Şöyle ki:
- Onun müşahedesini teslim edemeyiz..
Diyoruz.. Zira, kaderi kendisine bir dayanak bilir; emre ve nehye aykırı harekette bulunur.. Halbuki, her ikisine de sahip olması lâzımdır.. Şayet ona, emre ve nehye aykırı hareket
ettiği halde, müşahedesini teslim edersek: Şeriatın zahirî emirlerini tatbik edemeyiz..
Halbuki şeriatın tecavüzü babında ondan bir şey çıkarsa, haddini bildirmemiz,
hakkını yerine getirmemiz gerekir..
Çünkü bu durum,
Allah’ın bizi bağlayan hükümleri arasında sayılır..
O şahıs ise.. emre, nehye aykırı hareket etmekle, bağlı olduğu
Allah’ın hükümlerinden birini işlemiştir..
Bu icra işini, tecelli yerinin iktizası saymak gerekir..
O tecellinin iktiza ettiği hükmü yerine getirmemiz icab eder..
Zira , o yerine getirilmesi gereken hüküm, Allah’ın hakkıdır.. Bize düşen de,
onun hakkını yerine getirmektir.. Kitabında bize emrettiği için, kendisine asi olana
haddini bildirmemiz gerekir..
- Müşahedesini kendisine teslim ederiz..
Sözümüzün ifade ettiği durum ise.. karşısındakinin durumunu bilmeyişidir..
O, kendisi ile Allah arasındadır.. Müşahedesini ikrar eder; kalır..
Daha ötesini incelemek onun için zordur..
Bu müşahede makamı sahibi üzerinde kısa bir açıklama yapacağım..
Özellikle: Fiilin çıkışından sonra, ilâhî kudretin geçerli olduğunu müşahede edene,
bu müşahedesini teslim edemeyiz.. Meğer ki, başkasında müşahede ede..
Kendisine; kitaba, sünnete uyanı teslim ederiz..
Böyle dememin özet manası şudur:
Ta ki, kendisi için; kitaba ve sünnete uymayan bir hali kabul etmeye..
Sebebine gelince:
Aynı şeyi zındıklar da yapıyor.. Bir masiyeti işliyorlar; işledikten sonra da;
- Bu iş Allah’ın iradesi, kudreti ve fiili ile oldu.. Benim bunda bir şeyim yok..
Bu bir makamdır..
Derler..
5 - Bu makamda bulunan, yüce Allah’ın fiilini müşahede eder..
Kendi yaptığı fiiline bağlı görür.. Böyle olunca, eğer itaat ediyorsa.. nefsine:
- İtaat eden adı verilir.. Eğer asi geliyorsa:
- A s i..
Adı verilir..
Bu kimse, itaat halinde de, isyan halinde de: güç, kuvvet ve irade sahibi değildir..
Bunlar kendisinden alınmıştır..
6 - Bu makamda bulunan kimse, kendi fiilini göremez; ancak yüce Allah’ın fiilini görür..
Hiçbir işi, kendine bağlayamaz.. Dolayısı ile;
- İtaat eden..
olduğunu söyleyemez.. Aynı şekilde; isyan işinde ise:
- A s i..
Olduğunu söyleyemez..
Bu kimsenin müşahede makamı cümlesinden misal yollu şöyle anlatabiliriz.. Diyelim ki:
- Onlardan biri seninle oturur yemek yer..
Sonra:
- Hiçbir şey yemedim..
Diye, yemin eder.. Aynı şekilde, seninle oturur, içer; sonra:
- Hiçbir şey içmedim..
Diye yemin eder.. Yemin ettiği halde; yemin etmemiş olur..
Bu makamın sahibi: Allah katında iyilerden ve doğrulardandır..
Bu makamda bir incelik vardır ki: Onu, ancak müşahede yolu ile tadanlar bilir; bir de aynen bu makama çıkanlar..
7 - Bu müşahede makamındakiler, Allah’ın fiilini başkası ile görür.. Kendisine tahsis edilen bir müşahede hali yoktur..
8 - Bu müşahede makamındakiler, Allah’ın fiilini kendisinde görür;
başkasında onu müşahede edemez..
Müşahede makamı olarak, burası üsttekinden daha yüksektir..
9 - Bu müşahede makamında bulunan kimse,
Allah’ın kendisine gelen fiil tecellisini taatlerde görür..
İsyan hallerinde kudretinde geçerli olduğunu müşahede edemez..
Bu makamın sahibi: FİİLLER TECELLİSİ ciheti ile taat işlerinde Allah ile beraberdir..
İsyanlar yolu ile gelen fiil tecellisini, Allah ona kapamıştır.. Bu ise, ona bir rahmettir..
Ta ki, masiyet: Kendisinde vuku bulmamış ola..
Ne var ki, bu tek yönlü müşahede o kimsenin zayıflığına işarettir..
Eğer güçlü olsaydı; masiyet işlerine de, yüce Allah’ın fiil tecellisini müşahede ederdi…
Tıpkı: Taat işlerinde müşahede ettiği gibi..
Görürdü ve şeriatın dış emirlerini korurdu..
10 - Bu makamda bulunana, ancak masiyetler babında Hakkın fiil tecellisi gelir..
Bu ise, onun için bir iptilâdır.. Bu iptilâ ise, ona taatı müşahede ettiremez..
Hali anlatıldığı gibi olan kimse, iki âdemin birisidir;
a) Ya o âdemin, taat ehli olmasını Cenâb-ı Hak sevdiği ve tâati başka hâle takdîm
etmesini irâde ettiği için, tâatte ondan muhtecib/perdeli olmuştur.
Bu maâsîde/isyanlarda fiilini onun için izhâr etmiştir/ortaya çıkarmıştır.
Bundaki hikmet:Cenâb-ı Hakk'ın tâatte o kimseden muhtecib/perdeli olup,
ma'sıyette/isyanda
zâhir olması, Hakk'ı müşâhedede kemâl-i ilâhîye mazhar olmasını temin içindir.
Bunun alâmeti o kimsenin masiyet üzerinde devam etmeyip, taata dönmesidir.
.
b) Yahut bu masiyet tecellisine mazhar olan kimse bir âdemdir ki, masıyete kudrette
kendisinde mekânet hasıl olmuş/tamamen isyana dalmış ve bu suretle istidrâca maruz olmuştur.
Hak yolu bu kimseye kapalıdır..
Böyle olunca: Masiyete devam eder durur..
Böyle bir halden Allah’a sığınırız..
11 - Bu makamın sahibi, hem isyan hem de taat makamındadır..
Bazan öyle bazan da öyle..
Şu şiir o kimsenin halini güzel anlatır:
Eğer Necd’e gidersen, ben de gelirim peşinden;
Eğer Gavr’e gidersen, ben de göçerim peşinden..
12 - Bu makamda olan kimsenin durumu, ilâhî fiilerde duraksızdır..
Kendisine hakim olamaz.. Masiyete doğru gider..
Halini bildiği için; ağlar sızlar mahzun olur ve Allâhü Taâlâ’dan bağışlanma ister
.. Ve diler ki, masiyet çıkışlarında kudretin cereyanından kendisini koruya..
Bu hal, onun doğruluğuna delildir.. Müşahedesinin temizliğine işarettir..
Kendisine hükm olunan şehvet duygularından da kurtulacağını gösterir..
13 - Bu makam sahibi, durum itibari ile; yukarıda anlatılan gibi olmasına rağmen sızlamaz, mahzun olmaz, korunmasını da istemez..
Kudret cereyanı altında sakin durur.. Hiçbir şekilde ondan yüzünü çevirmez..
Bu halinde kendisinde bir ıstırap da görülmez..
Onun bu hali, bu müşahede makamındaki keşfinin kuvvetine delildir.
Nefsinin vesveselerinden emin olduğu takdirde; üstte anlatılan kimseden
makam itibarı ile daha üstündür..
14 - Yüce Allah, bu makamda bulunan kimsenin masiyetini, taata çevirir..
Bu kimse, kudret cereyanını; isyanlarda ve diğer hallerde görür..
Aynı şekilde, masiyet icrasında da, yüce Allah’ı müşahede eder..
Bu müşahede içindir ki: O işlediği masiyeti, Allah taat yazar..
Masiyet ismi onun üzerinde yürümez..
15 - Bu makamda bulunan için, masiyetin kendisi taat olur.. Sebebi:
Allah’ın iradesine muvafakatıdır.. İsterse, onun muvafakatı:
Kendisine verilen emrin dışında bir şeyle olsun..
Durum böyle olunca, bu müşahede makamında kul:
a) Emir ciheti ile asidir..
b) Yüce Allah’ın iradesine uyarlığı dolayısı ile, taat ehlidir.. Mutidir..
Bu makam sahibinin durumu şöyledir..
a) Fiilin vukuundan önce, yüce Hakkın iradesini müşahede etmiştir..
Böyle olunca, o hataya:
- Allah iradesine muvafıktır..
Denir.. Başka bir şey denmez..
Böyle ki oldu: O fiildeki veya kendisindeki ilâhî kudretin akışını seyretmek kalır;
bir de, yüce Hakkın yaptığı değişikliğe girmek..
16 - Bu makamda bulunan, iptilâ içindedir..
İster şeriat yönünden bakılsın; ister hakikat yönünden görülsün..
Yüce Allah’ın bu makamda bulunan tecellisi, zemmedilen cinstir..
Yüce Allah, bu kimseye; hüsran tecellisini müşahede ettirir;bu müşahede ettiğini de,
onda meydana getirir..
O kul dahi, kendisinin hüsranda olduğunu bilir; görür..
Bu hal ise.. o kulun, yüce Hakkın zuhurundan, kendisine kalan müşahede hükmünün bir iktizasıdır..
Evet.. o işte kendisine düşen budur..
Şu şiir bu manada güzeldir..
Dedi ki:
- Şikâyeti bırak, dağın yüceliğinden;
Onda hep sabra çalış, gel belâların üstesinden..
Dedim ki:
- Beni bırak, Zeynep neye çağırdı başka;
Hüsranıma götüren yoldan, bir de hep
dertlisinden..
Durum böyleyken Zeyneb'ten benim nasîbimin çirkinliği muhakkak değildir;
Benim bu şikâyetim, işlediğim işin muhakkak çirkinliğindendir.
Yukarıda anlatılan makam üzerine bir hikâye nakledelim..
Gayb ehlinden biri, müşâhedesi yukarıdaki gibi hızlân/iflas, hüsran şeklinde olan bir fakîr ile buluştu.
Halini gördü ve şöyle dedi:
- Ey Fakîr! Cenâb-ı Hak ile edeb usûlüne riâyet ederek, zâhiri muhâfazaya çalışsan ve
Hak'tan selâmet taleb etsen, Hak ile muâmelede sana daha münasib değil midir?
Bunun üzerine o zat şu cevabı verdi:
- Efendim, hüsran hil'atini giyip de, yahut isyan kemerini bağlayıp da,
Hakk'ın irâdesine muvâfık hareket etmek mi edebe daha uygundur?
Yoksa tâat rubâsını giyip de, O'nun irâdesine muhâlefeti taleb etmek mi uygundur?
Halbuki bilirsin ki,O'nun irâdesinden başka bir şey olamaz.
Fakîr bu sözü söyledi:
''beni bırak'' dedi ve gitti.
Üstte anlatılan makam için, söylenecekler bitmedi..
Şunu bilesin ki: Sözü geçen tecelli makamında bulunanlar; makam itibarı ile büyük, makamları yüce olmasına rağmen, işin özünden mahcup durumdadırlar..
Hak’tan yana kaybettikleri; bulduklarından fazladır..
Bu bölümü bağlarken, şunu arz edelim ki: Yüce Hakkın fiilerindeki tecellisi;
isimlerindeki, sıfatlarındaki tecellisine perdedir..
FİİLLER TECELLİSİ üzerinde bu kadar durmamız yeter.. İçine dalsak çoktur..
Bu kitapta maksadım, ortalama bahistir.. Ne uzun, ne de kısa..
Allah.. Hak söyler..
Bu yola hidayeti nasib eden Allah’tır..