HADÎD SÛRESİ:
22-) Arz’da (dışınızda) ve nefslerinizde (içinizde) isabet eden (size vaki olan)
hiçbir musibet yoktur ki, biz onu yaratmamızdan önce bir kitab’ta (yazılı, takdir edilmiş) olmasın...
Muhakkak ki bu Allah üzerine çok kolaydır.
23-)(Bunu böyle yaptık) ki fevt ettiğinize (elinizden kaçana) üzülmeyesiniz ve (Allah’ın)
size verdiği ile (elinize geçene) de (B sırrınca) sevinip şımarmayasınız...
Allah çok övünen (ni’metleri sayıp, fakat şükretmeyen) kibirli hiçbir kimseyi sevmez!.
B-Meal/Hasan Güler
ALLAH Hadid Suresi 22. ayette insanlara kader ilminin bilgisini verir… ALLAH Hadid Suresi 23. ayette ise; insanlara kader ilminin bilgisini vermesinin sebebini açıklar… Kader ilmine vakıf olan kişi; elinden kaçana üzülmez, eline geçene de sevinip şımarmaz... Kader ilmi kişiye hayatında faydasını görsün diye açıklanmıştır… Kaybettiğimize üzülmememiz, kazandığımıza da sevinip şımarmamamız için kader bilgisini aklımıza getirmeli, kendimizi frenlemeli, olanı kabullenmeliyiz…
Üzüntü, stres, korku hallerimiz; kadere gerektiği gibi tam manası ile iman etmememizden, alemlerin Rabbi’ni tanımamamızdan kaynaklanmaktadır… Elimize geçenler dolayısıyla sevinip şımarmalarımız sonucu, o şeyleri kaybettiğimizde yine bizi üzüntü beklemektedir… Yani kader ilmi; insana huzurlu olması, mutlu olması için açıklanmıştır… Gerçek manada iman edenler; bedensel ve ruhsal açıdan daha sağlıklı olmaktadırlar…
Hatalar bizden…İsabet Kaynaktan…
Fakat kader ilminin yanlış değerlendirilmesi; kişiye ilaç değil, zehir olmaktadır… Kader ilmi konusunda yanlış anlayışlara sapanlar; “madem hakkımızda her şey yazılmış amele ne gerek var?...” diyerek hayata boş verebilmekte, tembel, pasif bir yaşam sürüp, dünya ve ahretlerini boşlamaktadırlar… Gerçeğe ALLAH’ın TEK’liği-kader ilmiyle bakılırken; Sünnetullah-ALLAH sistemi düşünülmediğinde sapkın görüşler, sapkın yaşayışlar ortaya çıkabilmektedir…
Kader ALLAH’ın TEK’liğinin doğal sonucudur; bundan daha tabii bir şey olamaz… Kader ilmi ALLAH’ın varlığı ile alakalıdır; ALLAH’ın indindeki bir gerçektir… Kader ilmiyle; sınırsız-sonsuz-tek olanın nasıl sınırlı-sonlu-çokluk olarak algılandığı açıklanır… Kader; takdir, ÖLÇÜ manalarına gelir… ALLAH sınırsız-sonsuz Esma’larını belli ölçülerde bir araya getirerek esma terkipleri oluşturmuş; bu esma terkipleri de evren içre evrenler ve canlıları olarak algılanmıştır… Yani kader ilmi “her an olan yeni oluşu” yani yaratışı açıklar…
Kader ilminin anlaşılıp gereğinin yaşanmasında en önemli ipucu “OLANIN TEKLİĞİ”dir… Ve ALLAH’ın bakışı ile insanın bakışı olmak üzere OLANA iki bakış sözkonusudur… ”Olana ALLAH bakışı ile bakıldığında, yani zaman ve mekan sınırlaması tanımayan sınırsız-sonsuz bir bakışla bakıldığında; elbette her şey tek bir AN’da Esma/isim boyutunda olup bitmiştir… Olana insan bakışı ile baktığımızda, yani zaman ve mekan sınırlaması ile baktığımızda ; her şey yeni bir oluşta Efal/fiil boyutu olarak algılanmaktadır… Her şey ALLAH indinde yazılıp olup bitmişken; insan indinde oluşlarla devam etmektedir… Yani aslında “TEK OLAN” şey; ALLAH’a dönük yanıyla yazılma, insana dönük yanıyla yaratılma adını alır… Bu tek şey; ALLAH indinde zaman ve mekana tabi değilken; insan indinde zaman ve mekana tabi olur… O tek şey; böylelikle iki ayrı standarda göre değerlendirildiğinde sanki iki farklı şeymiş gibi algılanır… Durum böyle olunca sanki ALLAH mahlukatın kaderini bir zamanlar bir yerde yazmış da; başka bir zaman, başka bir mekanda yazdığını yaratıyormuş gibi yanlış algılanmıştır…
Halbuki; yaratma denen şey yazıldı denenin zaman ve mekan kavramları içinde değerlendirilmesi ve algılanır olmasıdır… Gerçek manada yazıldı ve yaratıldı diye iki ayrı, farklı şey söz konusu değildir… ALLAH ikinci bir fuzuli iş yapmamaktadır… ALLAH’ın indinde; ALLAH “OL” demiş ve her şey olmuştur… İnsanın indinden ise; yeni yeni oluşlar olarak algılanmaktadır… Hz.Muhammed(as)’e kader ilmi sorulduğunda; kader ALLAH’ın TEK’liğinin doğal sonucu olduğundan, cevapları hep ALLAH’ın indinden olmuştur… Dinleyenler ise; açıklanana insanın bakışıyla baktığı için, kader ilmini anlayamamanın getirdiği, ikileme düşmüş düşünce ürünü sorular sormuşlardır… Sorularının cevapları ise; hep ALLAH’ın indinden olmuştur…Çünkü kader; startı TEK’ten alır… Rasul açıklamalarında yanlış fikirlere sapılmaması için; çalışmayı da tavsiye etmiştir…
Eğer olay tek yönlü olsaydı; Kur’an-ı Kerim’de “insanlara çalışmalarından başka bir şeyin olmayacağı, insanın elleri ile yaptığının karşılığını alacağı, akletmesi, tefekkür etmesi, çalışması…” tavsiye edilmezdi… Kader çok geniş, kapsayıcı, genel bir anlam ifade eder… Bu açıdan her şey kader ile, yani ölçüyle var olur, çünkü ölçülendirme olmasa sınırlama olmaz, sınırlama olmazsa çokluk yaratılamaz… Kadere iman insanı TEK olan ALLAH’a imana taşır… Bu açıdan bakıldığında kader inancı araç, ALLAH inancı amaçtır… Yani varlık her ne kadar ayrı, sınırlı, çokluk şeklinde gözüküyorsa da; orijinde sınırsız-sonsuz-TEK’dir… Kader ilminin açıklanmasındaki asıl amaç; “sen bu TEK’lik bilinciyle yaşa, kimseyi kendinden gayrı görme, kendin için değil başkaları için yaşayarak kendinden geç, TEK’e er, üzüntüden kurtul” hali aşılamaktır…
Billahi ve Bil kaderi ifadelerinin başındaki “B” de kaderin ALLAH’ın varlığına bağlı olduğu, ALLAH’ın indinden bir gerçek olduğu işareti var olup, insan için önemli olan “ben bu ilmi hayatımı güzelleştirmek için nasıl kullanabilirim” olmalıdır…
Kader ilmi bir kişiyi pasifliğe, tembelliğe, boş vermişliğe itiyorsa; o kişi kaderi anlamamış, tam manası ile kadere iman etmemiştir… Gerçekte iki ayrı varlık yoktur ki; biri tanrı olsun diğeri robot, tanrı robotunu uzaktan kumanda etsin!… Varlık TEK’dir; oluş TEK…
İnsan bakışıyla bakarsak zaman ve mekan sınırı içinde bu tek varlık, varlıklar olarak; bu tek oluş, oluşlar olarak algılanmaktadır… Kader ilmi sorulunca da; cevaplar elbet TEK’in ALLAH’ın indinden olmuştur… Müslüman toplumların geri kalmasında en büyük sebeplerinden biri de yanlış kader anlayışında yatmaktadır…
Ne din, ne kader boyutsallık kavranmadan anlaşılmaz… Gerek Billahi’de, gerekse Bil Kaderi’deki “B” kendinden sonra gelenin öze dönük, boyutsallığının değerlendirilmesini ifade eder… O halde ALLAH varlığı ve kaderi özümüzde, boyutsal derinliğimizde mevcuttur…. ALLAH boyutsallığımızda olan Esmasını ölçülendirme ile, terkip ile, bürünme ile sınırlı bir şekilde açığa çıkarıyor;açığa çıkanlar da Efal/fiiller/varlıklar olarak algılanıyor … Yani aslında Efal ve Esma diye iki ayrı şey yoktur… Efal dediğin Esmanın algılanışı, zaman ve mekan kavramları içinde değerlendirilmesidir…
Aynı tek şey; ALLAH’ın indinde Esma olarak; insanın indinden Efal olarak değerlendiriliyor; ALLAH böylelikle insan adı altında Efalini yaşıyor… Böylelikle belki; "Allah'ın âlemlerdeki tasarrufu âlem sûretleriyledir" sözü de açıklanmış olunuyor…
Bil Kaderi’nin başındaki “B” harfi; bürünmeye, terkibe, ölçüye, sınırlı kapasiteye işaret ettiğinden; kul bu hali tefekkür ettiğinde, varlığının ve özelliklerinin sınırlılığını bilecek, böylelikle eline geçmeyen, elinden kaçan şeylere üzülmeyecektir… “Benim kapasitem bu kadar, nasipte yokmuş”, diyerek kendisini teselli edecektir… Eline geçen şeyler içinde bu sefer “B”nin öze dönük yönünü hatırlayarak, özündeki varlığı hatırlayacak, O’nun varlığı ve özellikleri ile o şeye sahip olduğunu bilecek, şımarmayacaktır…
Ayrıca “B”nin öze dönük yönünü düşündüğünde, özündeki varlığın özellikleri ile var olduğunu bilecek, bu özellikleri açığa çıkaracak, isteğine bu şekilde kavuşacak, pasiflik, tembellik yapmayacaktır… İsteğini dışındaki bir tanrıdan beklemediği gibi; kaderi bahane edip “olan olmuş” deyip boş vermeyecektir…
Çünkü ALLAH’ın Esmasıyla birlikte özünde mevcut olduğunu bilecek, bu esmaları açığa çıkarmasıyla, çalıştığı nispette bir şeyler elde edebileceğini bilecektir… Kader ilmini pasifliğin bir aracı olarak görmeyecek; özüne bahşedilen özelliklere işaret ettiğini bilerek hayatta aktif olacaktır… “Ne ekersen onu biçersin” atasözümüz de bu durumu güzel bir şekilde özetlemektedir… Bu sözü gerektiği gibi yaşayabilsek; halimiz çok daha iyi olacaktır…
***
HİCR SÛRESİ:
21-) Hiçbir şey yoktur ki onun hazineleri (her mertebedeki karşılığı) bizim indimizde olmasın... Biz onu ancak ma’lum bir kader (belli bir mikdar) ile (B sırrınca) indiririz.
Ayetinde her şeyin hazinesi olan orijin Esma okyanusunun; ALLAH’ın indinde olduğu açıklanıyor… Bu sınırsız-sonsuz Esmaların; özden gelir bir şekilde belli bir kaderle/ölçüyle/terkiple açığa çıktığı ifade ediliyor… Özümüzdeki sınırsız Esmalardan, sınırlı esmaların kaderle yani ölçüyle açığa çıktığı belirtiliyor… Gayet doğaldır ki; kader konusunda açıklama yapıldığı için; ALLAH’ın indinden açıklama yapılıyor…
KAMER SÛRESİ:
49-)Muhakkak ki biz her şeyi bir kader (ölçü) ile (B sırrınca bir kader/miktar olarak) yarattık.
50-)Emrimiz ancak bir tek (kelime) dir, bir göz (Bil-Basar) kırpması gibidir.
51-)Andolsun ki sizin (diyn anlayışındaki) hemfikirlerinizi (benzerlerinizi) helak ettik... Öğüt alıp idrak eden yok mu?.
Ayetlerinde her şey özden gelen bir ölçüyle(bi kader), çok kısa bir süre içinde (bir göz kırpması gibi), tüm varlık aynı anda tek bir varlıkmış gibi(emrimiz ancak bir tekdir) sürekli var edilip yok ediliyor (benzerlerinizi helak ettik)…Yani her an, yeni yeni oluşlar söz konusu…An içinde her şey yenileniyor, değişiyor, benzerleri, yenileri geliyor…Yani bize göre ALLAH; kader/ölçü ile her an yeni bir oluştadır…
KALEM SÛRESİ:
1-) Nun (Evrensel Enerji) !... Kalem’e (Akıl’a) ve satır satır yazdıklarına (kader’e) kasem ederim ki,
2-) Sen, Rabbinin ni’meti ile (o ni’met sayesinde; B sırrınca o ni’met olarak) bir (Bi-) mecnun (deli, aklı örtülmüş) değilsin.
3-) Muhakkak ki senin için kesilmeyen bir ecir vardır.
Ayetlerinde yine insanın indine göre açıklamalar var… Evrensel enerjide akıl ile satır satır yazılanların bize dönük gerçekliliği, şahit olunan yönü yeminle dile getiriliyor… 2. ayette ise; insanın özünden gelen Rabbin nimeti/esma bileşimi ile var olup, mecnun olmadığı, aklının ve varlığının örtük olmadığı, pasif, boş olmadığı vurgulanıyor… Yani insan bifiil Rabbin nimeti/esma bileşimi olarak var, esmaları açığa çıkarıyor, kesilmeyen bir ecir olarak bu hal sürekli devam ediyor… Yani ikilik yok, bakışın yönüne göre kimi RABBİ, kimi insanı görüyor… TEK’e farklı iki bakış sonucu ikilik var sanılıyor… Halbuki; kaldır benini aradan, ortaya çıksın yaradan!...Teklik ve süreklilik var… Varlığın bu oluşun dışında değil!...
***
Kader konusundaki hadisleri incelediğimizde ise; olayın üç boyutu dikkati çekiyor…Birincisi; olması gerektiği gibi; kader hep ALLAH’ın indinden cevaplanıyor…İkincisi; insana dönük olarak da insanın çalışması, amel etmesi söyleniyor…Üçüncüsü ise; insanın kaderle bağlantı noktası için kolaylaştırılanın olacağı vurgulanıyor…
Varlığa sınırsız-sonsuz bir ilimle zaman ve mekan sınırlaması olamadan ALLAH indinden bakıldığında elbette; “her şey yazılmış, olmuş, bitmiş, kalem kurumuştur, takdirler cereyan etmiştir, cennet ve cehennemlikler bellidir”.. Her şeyi Esmasının varlığı ile var edenin sınırsız-sonsuz bakışı ile durum böyledir… İnsan için ise; bunlar bilinmemektedir, insan elinden çıkanın, çalışmasının karşılığını alacaktır… İnsana çalışmasından başka bir şey yoktur…
Kur’an-ı Kerim bir bütündür, kader konusu da o bütünlük içinde değerlendirilmelidir… Bir taraftan her şeyi kader/ölçü ile ALLAH’ın yarattığı kabul edilirken, diğer taraftan insan için çalışmasının getirisinin olacağı gerçeği göz ardı edilmemelidir…Bu açıklamalar birbirine zıt olmayan, birbirini tamamlayan sistemin gerçekleridir…
İnsan da bir esma terkibi olarak bu sistem içinde yer alır ki; elbette bir etkisi söz konusu olacaktır…İnsanı bir esma terkibi olarak kabul edip, sonra onu esmalardan oluşmuş bu sistemin dışına atma anlayışı yanlıştır…
Dalga, okyanustan kaynaklanır; okyanusun varlığı dışında, dalganın kendisine ait bir varlığı yoktur… O anki dalga, bir sonraki anda oluşacak dalgada etkilidir; birinci dalga olmadan onu ikincisi, ikincisi olmadan onu üçüncüsü… takip edemez ve okyanus bazen fark edilmeyecek kadar az da olsa bile her an dalgalı, hareketlidir… Dalga da okyanustandır, okyanustan kopmamıştır, her an okyanustan açığa çıkar, her an okyanusa döner… Dalgayı oluşturan okyanusu da oluşturan sudur, okyanus sınırlı olarak gözlemlendiğinde yüzeyindeki dalgalar fark edilmiştir… Okyanus varlığı ile her an tek iken; dalgaları ile her an oluştadır… Bizlerde esma terkipleri olarak Esma okyanusunun birer dalgalarıyız… Esma okyanusundan ayrı bir varlığımız, irademiz yoktur… Orijinden bakıldığında okyanus; yüzeysel bakıldığında dalgalar gözlenir… Halbuki; ne dalga okyanustan, ne de insan ALLAH’tan ayrı değildir…
Gerçekte; varlık TEK, irade TEK’dir, bu TEK’in oluşları dalga, terkip olarak değerlendirilir… O halde insan elinden geleni yapmalı, amelden, çalışmaktan geri kalmamalıdır…İşin kader yönü ALLAH’ı; çalışma yönü bizi ilgilendirir…
TEK’lik ve onun doğal sonucu olan kader; ALLAH’ın varlığı ve iradesi ile alakalıdır… Her şey ALLAH’ın varlığı ile Esmasından var olduğu için, varlıkta da aslında tek bir irade vardır…İki ayrı irade olmayıp, tek bir irade vardır ki; bu iradeye ALLAH indinden bakıldığında Küllü irade; insan indinden bakıldığında cüzi irade adı verilir… Gerçekte ise; varlık TEK, irade TEK’dir… Biz ise; o tek varlığı varlıklar, o tek iradeyi iradeler olarak değerlendiririz…
Varlığı tek, iradeyi tek gördüğümüzde ise; oluşun da tek olduğunu farkediyoruz… “ALLAH OL demiş ve her şey olmuştur” denir, ALLAH’ın indinden bakıldığında…”O her an yeni bir oluştadır” denir, insanın indinden bakıldığında…
Bizse o oluşlardan bir oluş olarak, o dalgalardan bir dalga olarak var olmaktayız Esmalarımızla… İnsan bakışıyla baktığımızda kader konusunda; beden örneğimiz bir çok sorularımıza cevap verecektir… Nasıl ki; biz bedenimizi beynimizle, aklımızla kontrol etmemize rağmen, bedenimizde gerçekleşen bir çok çalışmadan habersiz isek, bu çalışmalarda bilinçli olarak görev almıyorsak, aynı şekilde varlığımızın teke bağlı olmasına rağmen dışımızda olarak gördüğümüz varlıklar ve halleri yönünde genelde etkisiz gibi görürüz… Halbuki; maddeden, atoma, kuanta doğru yolculuk yapıldığında her şeyin birbiri ile özde bağlantılı ve iletişimde olduğu, birbirlerine etkilerinin söz konusu olduğu fark edilmektedir… Yani özden baktığımızda varlığın ve iradenin TEK’liği ispatlıdır… Yüzeysel baktığımızda ise; varlığı ve iradeyi sınırlı çoklukta görür, tek varlık ve tek iradeyi anlayamayız…
Yani kader anlayışı bizi ikiliğe değil, teklik anlayışına taşır ise; dışa değil öze yönlendirir ise; gökyüzüne değil, boyutsallığımıza çevirir ise imanımız ikana dönüşür, halimiz sağlamlaşır… İkilikten kurtulup tekliğe ermedikçe hakkıyla bu konular anlaşılmaz…
“Ol dedi ve oldu, bir göz kırpması kadar.. “ gibi ifadeler dikkate alındığında, “O her an yeni bir oluştadır” sözü de işin içine katıldığında, bunları boyutsal olarak değerlendirmek daha doğru olacaktır… “B” kapsamında özden açığa çıkma şeklindeki her an olan oluşların, çok kısa bir zamanda, çok hızlı bir şekilde meydana geldiğinin açıklandığı anlaşılacaktır…İnsana göre kaderi; an içinde ve boyutsallık düşünülerek değerlendirmek gerekir…
Bir hadiste geçen “Allah mahlûkâtın kaderlerini semâları ve arzı yaratmasından 50 bin sene evvel yazmıştır!..” sözünde geçen “50 bin sene” ifadesini de an içinde öze, boyutsallığa dönük değerlendirmek gerekir… Çünkü; gerçekte semalar ve arz her an yaratılıp yok edilmektedir… ALLAH’ın sınırsız-sonsuzluğunu her an yeni bir oluşta olduğunu düşündüğümüzde, O’nun yaratımına da bir baş ve son koymak yanlış olur… ALLAH’ın A’ma durumunu, kendisi ile hiçbir şeyin olmama durumunu, yine boyutsal olarak düşünüp, zat boyutundaki hali olarak değerlendirmek gerekir… Yoksa ALLAH; uzun süre boş durmuş, bir yaratımda, oluşta olmamışta, bir zaman sonra yaratıma başlamış gibi algılamak sınırsız-sonsuz ALLAH gerçeği ile, ALLAH manası ile bağdaşmaz… ALLAH her an yeni bir oluşta olarak, evren içre evrenleri her an yaratıp yok etmede, bu yaratımda sürekli devam etmektedir… Bu yaratım tamamlanmış, sabit bir hal değildir…Bu yaratım süreklilik ve yenilenme, değişim içeren bir durumdur…
”50 bin sene” ifadesi ile hız algısına atıf vardır…Her an, göz kırpması kadar kısa süre içinde devam eden yaratıma dikkat çekilmektedir…Yani sanki; “bu an içinde olan yaratım işi boyutsal olarak, o kadar hızlı bir şekilde olmaktadır ki; sizin hız algınızla bu nerdeyse 50 bin sene eder” denmek istenmektedir…Burada “50 bin sene” gibi zaman verilerek hız algısındaki farklılıklar dikkat çekilmekte, an içinde olan yaratımın hızına işaret edilmektedir…
İnsana göre “O her an yeni bir oluşta” olup, her an boyutsal olarak yaratım devam etmekte, semalar ve arz her an değiştirilip, yenilenerek yaratılmaktadır… MEÂRİC SÛRESİ-4. ayeti (Melekler ve ruh, (sizin saymanıza göre) miktarı elli bin sene olan bir gün içinde uruc ederler O’na.) de yine aynı bakış açısıyla değerlendirilmelidir… Bu yaratım olayını dışımıza itip değerlendirmek, özümüzde olan ALLAH, melek, ruh kavramları ile bağdaşmaz…
Kur’an ve hadisleri değerlendirirken; AN’a ve ÖZ’ümüze dönük düşünmeliyiz…ALLAH’ın her ayeti ile bize bizde olanı, şu an ve her an olanı açıkladığını unutmamalıyız…
Bu açıdan bakıldığında mümin, kafir, rasul, fravun, kavimler, arz, sema, melek, şeytan… kısaca Kur’an’da bahsedilen her şey bizde, boyutsallığımızda mevcut olup; büyük cihat olan nefs mücadelesi bunlardan iyi olanları açığa çıkarmakla olacaktır… Dışımızdakiler içimizdekilerin yansıması olup, içimizdekiler olmasa dışımızdakilerin bizi etkilemesi söz konusu yoktur…
Zerre; küllün aynası olarak, holografik gerçeklik doğrultusunda, “B” kapsamında, tüm boyutları özünde barındırır…Bizim de her zerremizde tüm boyutlar gizli olup, yeri geldiğinde varlığımızdan açığa çıkmaktadırlar…
Yani asıl iman ettirilmesi gereken, iman ettirilecek, açığa çıkarılacak mümin içimizde; asıl savaşılacak, mücadele edilecek kafir de içimizdedir… Tüm kavimler ve yaşadıkları içimizde, bilinç boyutumuzda cereyan etmektedir ki; Kur’an bu amaçla bize yardımcı olmak için Hz. Muhammed’in özünden açığa çıkmış, bize ulaştırılmıştır…Kur’an sana seni, şu anını açıklayıp, yardımcı olmaya çalışır; eskilerin masalı deyip oyalanasın diye gelmemiştir Kur’an!…
Düşünesin, akledesin, tefekkür edesin diye sembollerle, mecazlarla sana bir şeyler anlatmak istemektedir Kur’an!...Her şey yaratılmışın dışında olup bitmiş olsaydı; rasullerin, kitapların gelmesinin anlamı olmaz, dine gerek kalmazdı…Demek ki; her şey kader ilmi içinde, teklik içinde bir fonksiyona sahiptir ki; rasul irsal olmuş, kitap inzal olmuş, insana düşün ve çalış denmiştir…
Bedenimizden örnek vermeye devam edelim…Nasıl ki; hiçbir gerçek, teklik ilmi dahi gerçek manada varlığımızı ortadan kaldırmıyor, varlığımız tekin varlığı ile var olmaya devam ediyor, hayatta kalmamız için yememiz, içmemiz… gerekiyorsa; kader ilmi de bunların hiç birini ortadan kaldırmamaktadır…
Tekliğin çokluğa, kaderin çalışmaya bir engeli söz konusu olmayıp, aksine her şey teklik iledir, kader iledir…Özündeki hazinesini fark eden, bu hazineyi elde etmek için elbette çalışması gerektiğini bilecektir!…Kader ilmi, teklik ilmi insana özündeki hazineden haberdar olması ve o hazineye çalışarak ulaşması için duyurulmuştur, pasifliğine alet etsin, tembelliğine kılıf bulsun diye değil!…
İnsan nasıl yemez, içmez ise, nasıl ki hastalanması hatta ölümü tatması söz konusu ise; bu kadar basit bir gerçeğin görmezden gelinip, sözde kader adına pasiflik anlaşılır şey değildir!... ALLAH bizleri; kendisine ve kaderine “B” kapsamı içinde, hakkıyla iman ettirsin ve gereğini yaşatsın…İman amel için gereklidir; imansız amel boş olduğu gibi, amelsiz iman da boştur…Çünkü gerçek iman amel ettirir…Yemeğin tarifini bilmene rağmen, sen o yemeği yapıp yemedikçe bu bilginin sana bir faydası yoktur!…
Bir hadisle yazımızı tamamlarken, yazımızın yanlış kader anlayışlarını ortadan kaldırıp; pasifliği giderip, aktifleşmelerine vesile olmasını diliyoruz…Kader ilmi bizi pasifleştiriyor, tatsız ve mutsuz kılıyorsa; o bilgi yanlış anlaşılmış demektir, genel anlamda kader konusundaki yanlış tutumlar buna canlı bir örnektir…Kader ilmi bizi aktifleştiriyor, harekete geçiriyor, mutlu kılıyorsa, gönlünüz onu kabul etmiştir, anlayışınızın doğru olduğuna hükmedilir…
Ebû hureyre radıya’llâhu anh, rasûlullah salla’llâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu, dedi:
- Her birinde hayır olmakla beraber, Allah’a göre kuvvetli mü’min zâif mü’minden daha hayırlı ve sevimlidir. Sana yararlı şeyler üzerinde hırs ile çalış, Allah’dan yardım iste acze düşme.
Eğer sana bir şey, bir müsîbet gelip isabet ederse, "keşke ben böyle yapmasaydım, böyle olurdu" deme!.. fakat,
-Allah böyle takdir etmiş, o dilediğini yapar!.." de. zîrâ bu "keşke"(...seydim) kelimesi şeytanın amelini açar!..
Allah muinimiz olsun…
Saim YUSUF
saimyusuf@hotmail.com
.. ana sayfa