İçimizdeki Dost
...Saim Yusuf - 01 Nisan 2008

İÇİMİZDEKİ DOST
Ve evfülkeyle iza kiltüm vezinu Bil kıstasil müstekıym* zâlike hayrun ve ahsenü te`viyla;
Ölçtüğünüzde ölçüyü tam yapın ve müstakıym kıstas (dosdoğru terazi; saf akıl) ile (B sırrınca) tartın... Bu hem daha hayırlı ve hem de te’vil olarak (işin aslına ulaşma bakımından) daha güzeldir.

(İsra-35 Hasan GÜLER B-Meal)

Tek amacımız “Sırat-ı Müstakım”; istikamet üzere yol, kıldan ince kılıçtan keskin denen, doğru yol üzere hayatımızı sürdürebilmek… Tek gayemiz terazinin kefelerini eşitleyip, dengeli bir şekilde yaşayabilmek… Tek isteğimiz hiçbir uca sapmadan, doğru yolda ilerleyebilmek… Tek dileğimiz hiçbir şekilde aşırıya kaçmadan orta yolda yürüyebilmek…

Fakat bu hayat yolunda, ayak kaymalarımız, tökezlemelerimiz, yerlere düşmelerimiz, sağa sola kaymalarımız, aşırılığa kaçmalarımız, dengeyi kaybetmelerimiz, doğrudan sapmalarımız… oldu, oluyor, olacak… Önemli olan her yoldan çıkışlarımızdan ders alıp, aynı hataları tekrarlamadan; tekrar doğru yola gelmek, orta yolu tutmak, dengeyi kurmak… Dengemizi bozan o kadar çok faktör var ki; dengede kalabilmek çok zor… Düşe kalka öğreneceğiz inşaALLAH; tabi ki en başta BiizniHİ…

Bir uç nokta Müslümanlığı şiddet, terör yuvası olarak görme, gösterme; diğer uç nokta Müslümanlığı tembellik, acizlik yuvası olarak görme, gösterme… İslam’ı bu şekilde görenlerin yanıldığı belli de; Müslümanlığı bu şekilde gösterenlerin hiç mi kabahati yok?!..

İslam ile terörün yan yana gelmesinin gerçekte imkanı olmadığı; İslami terör diye uydurulan kavramın yanlış olduğunu; İslam’ın barış, huzur, sevgi dini olduğu; yanlış Müslümanlık(!) anlayışların İslam’ı temsil etmeyeceği; terörün dininin de, devletinin de olamayacağı; Rasuller zamanında yapılan savaşların sebebinin nefsi müdafaa olup, asıl amacın kendilerine ulaşan din ışığını yarınlara taşımak sorumluluk ve görev bilinci gereği olduğunu… çoklarımız okuduk, anladık…

Ama bazılarımızın tam olarak anlayamadığı bir konu var... İslam insanları barışa, huzura, iyiye, güzele çağırır; İslam bu çağırımı yaparken şiddete boyun eğin; öfke, kin, nefretin odağı haline gelin; ensenize vurana lokmanızı verin; gelene gidene ağam paşam deyin; onurunuzu, şerefinizi ayaklar altına aldırın; gerekirse özgürlüğünüzden vaz geçip köleliği kabul edin…mi diyor?... Tasavvuf bu mu??? Tabi ki HAYIR!!!

Özellikle genç nesil, yeni kuşak, böyle bir yöntemin doğru olmadığını düşünüyor, kabul etmiyor. Dini sırf zikir olarak görüp köşelere çekileni; dini sadece sakal, kıyafet olarak yaşayanları; ibadetlere yönelirken, toplumsal görevlerini ihmal edilenleri; dini ayrıcalık ve tembellik aracı olarak görenleri vb. görünce “din afyondur, din çıkar aracıdır” diyenlere hak veriyor; gerçek dinden ve dini yaşamaya çalışanlardan da uzaklaşıyor… Kendine seslenen yöntemlerle de karşılaşamayınca yanlış yola sapıyor…

Zamanımızdakilere zamanın gereklerine ve gerçeklerine göre seslenecek yöntemler geliştirmek, yöntemi aslına dönüştürmek gerekiyor… Her şey yenileniyor, her alanda yeni aletler, yeni metotlar geliştiriliyor ve kullanılıyor, çağın gereklerine ayak uyduruluyor… Dini anlayışların da yenilenme zamanı geldi geçiyor… Bazıları bunu din-bilim-tasavvuf senteziyle çoktan başlattılar… Bazıları ise eskilerin bakış açılarıyla günlük sorunlara çözümler bulduklarını sanıyorlar, sadece kendi ve kendileri gibi düşünenleri ikna ediyorlar..

Bazıları mürşit ve Mürşid-i Kamil ararken; bazıları ise mürşidi ilim(kuantum teorisi, holografik evren, paralel evrenler, sicim teoremi vb.), Mürşid-i Kamil olarak bilim adamlarını görmeye başlıyor.Pek haksızda sayılmazlar hani; o isimleri malum bilim adamları; tekliği, takdiri, ayetleri ve hadisleri (mesela ihlas süresini ve “zerre küllün aynasıdır” hadisini) bilim aracıyla yorumluyor, tefsir ediyor, çoklarını imana getiriyorlar...

Bizler Allah’ın isimleri ile var olmuş terkipsel varlıklarız… Allah’ın hiçbir ismi gereksiz ve boş değildir ki; varlığımızda hükmü yok edilsin!.. Allah’ın bütün isimleri gereklidir ki, varlığımızda yer teşkil ederler… Cennet-huzur halini her an yaşamak istiyorsak, tüm isimleri yeri ve zamanı geldiğinde açığa çıkarmamız gerekir…

Hiçbir özelliğimiz boş değildir… Örneğin korku halimiz olmazsa, bize zarar verecek şeylerin nasıl farkına varabiliriz de, nasıl önlem alabiliriz?! Yer çekiminden korkmazsak, yüksek yerlerden atlamaktan çekinmezdik; sonumuzda vahim olurdu…Ya da savunma halimiz olmazsa, kendimizi nasıl koruyacak, kendimizi geliştirmek için bulunduğumuz hayatta kalabileceğiz…

İç sesimiz, vicdanımızın sesi sürekli bizi uyarmakta… Yeter ki; şuurumuzu örtmemiş, gönlümüzü karartmamış, kalbimizi taşlaştırmamış olalım; vicdanımızın sesini, iç sesimizi duyarız. Bu ses özellikle zor anlarımızda bize yardımcı olmak için adeta çırpınır. Bir tehlike anında hemen bizi uyarır. Bazen iç doktorumuz, bazen iç öğretmenimiz, bazen iç polisimiz, iç hakimimiz… olur.

İç doktorumuz” olarak üşüdüğümüzde bizi titreterek, hareket ettirerek ısıtmaya çalışır; hastalığımızın daha ilk safhalarında bizi hapşırtarak, nezle yaparak, öksürterek mikropları dışarı atmaya çalışır. ”İç polisimiz” olarak her hangi bir tehlike anında kalp atışlarımızı, kan basıncımızı arttırarak, terleterek bizi tehlikeye karşı uyarır, tedbir almamızı önerir.”İç öğretmenimiz” olarak, karşılaştığımız sorunların çözümüne dönük bize seçenekler sunar. Hata işlediğimizde, yanlış yaptığımızda “iç hakimimiz” olur, bizi sorguya çeker.

Sanki içimizde bizi bizden daha çok düşünen biri vardır, biz bu duyguyu sık sık hissetmişizdir. Sonra “Rasulullah içinizde” uyarısını hatırlar, bunları birde o pencereden yorumlarız. Bizi bizden daha fazla düşünen “Rasulullah içimizdedir” ve her an bize yardım etmek için, sesini duyurmak için çırpınmaktadır… Ne mutlu bu “iç seslerine, vicdanlarının sesine” kulak verenlere!.. Ne mutlu içindeki “Rasulullah’ın sesine” kulak verenlere!.. Ne mutlu kalbindeki, “özünden gelen sese” kulak verenlere!... Ne yazık; “iç sesini, vicdanının sesini, Rasulullah’ın sesini, özünün sesini” örtenlere!..

Rasulullah hepimizin, tüm insanlığın içinde; örtmemişsek, karartmamışsak, taşlaştırmamışsak kalbimizi duyacağız onun sesini de… Evrensel Rasul; hiçbir ayırım yapmadan hepimizin içinde…Ademden günümüze kadar tüm insanlıkta bu ses vardı, daha sonrada var olmaya devam edecek… Kim özüne dönüp, örtüsünü kaldıracak çalışmaları, ibadetleri uyguladıysa bu sese ulaştı, ilham adı altında…Bu ses derinliklerimizde, tekliğimizde, özümüzde; kim özüne yönelip, derinlere daldıysa bu sese ulaştı… Kim dışına yönelip, çokluğa daldıysa; bu özündeki sesi örttü, duyamadı; yüzeyde duyduğu sesleri özünün sesi sandı, aldandı…

İnsan birimsel varlık olduğu gibi sosyal bir varlıktır da… Psikolojik ve sosyal yaşamı birbirinden ayrı görmeden, hiç birini ihmal etmeden, sorunlarımıza ortak bir çözüm bulmalıyız… Bu çözüm; ezenlerin-ezilenlerin olmadığı, zalimin-mazlumun olmadığı, efendinin-kölenin olmadığı, her kesin sınırını-sorumluluğunu bildiği bir yöntem taşımalıdır… İnsanlar ne efendi, ne de köle olmaya özenmemelidir… Herkes sınırını ve sorumluluğunu bilirse doğru ve denge yoluna adım atılabilinir…

Dinimiz nefsinizi öldürün demez; nefsinizi tezkiye edin der… Yani dinimiz benliğinizi yok edin demez; benliğinizi temize çıkarın der… Çünkü benliğini gerçek manada yok edemezsin ve buna çalışmanın anlamı da olmayıp, yanlış bir yöntemdir… Allah hem nefisleri yaratıp, hem de nefsinizi öldürün der mi; nefislerin öldürülmesini isteseydi, nefisleri yaratmazdı; Allah boş iş yapmaz!..

İnsan Allah’ın Esma-ül Hüsna denilen isimlerinin, dilenilen oranlarda bileşimiyle var olmuştur… Her insanda bu terkipsel isimlerin oranları farklı farklıdır… Bu terkipsel yapıda bazı isimlerin ağırlığı fazla iken, bazı isimlerin oranı ise azdır… Bu halinden dolayı her insan(hatta her şey) tek ve özeldir…

Özellikle bebeğin anne karnından doğum sürecine kadar, yıldızların ışın-dalga bedenleri olan burçlardan gelen, kozmik ışınlar-dalgalar beyin hücrelerindeki DNA dizilimini etkileyerek beyne şekil vermektedir… İnsanın amacı; çalışmaları ve ibadetleri ile, bu şekle girmiş beynini en son kapasite ile kullanmak olmalıdır… İnsanın genetik yapısı, burç etkileri, çevre faktörü vb. kapasite kullanımını etkileyen etkenlerdir…

Yani bilgisayarın parçaları, dolayısıyla kapasitesi fabrikada üretilirken tespit edilmiş; istediği kapasitede kullanmak müşteriye bırakılmıştır… Müşteri bilgisayara ne kadar program yükler, ne kadar çok kullanırsa, o nispette fazla kapasite ile kullanmış olacaktır… Fakat, hiçbir zaman bilgisayarını fabrika üretim kapasitesinin üzerine çıkaramayacaktır… Hatta gerekli programları yüklemeyip, çalışmalar yapmazsa; bilgisayarını kapasitesinin çok altında kullanmış olacak, bilgisayarının özelliklerini açığa çıkaramayacaktır…

İnsan Allah’a gerektiği gibi abd olmak istiyorsa, Allah’ın isimlerini kendinde açığa çıkaracak, gerektiği hallerde o özellikleri ortaya koyarak huzuru bulacaktır… Bu huzur ortamı insanın onuru, şerefi, özgürlüğü ile elde edilecektir; haklı olunduğu halde insanlara boyun eğmek, acizlik sergilemek olmayacaktır…

Zalim olmamak emredildiyse, kimse zalim olmayacaktır; bunun önüne geçmenin de yolu zulme boyun eğmek değil, zulme karşı çıkmakla olur… Unutulmaya tarihte din savaşı olarak anılan Rasullerin yaptığı savaşlar, hep zulme karşı olmuştur… Zulme boyun eğmek zalime de kötülüktür; zalimin zulmüne son verilmediği, onu zulüm halinde sabitlenildiği için… Çoğu zalimler, mazlumları kendinden güçlü gördüklerinde, zulümlerinden vaz geçmişlerdir…
Hz. Muhammed(SAV) efendimizin; ümmetinin çok, güçlü, zengin, ilim sahibi, çalışkan olmasını, zulme boyun eğilmemesini tavsiye eden sözleri vardır… İnsanlık şerefini ve onurunu korumalıdır... Her söze, her fiile gel geç denmemelidir; bu şekilde insan halife özelliklerini kaybetmiş olur ki; insanlıktan çıkar…

Bazılarının sandığı gibi tasavvuf ehli, insanlara karşı boynu bükük, ezik, aciz bir hal sergilememişlerdir… Gerektiğinde cemal, gerektiğinde celal halleri sergilemişlerdir… Zamanlarının yenileyicileri olmuşlardır… En celalli hallerini de dinDAR geçinenlere sergilemişlerdir… Çünkü onlar dine en büyük zararın dinsizlerin değil; dinden görünenlerin verdiğinin farkındaydılar… Onlar Hak’ka (Gerçek Olan’a) karşı boyun bükmüşlerdi…

Esma-ül Hüsna’da yaz yaz bitmeyecek ne manalar gizli; biz sadece şu an aklımıza gelen, konumuza dönük yönüyle, derinlere inmeden, yüzeysel,  kısa ve öz bir şekilde yorumlarımızı yazacağız:

HU (Mutlak Zât’a işâret) ismi gereği; Allah’ın Zat’ı ile bizim de zâtımız/varlığımız  var. Başkalarının da zatı/varlığı/kişiliği var. Kendimizin ve başkalarının zatına saygı duyacağız. Zatımıza sahip çıkacağız, varlığımızı başkalarının eline teslim etmeyeceğiz. Başkalarının da zatına saygı duyacağız, onların varlıklarını, hayatlarını, özgürlüklerini ele geçirmeye çalışmayacağız. Kendimizi yok görmediğimiz gibi, onları da yokmuş gibi görmeyecek, öyle davranmayacağız.

RAHMAN (Sonsuz Esmâ ve Sıfat Sahibi) ismi gereği, bir baba şefkati ile, koruyucu olacağız, hem kendimize, hem başkalarına… Rahman özelliği gereği kanat açacağız insanlığa… Yardımı bile incitmeden, üzmeden, hissettirmeden ulaştıracağız, ihtiyacı olanlara… Bir baba gibi kollayacağız insanları, kendimize esir, robot etmeden… Bir baba gibi yardım edeceğiz insanlara, çıkar gütmeden, karşılık beklemeden… Uzaktan kontrol olacak halimiz, sıkıştıklarında müdahale edeceğiz, o dahi insanlar isterse eğer… Zorlamacı, baskıcı, diktatör, emredici, zorba olmayacağız insanlara… Bir baba gibi olacağız, babacan ve hoş görülü… Saygı aşılayacağız hem kendimize, hem insnlığa…

RAHİM (Varlıklar içinde seçtiklerine kendini tanıtan) ismi gereği; bir anne şefkati ile, merhamet edeceğiz insanlığa. Bir annenin yavrusunun üstüne titrediği gibi eğileceğiz. Yemeyecek yedireceğiz, içmeyecek içireceğiz. Kendimizden vaz geçip insanlığı düşüneceğiz. Bir anne gibi hep verici olacağız, canımızdan geçeceğiz. Uykusuz kalacağız, yorulacağız, kendimizi insanlığa adayacağız. Sevgi aşılayacağız hem kendimize, hem insanlığa…

MELİK (Mülkünde tasarruf sahibidir. Herşey O’na muhtaç) ismi gereği; Allah’ın mülkünde tasarruf sahibi olduğunu; dilediği gibi tasarruf edebileceğini bileceğiz. Bizdeki tasarrufunda onun yansıması olduğunu bilecek; bir köle misali bu tasarrufu başkalarının eline bırakmayacak; bir efendi misali başkalarının tasarruflarını ele geçirmeye çalışmayacağız… Kendimizin ve başkalarının sınırlarını bilecek, sınırları aşmayacak, aştırmayacağız…

KUDDÛS (Sınırlılıktan mukaddes ve arı) ismi gereği; mukaddes ve arı olan halimizi kirletmeyecek, kirlenmesine izin vermeyeceğiz... Kirlenmiş halimizi temizlemek adına hayatımızın kontrolünü elimize alacağız… Arı olarak aldığımız varlık emanetini, arı olarak sahibine teslim edecek, teke döneceğiz…

SELÂM (Yakin halini yaratan) ismi gereği; varlığımızdan bizi selamete çıkarıcı, huzur verecek haller hasıl olacak; selametimize engel teşkil edecek söz ve davranışlar içine girmeyeceğiz. Başkalarının da bizim selametimize engel olucu söz ve davranışlarına engel olmaya çalışacağız…

MÜ’MİN (Gaybın sonsuz sırlarına açık idrâkı oluşturan) ismi gereği; sürekli iman halimizi muhafaza etmeye çalışacak; ne başkalarının imanına müdahale edecek; ne de kendi imanımıza müdahale ettirmeyeceğiz... İman şakaya gelmez, imanımızı korumak ilk hedefimiz olacak…

MÜHEYMİN (Hiçliği hissettiren,hayrete salan,yüceliğiyle kendinden geçiren) ismi gereği sınırlarımızı bilecek, haddimizi bilecek, büyüklenmeyecek; kimsenin sınırlarını ihlal etmeyecek; kimsenin de sınırlarımızı ihlal etmesine izin vermeyeceğiz…Çoğu tartışmaların, kavgaların sınır ihlali yüzünden olduğunu bileceğiz…

AZİZ (mutlak galip, eşi ve benzeri olmayan) ismi gereği; işlerimizde son sözü biz söyleyecek, o işin sonuçlarının sorumluluğunu da üstleneceğiz… Yine bu isim gereği herkesin tek ve özel olduğunu, kimsenin eşi ve benzerinin olmadığını bilecek, kimseye birebir benzemeye çalışmayacak, kimseyi de kendimize, birilerine benzetmeye çalışmayacağız...

CEBBAR (Hükmünü zorunlu olarak ister istemez kabul ettiren) ismi gereği doğru yolda yürümek, dengede kalmak için, sınırlarımızı korumak için, kendimizi savunma adına zor kullanmamızda gerekebilecektir…Mesela haksız yere ölmemek, zor kullanma hakkımızın olduğunu bileceğiz..

MÜTEKEBBİR (Kibriyâ sahibi) ismi gereği; kibirli olmayacak, ama bildiğimiz konularda fikir beyan etmekten, elimizden gelen işleri yapmaktan geri kalmayacağız… Bilgi ve becerimizin sağlayacağı bir kibriyaya sahip olacağız…

HÂLİK (benzeri ,örneği olmayan şeyi meydana getiren.Takdir eden) ismi gereği; yaratıldığımızı, kul olduğumuzu bilecek, birbirimize ilahlık davası gütmeyeceğiz… Yaratan değil yaratılan, hesap soran değil hesap sorulacak olan, imtihan eden değil imtihan edilen olduğumuzu unutmayacağız… Var olandan bir şeyler meydana getireceğimizi bilip; işler, çalışmalar, buluşlar, ilim, bilimin peşinden koşacağız…

BÂRİ (Her yarattığını farklı, yeni bir icâd ile meydana getiren) ismi gereği; her yaratılanın farklı olduğunu kabul edecek, insanları değiştirme, kendine benzetme konusunda ısrarlı davranmayacağız… Hayatta iki aynı şeyin olmadığını aklımızdan çıkarmayacağız… Yine bu isim gereği yeni icatlar peşinde olacağız…

MUSAVVİR (Mânâları şekillendiren) ismi gereği; insanlara mana şeklini Allah’ın verdiğini bileceğiz. Bu bakış ile insanları küçük, hor, hakir görmeyeceğiz. İnsanların manalarını zorla değiştirmeye yeltenmeyeceğiz..

ĞAFFAR (Dilediği tüm kusurları bağışlayan) ismi gereği; insanları günahkar görme huyundan vazgeçeceğiz. Allah’ın dilediği tüm kusurları bağışladığını unutmayacağız… Değerlendirmenin Allah’a ait olduğunu unutmayacak, insanları kınama, suçlama, yargılama huylarımızdan vazgeçeceğiz…

KAHHAR (Dilediği herşeyi ortadan kaldıran) ismi gereği; Allah’ın her şeyi ortadan kaldırabileceğini, bunu yapmıyor ise bir sebebinin olduğunu bilecek, insanlarla uğraşmayı terk edeceğiz. İnsanları kahredici bir hayatı tercih etmeyeceğiz; ama yeri ve zamanı geldiğinde de, Allah’ın bu ismini kullanmaktan geri kalmayacağız…

VAHHAB (Karşılıksız olarak ihsânda bulunan) ismi gereği; varlığımızı Allah’ın karşılıksız ihsanı olarak görecek, hayata ve insanlara alacaklı gözüyle bakmayacağız. Gerçek verenin Allah olduğunu bileceğiz. İnsanlara karşılıksız olarak verecek, bir beklenti içine girmeyeceğiz…

REZZAK (Sonsuz mânâları ile sürekli besleyen) ismi gereği maddi ve manevi rızkın Allah’tan olduğunu bilecek, çalışacak, geçimimizi sağlayacak kimseye muhtaç ve borçlu olmayacağız. Maddi ve manevi rızkımızla başkalarını da rızıklandırma yoluna gideceğiz…

FETTAH (Sürekli aşama kapıları açan,tüm kapanıklıkları geçirten) ismi gereği; kapıları açanın da kapatanın da gerçekte Allah olduğunu bilip halimizle kibirlenmeyecek;kapalı kapıları açmaya çalışacak, açılamayacak kapalı kapıları, kapalı insanları zorlamayacağız…

ALÎM (Mânâların oluşturduğu tüm kompozisyonların her hâlini bilen) ismi gereği; Allah’ın her kulunun halini bildiğini akıldan çıkarmayacak, kraldan daha çok kralcı olmaya çalışmayacak, insanları ellerinde olmayan şeylerden dolayı suçlamayacak, sıkıntıya sokmayacağız…

KAABIZ (İzhâr ettiklerini geri alan,kudreti altında tutan) ismi gereği; Allah’ın verdiği maddi ve manevi rızkları geri alabileceğini düşünecek, kendimizi kurtulmuş, başkalarını batmış olarak görmeyeceğiz. Son nefese kadar imtihanın devam ettiğini aklımızdan çıkarmayacağız…

BÂSIT (Açan,yayan,genişlik veren) ismi gereği; maddi ve manevi genişlik halini vereninde Allah olduğunu bilecek, bu konuda da kendimize ait güç görmeyeceğiz, genişlik sahibi olmayanları suçlamayacağız…Kendimizi ve başkalarını geniş insan olma konusunda eğiteceğiz…

HÂFID (En değersiz hâle düşüren) ismi gereği; en değersiz hale düşürenin de Allah olduğunu bilip, değersiz hale düşenlere kötü gözle bakmayacak, onları hor görmeyeceğiz. Elimizden geliyorsa yardım edecek, gelmiyorsa onların kötülüğüne çalışmayacak, herkes yoluna diyeceğiz…

RÂFİ (Yükselten) ismi gereği; yükselteninde Allah olduğunu bilecek, halimizle övünüp şımarmayacak, başkalarına yüksekten bakmayacağız. Yükselen insanları da gördüğümüzde yükselene değil, yükseltene sığınacağız. Hedefimiz her alanda yükselmek ve yükseltmek olacaktır…

MUİZZ (İzzet bahşeden,değerli kılan) ismi gereği; değerli kılanın Allah olduğunu bilecek, değerli olana değil değerli kılana yönelecek, değerli kılınana takılıp kalmayacağız. Gerçek değerin kısaslarının tayin edicisinin, Allah olduğunu bileceğiz; Allah’ın değerli kıldığı evrensel özelliklere yöneleceğiz…

MUZİLL (Zillete düşüren,değersiz kılan,alçaltan) ismi gereği; zillete düşüren, alçaltanın Allah olduğunu bilecek, insanlara bu konuda yüklenmeyecek, suçlayıcı, kınayıcı olmayacağız. Zillete düşmemek için tedbirler alacak, ama bu konuda da hiç birimizin bir garantisinin olmadığını bileceğiz…

SEMÎ (Yaratıklarının hitâplarını her hâli ile algılayan) ismi gereği; Allah’ın algılayıcı olduğunu bilecek, her hallerinde insanların üzerine cezalandırıcı, hesap sorucu olmayacağız. Allah kullarının her halini algılamaktadır, kulların her hali her an Allah’a arz olmaktadır. Bu algımızı daima taze tutacağız…

BASİR (Yaratıklarının her hâlini değerlendiren) ismi gereği; insanlar üzerinde değerlendiricinin, Allah olduğunu bilecek, sanki bunu bilmiyormuş gibi davranmayacağız. Allah kullarının her halini her an değerlendirmekte, gerekenleri oluşturmaktadır. Sanki Allah kullarının her halini değerlendirmiyormuş gibi düşüncelere girip, insanları cezalandırıcı hallere kapılmayacağız…

HAKEM (Hüküm sahibi ve hükmü kayıtsız şartsız yerine gelen) ismi gereği; Allah’ın hükmünün her an kayıtsız şartsız yerine geldiğini bilecek, insanlara hükmetmek gibi bir yetkimizin olmadığını anlayacağız.Allah’ın Hakim isminin bizde yansıması olarak hayatımıza hükmedecek, hayatımız kontrolünü, hakimiyetini başkalarının eline bırakmayacağız.

ADL (Her birimi ne için varettiyse,ona hakketiğini veren) ismi gereği; Allah’ın her birimi bir amaç için var ettiğini bilecek, herkese illa bana gel diye diretmeyecek, herkesin kendi yolunda hedefine doğru yürüdüğünü bileceğiz.Biz de adaletli davranacak, hakkedene hakkettiğini verecek, hak edilenden fazla ya da az birkarşılık vermeyeceğiz…

LÂTİF (Lûtuf sahibi,birimin özünde ve yapısında yer alır biçimde mevcût) ismi gereği her şeyin Allah’ın bir lütfu olduğu bilinciyle yaşayacak; varlığa, insanlığa bu gözle bakacağız. İnsanlığa latif bir şekilde yönelecek, hal ve hareketlerimizle onlara ayna olacak, aynamızda karşımızdakine kendisini yansıtacağız. Karşımızdaki bizde kendini görünce, kendisinin gibi davrandığımızı görünce, davranışı yanlışsa vazgeçecek, güzelse devam edecek…

HABİR (Şey’in varlığıyla kendisinden haberdar olan) ismi gereği; Allah’ın varlığın özünden gelen bir şekilde haberdar olduğunu bilecek, bizim bilemediğimiz gerçeklerin, amaçların, hedeflerin olduğunu düşünerek insanlar hakkında ön yargılı davranmayacağız. Bu ismin bizden açığa çıkması ile insanların hayatlarından haberdar olacak, yapabiliyorsak onlara yardım edecek, zarar göreceksek onlardan uzak durmayı tercih edeceğiz…

HALİM (Yumuşaklık ve hoşgörü sahibi) ismi gereği; varlığa, insanlara karşı hoşgörülü olacağız… Bu hoşgörümüz Müslüman, Hıristiyan, Musevi, Budist, dinsiz… olan tüm insanlığa dönük olacaktır… İnsanlara insan oldukları için, Allah’ın dileğini açığa çıkardıkları için hoşgörülü olacağız… Ama bu hoşgörü sınır tanımaz, kendi sınırlarını ezdirir bir hoşgörü olmayıp; onların sınırlarını da aşmayan bir hoşgörü olacaktır…

Allah’ın Halim ismi ile bu yazımızı tamamlarken, bu seferde yukarıdaki manalar istikametinde Esma-ül Hüsna’nın diğer isimlerini tefekkürlerinize sunuyoruz… Hz. Muhammed (SAV)Esma-ül Hüsna denilen Allah’ın güzel isimlerini; ihsa edenin, bu isimleri zikreden, anan; bu isimleri tefekkür eden, düşünen; bu isimlerle hallenen, kendinden açığa çıkaranın cennet-huzur yaşamına kavuşacağını duyurmuştur… Cennet yaşamı daha dünyadayken kazanılması, yaşanması gereken bir yaşantıdır… Abdullah ismi; Allah’ın kulu manasına gelip; Allah’ın isimlerini kendinde dengeli, eşit hale getirip; bu isimleri yeri ve zamanı dikkate alarak açığa çıkaran demektir…

Varlığımızı oluşturan Allah’ın hiçbir ismi/özelliği gereksiz değildir… Örneğin;  Kahhar, Cebbâr, Kabız, Hafıd, Muzill, Mumît, Muahhir, Muntakim, Muksıt, Mâni ve Dârr vb. isimleri de Esma-ül Hüsna’nın içinde anılan isimler olup, hallenmemiz gereken, yeri ve zamanı geldiğinde açığa çıkarmamız istenen isimlerdir…

Hatalar bizden… İsabet kaynaktan… Kusurlar af ola… Eksikler tamamlana…


O'nadır Dönüş

Allah Sizin Mevlanızdır

Allah Sizin Mevlanızdır 2

Kapıyı Çalan Aşk

Sevelim Sevilelim

Titreyen Kalpler
Uzaklık O'na Uzak


Harıl Harıl Koşanlar

Yakında Bileceksiniz


Allahın Nuru

Muhammed Ümmeti

Yaşayan Ölüler


İçimizdeki Dost

Okumayı Okumak


Noktadan Nükteye

Noktadan Nükteye 2

Yadsınamaz Din Gerçeği

Seven Gelsin
Besmelesiz Tevbe

Şirk Görme Mertebesi


Çocuk Saflığı 1.bölüm

Çocuk Saflığı 2.bölüm
Çocuk Saflığı 3.bölüm