Eskiler Kıssadan Hisse der, uzun uzun anlatırlardı. Yasanıp yasanmadıkları, akla mantıga
uyup uymadıkları degil, verdikleri ders önemliydi. Uzun kıs geceleri mangal basında
kestane kızartırken, sobada kararmıs demlikle kaynayan çay esliginde cami odalarında
büyüklerin gönlünden yudumlardık. Ibret hikayeleri idi onlar.
Bazen gaza mücahidi yigit ve kahraman kisiliklerin basrol aldıgı harp efsanelerini, bazen
dervislerin öne çıktıgı yumusak ve sevecen tekke hayatını seyrederdik ibret sahnelerinde.
Kıssadan Hisseydi biricik gaye!.. Ne “Talk Show” ların “reiting” kaygısı, ne de simdilerde
moda olan uçuk sır hikayelerinin reklam alma hırsıyla kıyaslanmayacak kadar dolu dolu
yasanır, adeta dinleyenlerin maneviyat enerjileri sarj edilirdi.
Mehmet Dogramacı, hepsi de yasanmıs, içinde senaryo kaygısı ve mizansen olmayan
Ibret hatıralarını derin tefekkürlere sevk edecek mini yorumlarla sunuyor.
İstenmeyen Misafir
Yıllardır sözlesmeli olarak çalıstıgı is yerinden kocasına verilen ani çıkısla hayatları alt-üst
olmustu. Isletmenin lojmanından ayrılıp tekrar kiracılıga, üstelik daracık bir eve çıkmak;
aylardır maisetsiz, hep içerden harcamak Ayse Hanım’ın sinirlerini iyice germisti. Çocuklara yeni elbise, okul masrafları derken bıçak kemige dayanmıs, sıkıntının derinligi
artık mutfaga da yansımaya baslamıstı. Bir türlü is bulamamıstı kocası.
Tuhaf adamdı. Tüm muhtaçlıgına, garipligine ragmen misafirsiz sofraya oturmama
huyunda direniyor, illa “çorbaya bereketli bir kasık girsin” diyordu. Bulundukları yer,
kasabanın istasyon mahallesi idi. Sehirden trenle dönenler buradan minibüslerle çıkardı
civar köylere.
Yolculardan arabası geciken birini; yukarı köyün çiftlik sahiplerinden Hacı Osman’ı ısrarla
getirdi aksam yemegine. Misafiri odaya buyur ettikten sonra esiyle konusmak üzere
mutfaga girdiginde Ayse Hanım öfkeyle patladı: “Aksamın dar vaktinde gene mi misafir?
Mutfakta ne var diye sormak yok; ama misafiri tutup getirmek var öyle mi? Yetti
artık!..Yetti!..”
Öfkeye öfke ile karsılık vermek atese benzin dökmekti. Alttan alarak konusmayı denedi: “Hatun, o bir yolcu. Yerse nasibini yer. Hem adam, ezan okununca bakkaldan bisküvi
aldı. Nafile oruçmus. Bisküvi ile kalmasına dayanamadım, çorba içmeye çagırdım” dedi.
Ayse Hanım, ayların bunalımı ile kolay sakinlesecek gibi degildi. Aynı tonda bagırdı:
“Bana ne oruçsa!.. Oruç tutan kendine!..”
O mütevekkil, sabır ırmagı kadın gitmis, yerine bir öfke çaglayanı gelmisti sanki. Sustu...
Misafire ayıp olmasın diye hemen içeri geçtiler. Aksam yemegi suskun yeniyor, sofrada
kasık seslerinden baska bir sey duyulmuyordu. Hacı Osman, birkaç kasıkla doydu zaten.
Acele ile aksamı kıldıktan sonra pek çok dualar etti ve az sonra gelen cipe binmek üzere
müsaade istedi. O giderken Ayse Hanım, kızgınlıgına pisman olmustu çoktan; ama is
isten geçmisti. Allah’tan, misafire yansımamıstı olanlar.
Iki ay sonra Ayse Hanım’ın kocası, ölümcül bir rahatsızlık ile yataga düstü. Son
günlerinde hep söyle mırıldanıyordu: “Merak etme hatun, Allah bizi bos bırakmaz. Ben ölsem de kalplerdeki itibarım, hayır ve hasenatımın bereketi gül gibi yasatır sizi.”
Kocasının ölümüyle bir kez daha yıkılmıstı. Artık isin de önemi yoktu, çalısacak insan
olmadıktan sonra. Beterin beteri dedikleri bu olsa gerekti. Okuyanlar, emekleyenler ele
avuca bakıyordu. Koca aile nasıl geçinecekti?.. Kıs, yavas yavas serin yorganını tabiata örterken ne kilerde erzak, ne de bodrumda kömür vardı. Komsuların destegi ile nereye
kadar gidilebilirdi ki?..
Bir gece pes pese sertçe vuruldu kapı. Dısarıda bir kamyon motorunun homurtusu ve
birkaç gölgeden baska bir sey sezilmiyordu. Kapıyı açtı. Orta yaslı bir adam: “Yenge biz
yukarı köyden geliyoruz. Kamyonda biraz erzak ve yakacak var. Yer göster indirelim “ dedi. Sasırmıstı. “Kimsiniz?” diye sormaya bile cesaret edemeden açtı kileri ve
bodrumu.
Alacakaranlıkta adamlar çuval çuval kuru gıda indiriyorlardı. “Biraz var.” Demislerdi; ama
nereden baksan altı aylık erzak vardı kamyonda. Ince kıyılmıs çam ve mese odunları da
itina ile dizildi bodruma. Sonra torba torba kömürler indirildi.
Adamlar kamyona binip
dönmeye hazırlanırken “Siz kimsiniz, kim yolladı bunları?” dedi sesi titreyerek. Kâhya
oldugu anlasılan, pala bıyıklı olanı yeleginin cebinden bir kagıt çıkardı ve uzattı: “Bunu
okursunuz. Bize söz düsmez. Isimizi yaptık. Haydi allahaısmarladık” dedi. Kamyon
karanlıga toz bulutları sürükleyerek uzaklasırken evin merdivenlerinde açtı pusuladaki
notu: “Yenge, aylar evvel bir gece hanenizde iftar etmistim. Sizi ve merhum esinizi çok
sevdim. Azımızı çoga sayınız. Yine ihtiyaç olursa beni arayınız. Selamlar. Hacı Osman.”
Sözlerin tükenip yorumların iflas ettigi andı simdi. Eve girerken; misafirin gelisini, öfkesini, kocasının vasiyet gibi sözlerini ve aylardır çekilen ıstırabı düsündü. Sevinç,
hüzün, korku, sükür ve isyan ancak bu kadar iç içe yasanabilirdi.
............
Dostlar;
Kalbinizle yaptıgınız hiçbir sey zayi olmaz. (Bakara 158-215-272-274, A. Imran 115,
Hacc 77, Kasas 54, Zilzal 7) Onlar bir gün bereket kanatları ile uçup gelecek size.
Hem de binlere sıgmayan misliyle. Ümidinizi yitirmeden iyi insan olmaya ve iyi amellere tutunmaya devam ettikçe.
Camiye Borcunuz Var
Bir vakit ezana geç kalacak olsa ödü kopardı. Meslegine ilahi bir askla baglı olan Ibrahim
Hoca, yirmi bes yıldır aynı köyde imamlık yaparken yıllık izin nedir bilmemisti. “Hocam
biraz da sen dinlen, git dolas söyle tatil yap” diyenlere “Ezan tatil olmaz, cami tatil
olmaz” diye karsı çıkardı. Namaz memuru olmaktan öte, köylüler için vazgeçilmez bir
toplumsal denge unsuru olmayı basarmıstı. Her Persembe aksamı, yatalak hastaları
ziyaret ederek moral verir, aile içi problemi olanları özel olarak dinler, dertleri sır tutarak çözümler, dargınları ustalıkla barıstırır, köye gelen resmi misafirleri en güzel ikramlarla
karsılar, agırlanmalarına öncülük ederdi.
Tabiatın yeniden dirildigi bir bahar günü, camiin bahçesindeki asma dalları ile örtülü
çardak altında cemaatle sohbet ederken, birden bire kalbinin tuhaf bir sıcaklıkla
yandıgını, nefesinin kesildigini, gözlerinin karardıgını hissetti. Kendine geldiginde
kasabanın hastanesinde idi. Kalp krizi ve yüksek tansiyonla tanısıyordu ilk kez. Herkese
deva olmaya çalısan bu güzel insan; sikâyetlenmek isyandır ilkesi ile kendi dertlerini
kimselere açmamıs, yüregi yılların çile ve sıkıntılarını tasıyamaz olmustu artık. Doktor: “Hocam, en az üç ay dinlenmeli, hatta farklı bir bölgede hava degisimi yapmalısınız”
demisti.
Kendisi gibi imamlık yapan oglu Ahmet’in yanına Lüleburgaz’ın bir köyüne gitmeyi ve
orada dinlenmeyi tercih edecekti. Eskisehir’den kalkıp Trakya’ya gelmek, farklı insanları
tanımak, göçmen kökenli yaslılarla Bulgaristan’daki Osmanlı Medreselerini konusarak
sıcak sohbetler yapmak ona epeyce sifa vesilesi olmustu. Toparlandıgını hissettigi ilk
anda hemen köyüne ve camiine dönmek üzere yola çıktı.
Otobüs, Topkapı otogarı’nın Trakya kısmına girerken, Istanbul’un deniz mavisi
semalarına aksamın kursunî perdesi çekiliyor, müezzinler aksam ezanını terennüm
ediyordu. Oglu Muhiddin’le birlikte hemen solugu otogarın mescidinde aldılar. Aylar
sonra ilk kez bu mescitte dönüyordu mihraba, imamete.
Namazdan sonra karsı yakaya, Haydarpasa’ya geçecekler, oradan da gece yarısı kalkan
Anadolu Ekspresi ile köye döneceklerdi. Dolmusa binerken ogluna: “Yavrum, Muhtesem Süleymaniye’yi pek merak ederim. Ne dersin, yatsıyı orada kılsak
trene geç kalır mıyız?” dedi.
Çocukluktan ilk gençlige adım atmak üzere iken tarifi güç dini heyecanlar yasayan
Muhiddin: “Olur baba, hemen gidelim, geç kalmayız insallah” dedi can atarak. Vezneciler
dolmusu ile geldiler tarihi Süleymaniye semtine.
Ezana dakikalar kalmıstı. Sadırvanda abdest alırken içinden geçenleri sesli düsünerek
mırıldandı:
“Ahhh!. Ne olurdu su camiin mihrabında bir Kur’an okuyabileydim.”
Hemen yanında abdest alan oglu, bu defa karamsardı: “Baba, burası Istanbul. Pek çok
mevlithan ve hafızın arasında seni kim tanır da Kur’an okumana izin verir?”
“Haklısın oglum. Ben kim, Süleymaniye’de Kur’an okumak kim?” diyor ve biraz da
içleniyordu. Ne kadar da samimi arzulamıstı bunu; ne kadar da derinden ah etmisti.
Camiye girerken biraz buruk, biraz da heyecanlı idi.
Koca Süleymaniye’de bir yaz aksamı sadece bes saf cemaat vardı. Çarsılar neseli,
sokaklar kalabalık, ama camiler garipti.
Namaz bitmis, tesbihat tamamlanmıs, sıra müezzinin “el fatiha” demesine gelmisti.
Müezzin “velhamdulillahirabbilalemin” derken imam el isareti ile fatiha dememesini
istedi. Bu, imamın asir okuyacagı anlamında idi.
Cemaat, imamın baslamasını beklerken O cemaate dönüp birini öne dogru çagırıyordu.
Ibrahim Hoca basını kaldırdıgında imamla göz göze geldi. Aman Allah’ım!.. Imam kendini çagırıyordu. “Hayır, olamaz, ben olamam, belki yanımda ya da arkamda birini çagırıyor”
diye umursamadı. Sessizlik sürüyordu. Bir kez daha baktıgında yine göz göze geldiler.
Bu defa da kaçırdı bakıslarını. Bekleyis ve sessizlik uzamak üzere iken, Süleymaniye
Imamının sözleri böldü sükûtu:
“Evet siz!.. Üçüncü saftaki sarı sakallı siz, siz!.. Ön tarafa buyurun”
Artık çare yoktu. Muhatap belli idi. Mahcup, ürkek ve titrek adımlarla safta duranların
omuzlarını elleri ile aralaya aralaya mihraba gitti. Imamın sag yanında yerini aldı.
“Bu camiye bir Kur’an borcunuz var. Buyurun ödeyin” dedi Imam. Kendini toparladı ve
askla çekti Euzu Besmele’yi. Arapçası yoktu. Düzenli bir ilim tahsili de olmamıs, Kur’an’ın
yasak oldugu dönemlerde buldugu hocalardan gizli dersler almıstı. Elif-Bayı ahırda atlar
arasında ögrendigini söylerdi. Ancak yetistirmisti kendini. Kur’an surelerinin genel
anlamlarını bilir, manâyı düsünerek tilavet etmeye özen gösterirdi. Manâ derinligini
düsünerek okumayı sevdigi surelerden biri bu defa Süleymaniye kubbesinde yankı
buluyordu: “Hâ miiiim..Vel kitabil mübin” diye baslayan Duhan Suresi ayet ayet akıyordu
dilinden, imanlı gönüllere.
Asr-i serif bittiginde cemaatten tebriklesenler ve musafaha edenlerle ayaküstü
tanıstılar. Hepsiyle kucaklasmıs, sıra O’nu ön tarafa çagıran imama gelmisti. Önceden
tanısıklıkları yoktu. Namazdan önce de konusmaları söz konusu degildi. Beyninde çalkalanan hayret ve soruları “Hocam bu nasıl bir sır?” diyerek sordu. Koca Süleymaniye’
nin heybetli ve nur yüzlü imamı isaret parmagını dudaklarına götürerek susmasını
tembihledi. Ibrahim Hoca ise sırrı merak ediyor ve cevap için ısrarlı gözlerle bakıyordu.
Imam kulagına egilip sunları fısıldadı:
“Kalpleri evirip çeviren, sahdamarımızdan daha yakın olan Allah ise; kulda keramet
aramak niye?..”
Vedalasıp ayrılırlarken kalbi derin bir huzur duyuyor, ödül alan ögrenciler gibi sevinçle
memleketin yolunu tutuyordu.
............
Dostlar;
Rasulullah (as) “Ameller niyete göredir” buyurdu degil mi? Bu hadisi bir kez daha
düsünün. Hayrı, iyiligi ve Allah için olan isleri niyete aldıktan sonra; acabaları,
imkânsızları, sebepleri atın kafanızdan. Bize düsen sadece niyet. Yaratmak mı? O’nun
sahibi belli zaten!..
Bir iftar sürprizi
Ramazan-ı Serif’in manevi atmosferi Konya semalarına baska bir renk katmıs, Mevlana
Sehri daha bir ulvi iklimi solumaya baslamıstı. Ilahiyat Fakültesi son sınıfa devam eden
bes idealist genç, o aksam çok sevdikleri hocalarına iftara davetliydiler.
Evlerin yesillikler arasına saklandıgı Meram semtine dogru yol alırken caddelere tatlı bir
telas çökmüs, trafik iftar sevincine kosanlarla yogunlasmaya baslamıstı.
Davetli oldukları Hoca farklı, hatta uç noktalarda garip bir adamdı. Kol saati kullanmaz, ”vakitler ezana ayarlanmalı” der, “grand”-tuvalet giyinen doçentler arasında mest
lastikleri ile dolasırdı. O’nun farkı konustuklarında, tesiri de yasadıklarında gizliydi.
Ezana dakikalar kala, bag evinde yer minderleri ile döseli bir odada edeple oturdu
gençler. Hoca, hepsini her zamanki mütebbessim çehresi ile kucaklıyor, günes baska
ufukları aydınlatmak üzere Takkeli Dagın ardına gizlenirken, gurubun kızıllıgı, iftarın
kutlulugu ile ayrı bir anlam kazanıyordu.
Geyik ve üzüm salkımı baskılı eski siyah-beyaz sofra örtüsü yere serilmis, üzerine ayaklı
ahsap altlık konmus, kalaylı bakır sininin etrafı, dısı kilim desenli minderlerle çevrilmisti.
Gençlerin içinden, Hoca’nın Fırın Kebap hazırlamakta oldugu ya da etli ekmek siparis
ettigi, dünyaca meshur zengin Konya mutfagının saymakla bitmez yemeklerinin pistigi
hisleri geçiyor, zihinler yaklasan iftarla birlikte, mideye endeksleniyordu.
Vakit dolmus, ezana saniyeler kalmıs olmasına ragmen, sofrada ne bir kasık ne de
tabak vardı. Hoca, iki de bir kapıdan basını uzatıp “Kusura bakmayın, size sürprizim
büyük, bu aksam” diyor ve gidiyordu.
Müezzinler tarihi sehrin semalarında ilahi koroya baslamıs, Selçuklu topu Alaaddin
Tepesi’nden çoktan atılmıstı. Hoca, elinde kocaman bir çorba tası ve gençlerin o güne
degin ilk kez gördükleri renk ve sekilde ekmeklerle girdi odaya.
Tas ve ekmekler sofraya kondugunda meraklı ve saskın gözler olanları izlerken, Hoca
iftar duasını sesli yapıyor, harf ve mananın hakkını vererek Besmele çekiyordu. “Buyrun
gençler!” dedi.
Sofrada büyük bir tas içinde sirke ve sadece arpa ekmeginden baska hiçbir sey yoktu.
Ekmekler sirkeye bandırılırken Hoca, gözünden süzülen iki damla yasla birlikte yine
gülümseyerek:
“Bu aksam iftarımız Resulce olsun istedim Gençler!..” dedi.
Lisanlar susmus, kalpler lisan, gözyasları kelime olmus manevi sohbet baslamıstı artık.
Resulce Iftar!..
Ne dersiniz? Ramazanda denemeye deger mi Dostlar?!..
Adak
Yorucu dersler, günler boyu süren seminerler sonunda, hafta tatilini kendine özgü
dinlenme programları ve hobilerle degerlendirirdi. Sabahleyin, üniversiteli gençlerin
devam ettigi küçük çay ocagına gitti. Burada bir bardak çay parasına günlük gazeteleri
tarayabiliyor, rastladıgı arkadaslarından sınavlara hazırlanma taktikleri alıyordu. Saatler
ögleye dogru akarken, mutat ugrak yerlerinden birine gitmek üzere yola çıktı. Bu soguk
sonbahar gününde; yaygılarını açan isportacılar, turistlere musallat olan kartpostalcılar,
her seferinde “Tartalım agabey..” diyerek boyun büken çocukların yanı sıra, az sayıda
temizlik isçisine ekmek tekneligi yapıyordu sehrin caddeleri. Alaaddin Tepesi’nden
Mevlana Bulvarı’na uzanan yolda agır adımlarla ilerlerken okudugu kitapların genel bir özetini beyninde degerlendiriyor, hatta bazen sesli olarak kendi kendine konferanslar
veriyor, hayali katılımcılarla açık oturumlar düzenliyordu. Bir gören olsa “Kendi kendinekonusan dalgın bir genç, kim bilir ne derdi var?” demekten kendini alamazdı.
Ögle ezanı okunurken Sultan Selim Camii’ne girdi. Namazdan sonra, her hafta sonu
yaptıgı gibi Mevlana Türbesi’ni ziyaret edecek, bugün galeri olarak kullanılan dervis
hücrelerinde yeni açılan hat ve ebru sanatı sergisini ziyaret edecekti.
Okuduklarıyla kendi yasam tarzını, hayat çizgisini olgunlastırmaya çabalarken
anlayamadıgı ve hep isyan ettigi sey; bu ülkede Islam’ın algılanma biçimleriydi. Cahil çogunluk bidat ve hurafeler kıskacında, atadan miras din anlayısı içinde mutlu
oldugunu zannederken, aydın geçinenler genellikle dine ve dince kutsal degerlere sırt çevirmeyi entelektüel etiketi almanın ön sartı sayıyor, sanatçı kimligi kusananlar ise
Mevlana ve Yunus’un sadece kuru edebiyatını yapıyordu.
Türbeye yaklastı. Askın Sultanı ve dervis ana bir fatiha, üç ihlas takdim ettikten sonra,
kalabalıktan sıyrılarak kapıya yöneldi. Türbenin büyük sandukası önünde saatlerce
ayakta dikilen sosyete bayanlara, top sakallı adamlara, dekolte kıyafetini seffaf bir tülle
güya örtmeye çalısan genç kızlara öfke doluydu. “Islam böyle yasanmaz, yasanacaksa
toptan yasanır, isine geleni yap, gelmeyeni terk et, çifte standart bu, münafıklıgın ta
kendisi!..” diye mırıldana mırıldana avluya çıktı. Hele bir de “Islam’ın en güzel yasandıgı
ülke Türkiye” demezler mi, çıldırıyordu bu lafa. Düsledigi Islamî hayat, okudugu
kitaplarda ve asr-ı saadette kalmıstı. Ama mutlaka yasanmalıydı. Okulu hele bir bitirsin,
hele bir topluma ekonomik anlamda da katılsın, o zaman hem yasayacak, hem de
yasatacaktı Islam’ı. Görecekti millet adam gibi Müslümanlıgın nasıl oldugunu.
Sararan akasya yapraklarının serin hazan rüzgarlarıyla raks ettigi ara sokaklardan ögrenci yurduna döndü. Idare odasına ugrayıp emekli din görevlisi Veysel Hoca’ya
selam verecek, birkaç dakika sohbetini dinledikten sonra odasına çıkacaktı. Yazı
gözlügü kullanmadan evrak inceleyemeyen Veysel Hoca, hafta sonları daktilo ve
makbuz islerine yardım eden gençleri pek sever, bin bir çesit dua esliginde
kütüphanesindeki dini eserlerden hediye ederdi.
Milli Egitim Müdürlügü’nden gelen yazıya cevap yazmak üzere yazı makinesinin basına
geçtiginde kapıda duran nöbetçi arkadası içeri girdi.
-Veysel Hocam, bir hanımla iki adam geld |