Eskiler Kıssadan Hisse der, uzun uzun anlatırlardı. Yasanıp yasanmadıkları, akla mantıga
uyup uymadıkları degil, verdikleri ders önemliydi. Uzun kıs geceleri mangal basında
kestane kızartırken, sobada kararmıs demlikle kaynayan çay esliginde cami odalarında
büyüklerin gönlünden yudumlardık. Ibret hikayeleri idi onlar.
Bazen gaza mücahidi yigit ve kahraman kisiliklerin basrol aldıgı harp efsanelerini, bazen
dervislerin öne çıktıgı yumusak ve sevecen tekke hayatını seyrederdik ibret sahnelerinde.
Kıssadan Hisseydi biricik gaye!.. Ne “Talk Show” ların “reiting” kaygısı, ne de simdilerde
moda olan uçuk sır hikayelerinin reklam alma hırsıyla kıyaslanmayacak kadar dolu dolu
yasanır, adeta dinleyenlerin maneviyat enerjileri sarj edilirdi.
Mehmet Dogramacı, hepsi de yasanmıs, içinde senaryo kaygısı ve mizansen olmayan
Ibret hatıralarını derin tefekkürlere sevk edecek mini yorumlarla sunuyor.
İstenmeyen Misafir
Yıllardır sözlesmeli olarak çalıstıgı is yerinden kocasına verilen ani çıkısla hayatları alt-üst
olmustu. Isletmenin lojmanından ayrılıp tekrar kiracılıga, üstelik daracık bir eve çıkmak;
aylardır maisetsiz, hep içerden harcamak Ayse Hanım’ın sinirlerini iyice germisti. Çocuklara yeni elbise, okul masrafları derken bıçak kemige dayanmıs, sıkıntının derinligi
artık mutfaga da yansımaya baslamıstı. Bir türlü is bulamamıstı kocası.
Tuhaf adamdı. Tüm muhtaçlıgına, garipligine ragmen misafirsiz sofraya oturmama
huyunda direniyor, illa “çorbaya bereketli bir kasık girsin” diyordu. Bulundukları yer,
kasabanın istasyon mahallesi idi. Sehirden trenle dönenler buradan minibüslerle çıkardı
civar köylere.
Yolculardan arabası geciken birini; yukarı köyün çiftlik sahiplerinden Hacı Osman’ı ısrarla
getirdi aksam yemegine. Misafiri odaya buyur ettikten sonra esiyle konusmak üzere
mutfaga girdiginde Ayse Hanım öfkeyle patladı: “Aksamın dar vaktinde gene mi misafir?
Mutfakta ne var diye sormak yok; ama misafiri tutup getirmek var öyle mi? Yetti
artık!..Yetti!..”
Öfkeye öfke ile karsılık vermek atese benzin dökmekti. Alttan alarak konusmayı denedi: “Hatun, o bir yolcu. Yerse nasibini yer. Hem adam, ezan okununca bakkaldan bisküvi
aldı. Nafile oruçmus. Bisküvi ile kalmasına dayanamadım, çorba içmeye çagırdım” dedi.
Ayse Hanım, ayların bunalımı ile kolay sakinlesecek gibi degildi. Aynı tonda bagırdı:
“Bana ne oruçsa!.. Oruç tutan kendine!..”
O mütevekkil, sabır ırmagı kadın gitmis, yerine bir öfke çaglayanı gelmisti sanki. Sustu...
Misafire ayıp olmasın diye hemen içeri geçtiler. Aksam yemegi suskun yeniyor, sofrada
kasık seslerinden baska bir sey duyulmuyordu. Hacı Osman, birkaç kasıkla doydu zaten.
Acele ile aksamı kıldıktan sonra pek çok dualar etti ve az sonra gelen cipe binmek üzere
müsaade istedi. O giderken Ayse Hanım, kızgınlıgına pisman olmustu çoktan; ama is
isten geçmisti. Allah’tan, misafire yansımamıstı olanlar.
Iki ay sonra Ayse Hanım’ın kocası, ölümcül bir rahatsızlık ile yataga düstü. Son
günlerinde hep söyle mırıldanıyordu: “Merak etme hatun, Allah bizi bos bırakmaz. Ben ölsem de kalplerdeki itibarım, hayır ve hasenatımın bereketi gül gibi yasatır sizi.”
Kocasının ölümüyle bir kez daha yıkılmıstı. Artık isin de önemi yoktu, çalısacak insan
olmadıktan sonra. Beterin beteri dedikleri bu olsa gerekti. Okuyanlar, emekleyenler ele
avuca bakıyordu. Koca aile nasıl geçinecekti?.. Kıs, yavas yavas serin yorganını tabiata örterken ne kilerde erzak, ne de bodrumda kömür vardı. Komsuların destegi ile nereye
kadar gidilebilirdi ki?..
Bir gece pes pese sertçe vuruldu kapı. Dısarıda bir kamyon motorunun homurtusu ve
birkaç gölgeden baska bir sey sezilmiyordu. Kapıyı açtı. Orta yaslı bir adam: “Yenge biz
yukarı köyden geliyoruz. Kamyonda biraz erzak ve yakacak var. Yer göster indirelim “ dedi. Sasırmıstı. “Kimsiniz?” diye sormaya bile cesaret edemeden açtı kileri ve
bodrumu.
Alacakaranlıkta adamlar çuval çuval kuru gıda indiriyorlardı. “Biraz var.” Demislerdi; ama
nereden baksan altı aylık erzak vardı kamyonda. Ince kıyılmıs çam ve mese odunları da
itina ile dizildi bodruma. Sonra torba torba kömürler indirildi.
Adamlar kamyona binip
dönmeye hazırlanırken “Siz kimsiniz, kim yolladı bunları?” dedi sesi titreyerek. Kâhya
oldugu anlasılan, pala bıyıklı olanı yeleginin cebinden bir kagıt çıkardı ve uzattı: “Bunu
okursunuz. Bize söz düsmez. Isimizi yaptık. Haydi allahaısmarladık” dedi. Kamyon
karanlıga toz bulutları sürükleyerek uzaklasırken evin merdivenlerinde açtı pusuladaki
notu: “Yenge, aylar evvel bir gece hanenizde iftar etmistim. Sizi ve merhum esinizi çok
sevdim. Azımızı çoga sayınız. Yine ihtiyaç olursa beni arayınız. Selamlar. Hacı Osman.”
Sözlerin tükenip yorumların iflas ettigi andı simdi. Eve girerken; misafirin gelisini, öfkesini, kocasının vasiyet gibi sözlerini ve aylardır çekilen ıstırabı düsündü. Sevinç,
hüzün, korku, sükür ve isyan ancak bu kadar iç içe yasanabilirdi.
............
Dostlar;
Kalbinizle yaptıgınız hiçbir sey zayi olmaz. (Bakara 158-215-272-274, A. Imran 115,
Hacc 77, Kasas 54, Zilzal 7) Onlar bir gün bereket kanatları ile uçup gelecek size.
Hem de binlere sıgmayan misliyle. Ümidinizi yitirmeden iyi insan olmaya ve iyi amellere tutunmaya devam ettikçe.
Camiye Borcunuz Var
Bir vakit ezana geç kalacak olsa ödü kopardı. Meslegine ilahi bir askla baglı olan Ibrahim
Hoca, yirmi bes yıldır aynı köyde imamlık yaparken yıllık izin nedir bilmemisti. “Hocam
biraz da sen dinlen, git dolas söyle tatil yap” diyenlere “Ezan tatil olmaz, cami tatil
olmaz” diye karsı çıkardı. Namaz memuru olmaktan öte, köylüler için vazgeçilmez bir
toplumsal denge unsuru olmayı basarmıstı. Her Persembe aksamı, yatalak hastaları
ziyaret ederek moral verir, aile içi problemi olanları özel olarak dinler, dertleri sır tutarak çözümler, dargınları ustalıkla barıstırır, köye gelen resmi misafirleri en güzel ikramlarla
karsılar, agırlanmalarına öncülük ederdi.
Tabiatın yeniden dirildigi bir bahar günü, camiin bahçesindeki asma dalları ile örtülü
çardak altında cemaatle sohbet ederken, birden bire kalbinin tuhaf bir sıcaklıkla
yandıgını, nefesinin kesildigini, gözlerinin karardıgını hissetti. Kendine geldiginde
kasabanın hastanesinde idi. Kalp krizi ve yüksek tansiyonla tanısıyordu ilk kez. Herkese
deva olmaya çalısan bu güzel insan; sikâyetlenmek isyandır ilkesi ile kendi dertlerini
kimselere açmamıs, yüregi yılların çile ve sıkıntılarını tasıyamaz olmustu artık. Doktor: “Hocam, en az üç ay dinlenmeli, hatta farklı bir bölgede hava degisimi yapmalısınız”
demisti.
Kendisi gibi imamlık yapan oglu Ahmet’in yanına Lüleburgaz’ın bir köyüne gitmeyi ve
orada dinlenmeyi tercih edecekti. Eskisehir’den kalkıp Trakya’ya gelmek, farklı insanları
tanımak, göçmen kökenli yaslılarla Bulgaristan’daki Osmanlı Medreselerini konusarak
sıcak sohbetler yapmak ona epeyce sifa vesilesi olmustu. Toparlandıgını hissettigi ilk
anda hemen köyüne ve camiine dönmek üzere yola çıktı.
Otobüs, Topkapı otogarı’nın Trakya kısmına girerken, Istanbul’un deniz mavisi
semalarına aksamın kursunî perdesi çekiliyor, müezzinler aksam ezanını terennüm
ediyordu. Oglu Muhiddin’le birlikte hemen solugu otogarın mescidinde aldılar. Aylar
sonra ilk kez bu mescitte dönüyordu mihraba, imamete.
Namazdan sonra karsı yakaya, Haydarpasa’ya geçecekler, oradan da gece yarısı kalkan
Anadolu Ekspresi ile köye döneceklerdi. Dolmusa binerken ogluna: “Yavrum, Muhtesem Süleymaniye’yi pek merak ederim. Ne dersin, yatsıyı orada kılsak
trene geç kalır mıyız?” dedi.
Çocukluktan ilk gençlige adım atmak üzere iken tarifi güç dini heyecanlar yasayan
Muhiddin: “Olur baba, hemen gidelim, geç kalmayız insallah” dedi can atarak. Vezneciler
dolmusu ile geldiler tarihi Süleymaniye semtine.
Ezana dakikalar kalmıstı. Sadırvanda abdest alırken içinden geçenleri sesli düsünerek
mırıldandı:
“Ahhh!. Ne olurdu su camiin mihrabında bir Kur’an okuyabileydim.”
Hemen yanında abdest alan oglu, bu defa karamsardı: “Baba, burası Istanbul. Pek çok
mevlithan ve hafızın arasında seni kim tanır da Kur’an okumana izin verir?”
“Haklısın oglum. Ben kim, Süleymaniye’de Kur’an okumak kim?” diyor ve biraz da
içleniyordu. Ne kadar da samimi arzulamıstı bunu; ne kadar da derinden ah etmisti.
Camiye girerken biraz buruk, biraz da heyecanlı idi.
Koca Süleymaniye’de bir yaz aksamı sadece bes saf cemaat vardı. Çarsılar neseli,
sokaklar kalabalık, ama camiler garipti.
Namaz bitmis, tesbihat tamamlanmıs, sıra müezzinin “el fatiha” demesine gelmisti.
Müezzin “velhamdulillahirabbilalemin” derken imam el isareti ile fatiha dememesini
istedi. Bu, imamın asir okuyacagı anlamında idi.
Cemaat, imamın baslamasını beklerken O cemaate dönüp birini öne dogru çagırıyordu.
Ibrahim Hoca basını kaldırdıgında imamla göz göze geldi. Aman Allah’ım!.. Imam kendini çagırıyordu. “Hayır, olamaz, ben olamam, belki yanımda ya da arkamda birini çagırıyor”
diye umursamadı. Sessizlik sürüyordu. Bir kez daha baktıgında yine göz göze geldiler.
Bu defa da kaçırdı bakıslarını. Bekleyis ve sessizlik uzamak üzere iken, Süleymaniye
Imamının sözleri böldü sükûtu:
“Evet siz!.. Üçüncü saftaki sarı sakallı siz, siz!.. Ön tarafa buyurun”
Artık çare yoktu. Muhatap belli idi. Mahcup, ürkek ve titrek adımlarla safta duranların
omuzlarını elleri ile aralaya aralaya mihraba gitti. Imamın sag yanında yerini aldı.
“Bu camiye bir Kur’an borcunuz var. Buyurun ödeyin” dedi Imam. Kendini toparladı ve
askla çekti Euzu Besmele’yi. Arapçası yoktu. Düzenli bir ilim tahsili de olmamıs, Kur’an’ın
yasak oldugu dönemlerde buldugu hocalardan gizli dersler almıstı. Elif-Bayı ahırda atlar
arasında ögrendigini söylerdi. Ancak yetistirmisti kendini. Kur’an surelerinin genel
anlamlarını bilir, manâyı düsünerek tilavet etmeye özen gösterirdi. Manâ derinligini
düsünerek okumayı sevdigi surelerden biri bu defa Süleymaniye kubbesinde yankı
buluyordu: “Hâ miiiim..Vel kitabil mübin” diye baslayan Duhan Suresi ayet ayet akıyordu
dilinden, imanlı gönüllere.
Asr-i serif bittiginde cemaatten tebriklesenler ve musafaha edenlerle ayaküstü
tanıstılar. Hepsiyle kucaklasmıs, sıra O’nu ön tarafa çagıran imama gelmisti. Önceden
tanısıklıkları yoktu. Namazdan önce de konusmaları söz konusu degildi. Beyninde çalkalanan hayret ve soruları “Hocam bu nasıl bir sır?” diyerek sordu. Koca Süleymaniye’
nin heybetli ve nur yüzlü imamı isaret parmagını dudaklarına götürerek susmasını
tembihledi. Ibrahim Hoca ise sırrı merak ediyor ve cevap için ısrarlı gözlerle bakıyordu.
Imam kulagına egilip sunları fısıldadı:
“Kalpleri evirip çeviren, sahdamarımızdan daha yakın olan Allah ise; kulda keramet
aramak niye?..”
Vedalasıp ayrılırlarken kalbi derin bir huzur duyuyor, ödül alan ögrenciler gibi sevinçle
memleketin yolunu tutuyordu.
............
Dostlar;
Rasulullah (as) “Ameller niyete göredir” buyurdu degil mi? Bu hadisi bir kez daha
düsünün. Hayrı, iyiligi ve Allah için olan isleri niyete aldıktan sonra; acabaları,
imkânsızları, sebepleri atın kafanızdan. Bize düsen sadece niyet. Yaratmak mı? O’nun
sahibi belli zaten!..
Bir iftar sürprizi
Ramazan-ı Serif’in manevi atmosferi Konya semalarına baska bir renk katmıs, Mevlana
Sehri daha bir ulvi iklimi solumaya baslamıstı. Ilahiyat Fakültesi son sınıfa devam eden
bes idealist genç, o aksam çok sevdikleri hocalarına iftara davetliydiler.
Evlerin yesillikler arasına saklandıgı Meram semtine dogru yol alırken caddelere tatlı bir
telas çökmüs, trafik iftar sevincine kosanlarla yogunlasmaya baslamıstı.
Davetli oldukları Hoca farklı, hatta uç noktalarda garip bir adamdı. Kol saati kullanmaz, ”vakitler ezana ayarlanmalı” der, “grand”-tuvalet giyinen doçentler arasında mest
lastikleri ile dolasırdı. O’nun farkı konustuklarında, tesiri de yasadıklarında gizliydi.
Ezana dakikalar kala, bag evinde yer minderleri ile döseli bir odada edeple oturdu
gençler. Hoca, hepsini her zamanki mütebbessim çehresi ile kucaklıyor, günes baska
ufukları aydınlatmak üzere Takkeli Dagın ardına gizlenirken, gurubun kızıllıgı, iftarın
kutlulugu ile ayrı bir anlam kazanıyordu.
Geyik ve üzüm salkımı baskılı eski siyah-beyaz sofra örtüsü yere serilmis, üzerine ayaklı
ahsap altlık konmus, kalaylı bakır sininin etrafı, dısı kilim desenli minderlerle çevrilmisti.
Gençlerin içinden, Hoca’nın Fırın Kebap hazırlamakta oldugu ya da etli ekmek siparis
ettigi, dünyaca meshur zengin Konya mutfagının saymakla bitmez yemeklerinin pistigi
hisleri geçiyor, zihinler yaklasan iftarla birlikte, mideye endeksleniyordu.
Vakit dolmus, ezana saniyeler kalmıs olmasına ragmen, sofrada ne bir kasık ne de
tabak vardı. Hoca, iki de bir kapıdan basını uzatıp “Kusura bakmayın, size sürprizim
büyük, bu aksam” diyor ve gidiyordu.
Müezzinler tarihi sehrin semalarında ilahi koroya baslamıs, Selçuklu topu Alaaddin
Tepesi’nden çoktan atılmıstı. Hoca, elinde kocaman bir çorba tası ve gençlerin o güne
degin ilk kez gördükleri renk ve sekilde ekmeklerle girdi odaya.
Tas ve ekmekler sofraya kondugunda meraklı ve saskın gözler olanları izlerken, Hoca
iftar duasını sesli yapıyor, harf ve mananın hakkını vererek Besmele çekiyordu. “Buyrun
gençler!” dedi.
Sofrada büyük bir tas içinde sirke ve sadece arpa ekmeginden baska hiçbir sey yoktu.
Ekmekler sirkeye bandırılırken Hoca, gözünden süzülen iki damla yasla birlikte yine
gülümseyerek:
“Bu aksam iftarımız Resulce olsun istedim Gençler!..” dedi.
Lisanlar susmus, kalpler lisan, gözyasları kelime olmus manevi sohbet baslamıstı artık.
Resulce Iftar!..
Ne dersiniz? Ramazanda denemeye deger mi Dostlar?!..
Adak
Yorucu dersler, günler boyu süren seminerler sonunda, hafta tatilini kendine özgü
dinlenme programları ve hobilerle degerlendirirdi. Sabahleyin, üniversiteli gençlerin
devam ettigi küçük çay ocagına gitti. Burada bir bardak çay parasına günlük gazeteleri
tarayabiliyor, rastladıgı arkadaslarından sınavlara hazırlanma taktikleri alıyordu. Saatler
ögleye dogru akarken, mutat ugrak yerlerinden birine gitmek üzere yola çıktı. Bu soguk
sonbahar gününde; yaygılarını açan isportacılar, turistlere musallat olan kartpostalcılar,
her seferinde “Tartalım agabey..” diyerek boyun büken çocukların yanı sıra, az sayıda
temizlik isçisine ekmek tekneligi yapıyordu sehrin caddeleri. Alaaddin Tepesi’nden
Mevlana Bulvarı’na uzanan yolda agır adımlarla ilerlerken okudugu kitapların genel bir özetini beyninde degerlendiriyor, hatta bazen sesli olarak kendi kendine konferanslar
veriyor, hayali katılımcılarla açık oturumlar düzenliyordu. Bir gören olsa “Kendi kendinekonusan dalgın bir genç, kim bilir ne derdi var?” demekten kendini alamazdı.
Ögle ezanı okunurken Sultan Selim Camii’ne girdi. Namazdan sonra, her hafta sonu
yaptıgı gibi Mevlana Türbesi’ni ziyaret edecek, bugün galeri olarak kullanılan dervis
hücrelerinde yeni açılan hat ve ebru sanatı sergisini ziyaret edecekti.
Okuduklarıyla kendi yasam tarzını, hayat çizgisini olgunlastırmaya çabalarken
anlayamadıgı ve hep isyan ettigi sey; bu ülkede Islam’ın algılanma biçimleriydi. Cahil çogunluk bidat ve hurafeler kıskacında, atadan miras din anlayısı içinde mutlu
oldugunu zannederken, aydın geçinenler genellikle dine ve dince kutsal degerlere sırt çevirmeyi entelektüel etiketi almanın ön sartı sayıyor, sanatçı kimligi kusananlar ise
Mevlana ve Yunus’un sadece kuru edebiyatını yapıyordu.
Türbeye yaklastı. Askın Sultanı ve dervis ana bir fatiha, üç ihlas takdim ettikten sonra,
kalabalıktan sıyrılarak kapıya yöneldi. Türbenin büyük sandukası önünde saatlerce
ayakta dikilen sosyete bayanlara, top sakallı adamlara, dekolte kıyafetini seffaf bir tülle
güya örtmeye çalısan genç kızlara öfke doluydu. “Islam böyle yasanmaz, yasanacaksa
toptan yasanır, isine geleni yap, gelmeyeni terk et, çifte standart bu, münafıklıgın ta
kendisi!..” diye mırıldana mırıldana avluya çıktı. Hele bir de “Islam’ın en güzel yasandıgı
ülke Türkiye” demezler mi, çıldırıyordu bu lafa. Düsledigi Islamî hayat, okudugu
kitaplarda ve asr-ı saadette kalmıstı. Ama mutlaka yasanmalıydı. Okulu hele bir bitirsin,
hele bir topluma ekonomik anlamda da katılsın, o zaman hem yasayacak, hem de
yasatacaktı Islam’ı. Görecekti millet adam gibi Müslümanlıgın nasıl oldugunu.
Sararan akasya yapraklarının serin hazan rüzgarlarıyla raks ettigi ara sokaklardan ögrenci yurduna döndü. Idare odasına ugrayıp emekli din görevlisi Veysel Hoca’ya
selam verecek, birkaç dakika sohbetini dinledikten sonra odasına çıkacaktı. Yazı
gözlügü kullanmadan evrak inceleyemeyen Veysel Hoca, hafta sonları daktilo ve
makbuz islerine yardım eden gençleri pek sever, bin bir çesit dua esliginde
kütüphanesindeki dini eserlerden hediye ederdi.
Milli Egitim Müdürlügü’nden gelen yazıya cevap yazmak üzere yazı makinesinin basına
geçtiginde kapıda duran nöbetçi arkadası içeri girdi.
-Veysel Hocam, bir hanımla iki adam geldi. Sizinle görüsmek istiyorlar, dedi. Veysel
Hoca:
-Bekletme evladım, al içeri, al hemen, dedikten sonra yazıya ara verdiler. Kapıdan giren
bayan böylesi vakıflara yolu düsecek tiplerden degildi. Vizon kürkü, yüksek ökçeli yılan
derisi ayakkabıları, boya küpüne düsmüsçesine makyajlı yüzüyle bu kadın ve ardında
duran siyah paltolu bodyguard tipli adamların vakıfla ne isi olabilirdi ki?..
Veysel Hoca:
-Buyur hanım kızım, hos geldiniz, dedi.
Hanım, tedirgin ve aceleci bir eda ile:
-Hacı Baba, benim bir adagım vardı. Para bıraksam koç alıp keserek ögrencilere yedirir
misiniz? dedi.
Hoca:
-Tabii kızım. Bagısınızı kaydeder, hemen yaparız. Ama önce makbuz kesmeliyim, dedi.
Genç hanım, çantasından bir tomar para çıkarıp uzattı. Veysel Hoca, itina ile saydıktan
sonra:
-Ama burada bir koç parasından daha fazlası var, diyerek bir kısmını iade etmek istedi.
Hanım:
-Amma yaptın Hacı Baba, fazlası talebelere benim hediyem olsun, diye reddetti.
Hoca
makbuz kesmek üzere kasayı açarken:
-Hacı Baba makbuz istemez, bize müsaade, diyerek kapıya yöneldi hanım.
-Olur mu, bizi de denetliyorlar, acele etmeyin az durun, bir çayımızı için, diyerek ısrarla
makbuz koçanını açtı Hoca.
Genç hanım, isim sorulmasından son derece rahatsızdı.
Utana sıkıla:
-Perihan yaz Hacı Baba, Perihan Altınses, dedi. Veysel Hoca kalın gözlüklerini takarak
ismi yazdıktan sonra “Adres neresi?” diye sordu. Kadın daha da fena olmus, acı
kaderinin tokadı atılmısçasına anlamlı bir hüznün derin izleri suratına çöküvermisti.
-Adres olmasa olmaz mı be Hacı Baba, diye sızlandı. Hoca ısrar edince de derin bir “off”
çekerek:
-Yaz Hacı Baba yaz!.. Roma Pavyonu yaz, oldu mu, dedi ve çantasını kaptıgı gibi aceleyle
kendisini getiren iki adamın refakatinde arabaya binerek uzaklastı.
Veysel Hoca “Amma da tez canlı kadınmıs, makbuzu almadı bile” diye hayret ifade
ederken, delikanlı, daktilo basında izledigi bu olayda kadının ne is yaptıgını ve nasıl bir
dînî hisle adak için yurda geldigini daha ilk görüste anlamıstı.
Demek; bu ülkede pavyon konsomatrisleri bile adak inancı içindeydiler!.. Öyleyse
kafasını degistirmeli, okudugu ideal yasamla ülkenin realitesini yeniden özümsemeliydi.
Artık, Mevlana Türbesi’nde saatlerce kendinden geçen sosyeteye, husû içinde Allah’a
açılan manikürlü ellere kızmayacaktı. Herkes kendi adına ne kadarına gücü yeterse öylece yasamalıydı dinini. Kisi kendinden sorumluydu. Islam’ın tamamını yasamak,
sanıldıgı kadar da kolay degil, hatta altından kalkılması güç bir iddia idi.
Yurttan çıkıp klasiklerin sembolik fiyatlara satıldıgı M.E.B Yayınevi’ne kostu. Mesnevi ve
Yunus Emre Divanı alarak, her kesimden insanı kucaklayan bu insanların Islam anlayısını
kavramaya çalısacak; sert, radikal tutumları bir kenara bırakarak “Yaratılanı Yaratandanötürü sevenlerin”, “Ne olursan ol yine gel.” diyenlerin yolunu anlamaya çalısacaktı.
............
Dostlar;
Baskalarını Allah adına yargılamak, Islam’ı bizim zihniyetimizle algılamayanlara burun
kıvırmak, kendi cemaatimizi tek hakikât saymak, elimize iman-küfür damgasını alarak önümüze geleni mühürlemek yanlısına daha ne kadar devam edecegiz?
Mevlana’nın cenazesinde Yahudi ve Hıristiyanlar da saf tutmus, aglamıstı. UNESCO,
geçtigimiz yıllarda dünya çapında Yunus Emre Sevgi Yılı Kampanyası düzenlemisti.
Bizden yetisen ve dünyaya mâl olan bu sahsiyetleri azıcık merak etmiyor musunuz?
Soralım kendimize; son yüzyıllarda neden Yunus ve Mevlana ölçeginde adamlar
yetismiyor içimizden?!.
Sabahın Sahibi
Tarihi romanın sayfalarına öylesine dalmıstı ki; cenk meydanlarında mehter marslarına
karısan at kisnemeleriyle yasadıgı cosku seli içinde annesinin odaya girdigini fark etmedi
bile. Yıl boyunca agır derslerin üstesinden gelebilmek için olanca gayretiyle çalısmıs,
karne almaya iki gün kala tekrar romanlara dönmüstü. Her aksam oldugu gibi annesi
çalısma masasına çay bırakmaya gelmisti.
“Oglum az konusabilir miyiz?” derken tevekkül abidesi kadının yüzünde altında ezildigi
sorunların çizgileri vardı. ”Tabii annecigim” derken, sıkıntılı bir seyler gelistigini
anlamakta zorlanmadı.
-Nasıl baslayacagımı bilemiyorum evladım. Bu yıl orta okulu bitiriyorsun. Agabeyin de
seneye fakülte ikinci sınıfa devam edecek. Yıllar yılı babanla omuz omuza vererek sizi
yetistirmeye çabaladık. Artık gücümüzün son sınırındayız. Ikinizin tahsili bize agır
gelecek oglum. Sen bu yıl bir atölyede ise baslasan diyoruz. N’olur beni anla evladım,
dedi.
Böyle bir teklifin gelecegini aylardır evdeki buhranlı atmosferden hissedebiliyordu. Tek
maaslı baba, evlatlarını okutmak için direnmis, demek buraya kadar dayanabilmisti.
Annesi üzgün bir halde odayı terk ederken kitabı kapattı, yan kanepeye geçip okulu,
istikbalini düsündü.
Hiçbir sey agırına gitmiyordu da “takdirlik” bir ögrencinin sırf parasızlık nedeni ile çıraklıga gidecek olmasını yediremiyordu. Üstelik, bu defa annesine de sasırmıstı.
Ailenin geçirdigi bunca yıldır bunalımlarda hep teselli veren, gelecege üzülenlere ”Acele
etmeyin, sabah olsun hayır bize gelsin, sabahın sahibi var” diyen kadın neden bu defa
öyle dememisti de acı gerçege teslim olmustu?.
Yatak batıyor, uyku tutmuyordu. Bahçeye çıktı. Yıldızlara, aya ve karanlıga sımsıkı perde çekmis evlere bakarak: “Bir yolu olmalı. Sabahın Sahibi buna da bir çare bulmalı.” dedi.
Içeri döndü. Abdest alıp iki rekat namaz kıldı. El açtı: “Allah’ım annem bu defa acele etti.
Madem ki sabahın sahibi sensin, madem ki hazinen tükenmiyor, bana da ikram etmen
zor olmamalı. Versen hazinen eksilir mi sanki?” diye çocukça Rabbi’yle konusuyor, kırık
kalbinde kopan fırtına gözlerinde hüzün çaglayanına dönüsüyordu.
Sabah okuluna giderken mutsuzdu. Oysa, karne almaya sadece bir gün kalmıstı.
Ögretmenler not fislerini idareye yetistirme telası içinde sınıfı serbest bırakıyor, ögrenciler doyasıya sohbet ediyordu. Yıl içinde “inekliyorsun sen” diye takılan
arkadasları gıpta ile etrafında çevrelenmisti. Yine takdir alacaktı. Iki dönem üst üste
takdir alanın resmi, okul girisindeki Iftihar Tablosuna asılıyordu. Bu dönem O’nun da
resmi asılacaktı. Ama neye yarardı ki? Çalıs, oku, meslek lisesinin agır programını yüklen,
gidecegin yer elektrik atölyesi olsun. Iste bunu bir türlü gönlüne kabul ettiremiyordu.
Teneffüs aralarında da yalnız kalmak için kantin köselerine kaçtı.
Son derse giris zili çaldı. Laboratuar aletlerinden sık bahsettigi için “Erlenmayer Rüstem”
lakabını taktıkları Fen Bilgisi Hocası içeri girdi. O da karne yazımı için kürsüsüne çekildi. Ögrenciler, isim-esya-hayvan-sehir ya da adam asmaca oyunları ile vakit öldürüyordu.
Kapı vuruldu. Kırmızı kolluk takan nöbetçi ögrenci içeriye girdi. Erlenmayer Rüstem’e bir
not pusulası uzattı. Pusulayı uzun uzadıya süzen hoca, manalı gözlerle sınıfa baktı. Içi
“cızz” etmisti. Geçen sene de arkadaslarından birine babasının ölüm haberi bu sekilde
gelmisti. Acaba bu defa kim üzülecek diye düsünürken ögretmen:
-Murat Oglum! Müdür Bey seni istiyor, git bakalım, dedi.Heyecan ve korku dolu, tedirgin
adımlarla nöbetçi ögrencinin pesine takıldı. Idare odasının kapısı açıktı. Teknik Lise’nin
kıdemli müdürü, birlikte çay içtigi bürokrat görünümlü adamla koyu muhabbete
dalmıstı.
O’nu fark eden adam müdüre dönerek:
-Hocam, ne diyorsunuz, layık mıdır bu çocuk? Diye sordu.
Müdür:
-Elbette. Ailece tanırım. Çok basarılı. Ben kefilim. Beyefendinin yüzünü kara çıkarmaz
inanın, dedi.
Orta yaslı, resmi kisveli adamla ana kapıdan çıktılar. Neye layıktı? Beyefendi kimdi?
Nereye gidiyorlardı? Bir türlü kestiremiyordu. Lacivert Mercedes’in kapısını sık bir soför
açtı. Yola koyuldular. Içinden “Belki de müdür bana bir is buldu. Beyefendi de atölye
sahibi olsa gerek” diye geçirirken adam söze girdi:
-Bak Evladım! Seni saygın bir amcaya götürüyorum. Elini öp, söylediklerini dinlemekte
kusur etme! Sorulmadıkça da cevap verme oldu mu, dedi. “Peki efendim.” diyebildi
sadece. Sonra adam bir bir okulunu, derslerini, kardeslerini sordu.
Araba, Haziran hararetiyle kavrulan asfaltları yutarcasına yol alıyordu. Villaları ile ünlü
semte keskin virajdan hızla girdiler. Duvarlarını sarmasıklar kapatan büyük bahçeli yesil
köskün önünde durdular. Hizmetçi kızlar açtı kapıyı. Genis bir sofadan kırmızı halı
serilmis merdivenler yoluyla üst kata tırmandılar. Yaglı boya tablolarla bezeli genis
salona girdiler. Yaslıca bir adam, alçıya alınmıs bacagını uzatmıs, yarı yatalak vaziyette
gazete okuyordu. Yazı gözlügünü burnuna dogru indirip:
-Hos geldin evladım, rahat otur, dedi. El öptü ve gösterilen yere ilisti. Dünyaya gözlerini
açtıgı gecekondu yanında bu kösk bir hayal evi gibi büyülemisti onu. Ancak siyah-beyaz
klasik Türk filmlerinde görmüstü böylesi evleri. Birlikte geldigi adam bu kisinin müdürü
falan olmalıydı. Gayet saygılı anlatıyor, adeta rapor veriyordu. Bir müddet kendi
aralarında konustuktan sonra hasta Beyefendi söze girdi:
-Seni ben çagırttım çocugum. Okulundan basarılı bir genç istedim, demek seni seçmisler.
Masallah, edepli birine benziyorsun. Gelecegin de insallah parlak olur, dedikten sonra
asıl konuyu açtı:
-Evladım! Ben üç yıldır üst üste miraç gecelerinde trafik kazası geçiriyorum. Bu yıl da aynı
sey oldu ve ayagım kırıldı. Hocalarımıza danıstım. Bana kalıcı bir hayır islememin iyi
olacagını söylediler. “Belalar sadakalarla savusur” dediler. Bundan böyle ben senin
tahsilinin geriye kalan kısmını üstleniyorum. Muhasebe müdürüm Hasmet Bey, her ay
ailenin banka hesabına sana yetecek miktarda meblagı yatıracak. Tek istegim; basarılı
bir vatan evladı olarak yetismen, dedikten sonra sehpada duran evrak çantasından bir
kartvizit çıkararak uzattı:
-Bu benim kartım. Bana ulasman zordur, ama her yarıyıl sonunda karneni görmek
isterim. Haydi çocugum, Allah yardımcın olsun, ailene selam ilet, diyerek ugurladı.
Merdivenlere yönelirlerken:
-Hasmeeet! Çocugu evine bırakın. Markete ugramayı da ihmal etmeyin haaa, diye
müdürüne talimat verdi.
-Anlasıldı Beyefendi, bas üstüne efendim, diye yerlere kadar egilerek saygı selamı yaptı
müdür.
Arabaya döndüler. Yolda emredilen alısverisler yapılmıs, paketler, posetler bagaja
konmustu.
Minik kalbi sevinsin mi, sasırsın mı, çıglık mı atsın karar veremiyor, gönül denizi
met-cezirler yasıyordu.
Araba briket duvarlı bahçenin yanında durdu. Inene kadar cebindeki karta bakmayı
unutmustu. Araç geri dönerken kartı okudu. Yazılı isim; söhretini yerel gazetelerden
bildigi sehrin ilk üçte yer alan isadamlarından birine aitti. Zili çaldı. Kapıyı açan annesi
zaten gecikmesinden tedirginken, bir de paketleri görünce büsbütün heyecana kapıldı:
-Neredesin Oglum? Bunlar da neyin nesi böyle, diye sordu.
Gözlerinin içi gülüyor, sükür, minnet ve tevekkülün ödülünü almıs olmanın mutlulugu ile
gülümsüyordu.
-Bu defa sen acele ettin anne! Sabahın Sahibi okuluma devam etmeme izin verdi.
Okuyacagım anne, okuyacagım, diyerek boynuna atıldı çilekes kadının.
............
Dostlar;
Miraç Geceleri o isadamına üst üste kaza geçirten kim? Iki bin ögrenci mevcudu olan
Teknik Liseden müdür niye bu çocugu seçti?
Duanın gücüne ne kadar inanıyorsunuz?
Tevekkül anlayısınız hayatınızı ne derece etkiliyor?
Hayatınızın ne kadarını siz planlıyorsunuz?. .
Helallik
Ücra bir kasabadan kopup geldigi koca sehirde büyük bir sirkette is bulmus, karınca kararınca geçinmeye baslamıstı. Içinde, volkan gibi kaynayan yükselme hırsı, onu kısa
zamanda yukarılara tasımıs, büro memurlugundan seflige, oradan da birim amirligine
kadar çıkarmıstı. Bu sirkette en tepe noktaya oturana dek sürecekti mücadelesi.
Azimliydi. Hedefleri için ne gerekliyse yaptı. Ilerlemeyi düsünen insana ilkokul diploması
ciddi bir engeldi. Önce ortaokulu, sonra liseyi dısarıdan bitirdi. Çalısanlar için hobi haline
dönüsen açık ögretim fakültesi diplomasını almak onun için hiç de zor olmamıstı.
Hedefleri için sampiyon satranç ustası gibi davranıyor, yolunu kesenleri piyon devirir gibi
harcıyordu. Öylesine atik ve kurnazdı ki; olayların ondan kaynaklandıgını kimse
kestiremiyordu. Önce müdürlük koltuguna aday olanları elemekle basladı ise. En güçlü
rakibi hakkında her fırsatta dedikodular üretti. Dürüst, temiz olarak tanınan müdür
yardımcısı, birkaç ay içinde herkesin süphe ile baktıgı, çaktırmadan çalan bir hırsıza
dönüsüvermisti. Herkes söylenenlere öylesine inanmıstı ki, durumun genel müdürün
kulagına gitmesi fazla vakit almadı. Bir gün hiçbir açıklama yapılmadan emektar adam
kapı dısına kondu. Engel kalkmıstı artık. Bir hafta sonra genel müdür onu çagırarak:
“Birim amirligine sizi düsünüyoruz” dedi. Gözleri fal tası gibi açıldı, hırsını içinde
saklayarak sahte sözlerle: “Bilmem ki, benden daha tecrübeliler var efendim, uygun
düser mi?” diye geveledi. Genel Müdür: “Sizi uygun bulduk, hayırlı olsun” dediginde, “Nasıl münasip buyurursanız efendim, teveccühünüze layık olmak için gayret edecegim
efendim.” diyerek yaltaklandı.
Önü açılmıstı. Ama bir sorun daha vardı. Bürolardan birinde oldukça uyanık, fakülte
mezunu biri daha vardı. Kendisinden çok bilenlerin yanında olmasına hiç mi hiç
tahammül edemezdi. Bir yolunu bulup onu da baska bir departmana tayin ettirmeyi
basardı. Egitimi ve birikimi ile hiç alakası olmayan birime verilen genç adam,hayata
kahrederek sirketten istifa etti. Kör, bir göz istemis Allah iki tane vermisti adeta.
Yıllar içinde basamakları bir bir tırmandı. Onunla birlikte girenler, hâlâ alt kademelerde çabalarken kısa sürede aldıgı mesafe saf akıllılarda imrenme uyandırırken, durumdan
süphelenenler hasetle bakıyorlardı. Makam olarak yükselisine paralel olarak maddi
açıdan durumu gözle görülür biçimde iyilesmis; evleri, arabaları, yazlıkları olmustu. Genel
Müdürün emekli olusu ile birlikte sirket yönetim kurulu kendisini genel müdürlüge
atamakta gecikmedi. Yüzlerce insan ve trilyonluk bütçe emrindeydi artık. Baglılıgı, atılımı
üyelerin gözünü doldurdugundan bir miktar hisse verilip ortak olması da saglandı. On
yıllık bir zaman diliminde yasadıgı gelismeler, basarı kitaplarına geçecek çapta örnek
yasam öyküsü olusturuyordu.
Her yokusun bir inisi, her yükselisin bir zevali vardı. Dogan günesin batmadıgı
görülmemisti. Ama o, bu gerçegi, degil itiraf etmek, aklına dahi getirmek istemiyor,
basarıyla yoluna devam edecegini, yöntemine uygun davrandıkça hiç düsmeyecegini
düsünüyordu.
Gün geldi ülkede yasanan genel kriz havası sirketi de etkilemeye basladı. Mallar ihraç
edilemiyor, siparisler elde kalıyor, ödemeler gecikiyordu. Kemer sıkma baslamıstı artık. Önce personel sayısı azaltıldı. Uzman ve kıdemli olsalar dahi insanlar tek tek çıkarılıyor,
yüklü tazminatlar, mahkemeler birbirini kovalıyordu.
Evde huzuru kaçmıstı. Kızını, takıldıgı serseri gruplardan çekemiyor, yılın büyük
bölümünü güney sahillerinde turist yatlarında geçiren ogluna para yetistiremiyordu. Çok
geçmeden sirket iflasını ilan etmis, yönetim kurulu tasfiye kararı almıstı. O ise lüks ve üst
düzey yasamaya alısmıstı. Sürekli akan gelir kaynagı kurumasına ragmen borçları, yüklü
miktarda senetleri öylece duruyordu. Tırmalayarak çıktıgı yerden hızla inis dönemiydi
artık. Oglunun kredi kartı “ekstre”lerini ödemek için arabasını satmak zorunda kalmıs,
kızının alıs-veris ettigi magazaların telefonlarına çıkmaya utanır olmustu. Durmaksızın
saganak halinde, pes pese geliyordu olumsuzluklar. Kullananları deli diye niteledigi
psikiyatrik ilaçlardan avuç avuç yutar olmustu. Sahip oldukları, elinden hızla çıkıyor,
giderek yalnızlıgın karanlık sularına yelken açıyordu.
Basını ellerinin arasına alıp geçmisini sorguladıgı bir aksam, yükselme hırsı ile harcadıgı
kisiler film seridi gibi geçti gözlerinin önünden. Yerine göz koyar diye sürgün ettirdigi
kalifiye eleman, o genç adam, istifa sonrası kim bilir maassız ne sıkıntılı günler
yasamıstı!.. Düsledigi makama getirilmesinden endise ettigi o tecrübeli müdür
yardımcısına attıgı iftira sonucu, adamdan uzun süre haber alınmamıstı. O günlerde çok
sefil hallere düstügü, hatta seyyar satıcılık yaptıgı söylendiginde, hırsla onu diskalifiye
etmenin gururu, vicdanının sesini bastırmıstı. Oysa simdi acınacak haldeydi. Makam,
para sahibiyken kart gönderen, telefon eden, çiçek yollayan dostlardan haber yoktu.
Yanında yetistirdigi,is ögrettigi gençler bile vefasız çıkmıstı.
Babaannesinin yaptıgı gibi hiç gitmedigi mekânlardan birine, sehrin tek türbesine gitmek
için yola çıktı. Sonbahar rüzgârları sögüt yapraklarını caddelerde raks ettirirken parke
taslı yoldan önce camiye sonra da türbeye yöneldi. Içleri rahmet ümidiyle dolu diger
insanlar gibi ellerini açtı Rabbine. Geçmise, yasadıklarına, insanlara yasattıklarına
pismandı. Tövbe ediyor, aglıyor, affı için yalvarıyordu. Bir zamanlar türbeleri, camileri
fakirlerin avuntusu görür, asagılardı. Oysa simdi ayakları kendiliginden buraya gelmisti.
Vakit aksama dogru yaklasırken cami avlusundan çarsıya dogru çıktı. Cami kapısına
tekrar baktıgında basında örme takkesi, üzerinde eski pardösüsü ile ayakkabılarını
giyen adamı bir yerden gözü ısırıyordu. Saçları beyazlamıs, ıstırapların yüzüne derin çizgiler attıgı bu adam, makamını daha erken alabilmek için iftira attıgı, kovulusuna
zemin hazırladıgı müdür yardımcısından baskası degildi. Yanına gidip helallik almalıydı.
Gururu izin vermedi önce. Ama yendi gururunu, selam verdi. Adam selamı alınca titrek
bir sesle : “Beni tanıdın mı?” dedi. Adam, acı bir gülümseme ile “Hiç unuttum mu ki?”
diye cevapladı.
Koluna girdi adamın.”N’olur bagısla, hakkını helal et, sana çok kötülük ettim, bilmedigin
nice seylerin altında ben vardım” dedi yarı aglamaklı vaziyette. O ana dek yüzüne
bakmayan adam, basını çevirdi:
-Helallik öyle mi?Kolay mı sanırsın helallesmeyi?..
-Bagısla beni... Bilemedim, hırsıma yenildim, cahillik iste. Hakkını helal et lütfen, ben de
düstüm bak, diye sızlandı.
-Demek, düsünce anladın öyle mi? Düsünce herkes anlar, maharet; düsmeden önce
düsmüslerin halini anlayabilmekte, dedi ak saçlı adam.
-Tamam, yüzüme tükür istersen, ne dersen kabul. Ama hakkını helal et. Olan oldu bir
kere.
Adam, kolunu onun kolundan sertçe çekip aldı, biraz hiddetlenerek, basını kaldırdı ve
yüzüne bakarak konusmaya basladı:
-Helallik öyle mi? Hangisinden baslayalım istersin? Hangi hakkı ödeyebileceksin ki,
konusuyorsun, ha?!..
Konusacak oldu ama adam izin vermeden pes pese, yüksek sesle sıraladı cümleleri:
-Bilmedigimi mi sanırsın? Güzelim çalısma ortamını hırslarınla boks ringine çevirdin.
Hakkımda olmadık iddialar yaydın. Senin yüzünden isimden oldum. Sonraki günlerde ben
issizken sen sefa sürüyordun. Tam bir yıl maassız gezdim. Hanımın kolunda, benim
elimde ne varsa gitti. Zaten fazlaca birikimim yoktu. Bu süreçte olanlar da eridi.
Kendime
uygun is bulamayınca sıradan islere razı oldum ve düsük bir maasla emekli oldum.
Simdi söyler misin, helallesmek; çignenen hakları iade etmek ise; sen benden çaldıgın
neyi ödeyebilirsin ki?.. Diyelim ki; maddi kayıplarımı iade ettin, ya manevi kayıplarım? Ya
yıkılan onurum, zedelenen sahsiyetim, yok yere çamur attıgın itibarımı nasıl iade
edeceksin?.. Esimin, çocuklarımın yıkılan hayallerini, duygularını, kırılan kalplerini tamir
edebilir misin? Haydi konus, cevap versene! Susmaaa!.. Konuuuus!..
Adamın sözleri onu bitirmisti. Demek; hiç kimse saf degildi. Kendini kurnaz sananların
çevirdikleri dolaplar er geç fark ediliyordu. Hiçbir sey diyemedi.
Son bir cesaretle:
-Benim affıma hiç mi imkân yok? Diye mırıldandı.
Ak saçlı adam:
-Affı olmayan günah yoktur. Var git, önce hayallerini çaldıgın diger insanların gönlünü al.
Geceler boyu yalvar Rabbine. Allah’ın seni affettigi hissi kalbine gelene kadar yalvar,
yakar Ona. Sayet Allah seni affederse, bil ki o an ben de affetmisimdir. Allah’ın kudreti
yanında ben kimim ki?..
Bunları söyleyip yüzüne bakmadan sert adımlarla uzaklastı adam. Ardından seslendi:
-Tekrar görüsür müyüz?
-Hiç süphen olmasın!.. Herkesin bulustugu büyük günde tekrar görüsecegiz, hiç süphen
olmasın!...
............
Dostlar;
Hayatın amacını; sadece yükselmek, hangi yöntemle olursa olsun üstün olmak seklinde
algılıyorsanız, unutmayınız ki; yükselmenin en alçakçası; mazlumların omzuna basarak
yükselmektir. Pesinizi kovalayan “ahh” lar, sitemler, kahırlar er geç agır bedeller ödetecektir size.
Bazı kavramları dilimizde sakız gibi ne kolay çigniyoruz degil mi? Dille helallesince
kurtuldugumuzu sanıyoruz. Yanlıslarımıza karsılık, insanlardan sözle helallik almanın
geçerli olduguna ben pek emin degilim. Ya siz?!...
Süt içer misin Dede?
- Hadi kızım hadi, Allah versin !
- Seyyy... Mendil alır mıydınız Dede ?
- Hadi dedik uzatma! Çık dısarııı !
Ne zaman galerinin kapısını dilenci ya da magdur bir satıcı aralasa böyle bagırırdı.
“Plaza”sında koltuguna yaslanıp, bir de piposunu yaktı mı, küçük dagları yaratmısçasına
gurura kapılır, görenlere heybet salardı.
Yirmi dörder daireli iki blok apartmandan aldıgı kiralar, “hipermarket” açtıgı zemin kat ve
kendine ayırdıgı oto galeri ile sehrin hatırı sayılır simalarındandı. Cami dernegi ya da
kurs temsilcileri makbuzla yanına gelse, senetler ve borçlarından dem vurarak aglar,
fazla para vermemek için bin bir kılıga girerek kelimelere takla attırırdı.
Onlar gidince: “Kardesim memlekete okul lazım, bunlar bos buldukları yere cami insaatı baslıyor” diye
mırıldanır ama hiçbir okul davetine icabet etmemeyi de ustalıkla basarırdı.
Kiracılardan biri ödemeyi iki gün geciktirse dünyanın hakaretini saydırır, yanına gelen
her misafire aklını iyi kullanmanın, kimselere muhtaç olmamanın altın prensiplerini
sıralayarak babacan edalarla nasihat ederdi.
Sehrin dısında yesille bezeli, göle nâzır yamaca yaptırdıgı villada aksamları havuz bası
sefaları düzenler, viski çekerek saatlerce gurubun suya akseden pırıltılarına dalarak
sezlonga sızar; ama belli çevreleri kaybetmemek için çarsı camiinin en ön safında Cuma
namazı kılmaktan da geri kalmazdı.
Fakir, dar gelirli ve maasa talim edenlerin hepsi aptaldı ona göre. Akıllı adamın mutlaka
bol parası olurdu.
Özel siparisle Italya’da yaptırdıgı yatagına gömülerek uzanınca, kazanma ve elinde olanı
kaybetmeme hırsı, uykuda da yakasını bırakmaz, her gece mallarını talan eden
hırsızların basrol oynadıgı karabasanlar görür, deliksiz bir uykunun hasretini çekerdi.
Kavurucu Agustos sıcagı, sehri yasanmaz kılarken; orman içindeki villasında olmanın
huzuru ile derin bir uyku çekmek istiyordu. O aksam erkenden çekildi odasına.
Vakit gece yarısını geçmisken dehsetengiz bir korku ile açtı gözlerini. Yerin altından o
güne degin hiç duyulmamıs acayip ugultular geliyor, bina siddetle sarsılıyor, odayı
dolduran billur avizenin kristal tasları sakır-sakır birbirine vuruyordu. Az sonra elektrikler
de kesildi. Güç-bela kendini bahçeye attıgında saatler 03.02’yi gösteriyordu. Sarsıntı 45
saniye sürmüs, ancak yasayanlara bir ömür kadar uzun gelmisti. Az sonra, hiçbir lüksten
kaçınmaksızın ithal malzemelerle insa ettirdigi saray yavrusu villa sarsıntıya yenik
düsüp, moloz yıgınına dönüsüyordu.
Birdenbire sehir merkezindeki gayri menkulleri aklına düstü. Hemen otomobiline atlayıp,
gaza yüklenirken her seyinin tükenmesi endisesi içini kemiriyordu. Caddeler; siren
sesleri, canhıras feryatlar ve belli belirsiz kosusturmalarla mahserî bir kesmekesi
yasarken aracını açık araziye park edip, kosmaya basladı.
Gece, siyah elbisesini aydınlıga dogru soyunurken yıkıntılar arasından zorlukla
dükkanına ulastı. Galeri yerinde yoktu. Koca apartman bloklarından biri yan yatmıs,
digeri de oldugu yere öylece çakılmıstı. Insanlar içeride kalan yakınları için aglasarak çırpınırken, bodrum-zemin ve birinci katın topraga gömülmüs oldugunu, ikinci katın
zemin seviyesine geldigini hayretle müsahede etti.
Oldugu yere çöküverdi. Her seyi elinden gitmisti artık. Kiracılarından biri koluna girerek:
“Biz belediye çadırına çorba almaya gidiyoruz, hadi sen de gel” dediginde dilini yutmus
gibi sessizce bakakaldı.
Bir tasın üstünde çorbasını yudumlarken kurtarma birlikleri, belediyeler, saglıkçılar ve
askerlerin yanı sıra kalabalık bir medya ordusu da sehre akın ediyordu. Genç bir
kameraman mikrofonu uzattıgında aglamaklı cümlelerle söyle konustu :
-Aha, su taraftaki iki blok benimdi... Birinin altındaki oto galeride henüz yeni aldıgım 6
mercedes, 5 BMW ve bir o kadar da Reno araba topragın dibine gitti. Market de yok.
Kira aldıgım daireler de yerle yeksan oldu.
Daha fazla konusamadı... Hıçkırıklara boguluyordu. Muhabir kızın asevi hizmeti hakkında
sorusuna söyle karsılık verdi :
-Bir gün bu kuyruktan çorba alacagım söylense hakaret sayardım. Hepsi bosmus.
Servetin de ise yaramadıgı gün demek ki bugünmüs. Dayanamıyorum, daha fazla
konusamayacagım...
Onu yormamak için röportaja devam etmediler. Etrafa süzgün gözlerle bakıyordu.
Dilenci-dar gelirli-zengin-ev sahibi-kiracı hepsi aynı kuyrukta çorba bekliyordu. Basını,
agarmakta olan gökyüzüne çevirdi. “Yoo, sancılar içinde bu kadarı da fazla... Meger her
sey seninmis; ben yanılmısım, kendimin sanmısım ey Allah’ım!” diyerek el açtıgında
gözyasları avuçlarını ıslatıyordu.
Derin düsüncelerin komasında, parmaklarını agaran saçlarına dogru sokarak basını
ellerinin arasına alırken sükûtu bölen bir sesle irkildi:
-Süt içer misin Dede?
Sesin oldugu yöne dogru gözlerini çevirdiginde karsısında duran kız çocugunu gözü bir
yerlerden ısırıyordu. Daha üç gün önce kâgıt mendil satmak için dükkâna gelen ve
gürleyen azarlamasıyla, korkup kaçan; önlügü eski, ayakkabısı yırtık ilkokul ögrencisi
sübyandan baskası degildi bu. Bir cep harçlıgını esirgedigi minik yavru, onu dede bilerek
Kızılay’dan aldıgı süt sisesini paylasmak istiyordu. O an içinden bir seylerin koptugunu
hissetti. Insanlıgından utanmıstı. Geriye dönmek, yeniden iyi insan olmak için vakit çok
geçti artık.
............
Dostlar;
Benim diyerek sahiplendiklerinizin acaba ne kadarı sizin ?!..
Hediye
Namusunu temizlemek adına suçüstü bastıgı karısını ve dostunu öldürmüs, uzun süren
durusmalardan sonra tam yirmi yıla hüküm giymisti. Hapis hayatının acımasız kuralları,
koguslara egemen olan agalık sistemi içerinin de dısarıdan pek farklı olmadıgını kısa
sürede kavratmıstı O’na. Açık görüs günleri babalar evlatlarına sarıldıkça içi burkulurdu.
O artık anne katili bir babaydı, evlatlarının gözünde. Onun için, adına ne mektup gelir ne
de kapıya çagrılırdı. Eski dostlarından bazıları ilk yıllar ara sıra ugramıs, sonra onlar da
unutmustu.
Yıgınla kitap ve dergiyi su gibi içmek, günlük gazeteleri satır satır taramak baslıca
mesguliyeti olmustu.
Bazen kahırlanır, soguk ranza demirlerini, yıkılası duvarları yumruklar derinlerden “Offf!”
çekerdi.
Havalandırma saatlerinde volta atarken, yüksek duvarlı avludan boru ucundan bakar
gibi gökyüzünü süzer, engin mavilikten baska bir sey göremezdi. Yıllar olmustu agaçları,
suları, koyunları ve kır çiçeklerini görmeyeli. Önceleri gün sayar, askerlerin safak adıyla
takvim karaladıkları gibi duvara çentik atardı. Sonra bunu da bıraktı. Koca yirmi yıl
saymakla biter miydi hiç? En iyisi alısmaktı ortama. Insanoglu neye alısmıyordu ki?
Alısmak; Allah’ın en büyük nimetiydi belki de...
Koguslarda muhabbetin bas konusu aftı. Mahkumlar, girdikleri ilk günden itibaren hep
bu ümitle yasarlar, gazetelerin en alt satırlarında, haber sayfalarının en kuytu
köselerinde affa dair haber kırıntıları ararlardı. Basit bir dedikodu bile haftalarca gündem
olurdu.
Bir gün beklenen oldu ve genel af çıktı. On üç yıl geride kalmıs, kalan yedi senesi affa
ugramıstı. Arkadasları valizlerini sevinçle toparlarken o mahzundu. Çıksa ne olacaktı ki?
Sıcak bir yuvası, ona sarılacak evlatları, sadık bir esi, can dostu arkadasları mı vardı ki?
Düsenin dostu olmadıgını bizatihi yasayarak ögretmisti yıllar. Dısarıda bekleyen kan
davalıları ise isin cabasıydı. Ne is kurma imkânı vardı, ne de ona is verecek insan.
Mahkum dendi mi “Sen hele formu doldur, biz seni ararız.” denirdi hep. Köyüne
dönemezdi. Bu koca sehirde bir yerlere kapılanmalı, karın tokluguna da olsa çalısmalıydı.
Cezaevinin ana kapısında nöbetçi askerlerle de vedalastıktan sonra özgürlüge yürüdü.
Akan trafik, insan kaynayan caddeler, gürültülü çarsılar; ısıgı gören yarasalar gibi ürküntü veriyordu. Kar yerleri kaplamıs, beyaz örtüye vuran günes ısınları gözünü
almıstı. Elini alnına siper ederek etrafa bakındı bir an. Okunan ögle ezanı ile birlikte içine
dolan ılık ümit melteminin esintisi ayaklarını camiye dogru sürükledi. Yaslılar, kalın
paltoları içinde titreyerek camiye kosar adım girerken sadırvanda abdest aldı.
Üsümüyordu. Maneviyatın sıcaklıgı vardı suda. Herkes kovsa, dostlar terk etse de terk
etmeyecek tek varlıgın kapısıydı burası.
Namazdan sonra camiin ak sakallı, nur yüzlü imamı ile tanıstı. “Halimi arz edersem belki
yol gösterir, hiç olmazsa teselli verir” diye düsünüyordu. Imam sırtını oksayıp “Evlat,
ayak üstü olmaz gel odama” diyerek küçük kütüphaneye götürdü. Sobada kaynayan ıhlamurla nefesini ısıtıyor, hayatını uzun uzadıya anlatıyordu. Imam yorgunluk ve
bezginlik göstermeden, kesmeden dinledi serencâmını. “Üzülme evlat! Devasız dert
yaratmadı Allah. Valizini camiye bırak. Simdi biraz dolas, aksama misafirimsin” dedi. “Ama hocam, ben otele gitsem” diye karsı çıksa da dinlemedi hoca. Boyun büküp utana
sıkıla kabul etti. Hos, izin verse otelde kalacak parası da yoktu zaten.
Aksam ve yatsıyı birlikte kıldılar. Gece de sohbetleri tövbe ve Allah’tan ümit kesmeme
etrafında sekillendi. Cezaevine de ögretmenler, vaizler gelmisti; ama hiçbirinin sözleri
bu nur yüzlü ihtiyar kadar ruhuna tesir etmemisti. O’nun kadar moral verebileni
olmamıstı.
Misafir odasına geçtiginde yıllar sonra ilk kez temiz çarsaflarla özenilmis bir yatakta
yatacaktı. Uzun süre uykuya dalamadı.Yorgunluktan baygın düser gibiydi uykuları. Gece
boyunca karmakarısık rüyalarla bogustu. Rahatı kaçmıstı. Saatler gecenin ikinci yarısına
dogru akarken yerinden fırladı. Vicdanı ve seytanı ile bas basaydı. Içindeki seytan aklını
kurcalıyor, çaresizligini durmadan yüzüne vuruyordu. Bu evde kalsa kalsa iki gün
kalabilir, sonrasında yine kendini sokakta bulurdu. Ya sonrası?.. Iyisi mi para bulmalıydı.
Kaldıgı odada vitrini süsleyen eski esyalara takıldı gözü. Gümüs samdan, sedef kakma
ahsap Kur’an rahlesi ve duvardaki hat levhası epey para ederdi. Vicdanı ve seytanı
arasında dakikalarca gitti geldi. Karar vermisti; alır gider, izini kaybettirir, nasıl olsa bir
daha imamı görmeyecegi için de vicdan azabı duymazdı.
Esyaları bir çuvala doldurdu. Ayaklarının ucuna basa basa camiin lojmanını terk ederken
tedirgindi.
Caddeye çıkınca iyice arttı korkusu. Üstü bası zaten iyi degildi; ya bir polis kimlik sorsa,
süphelense ne derdi? Iyisi mi bir sabahçı kahvesinde gün dogana dek pineklemekti.
Insaat isçileri, hamallar, yolcularla dolu kahvede simit ve çayla biraz vakit öldürecek
sonra da sehrin uzak bir semtinde elindekileri satacaktı.
Kar, lapa lapa yagarak gecenin siyah tablosuna simli pırıltılar serperken ansızın polis
bastı kahveyi. Herkes ayaga kalkmıs, eller enseye baglanmıstı. Belli ki aranan birileri
vardı. Kimlikler tek tek kontrol edildi. Tecrübeli komiser kimligini kontrol ettikten sonra çuvalı açtırdı. Üstü bası, çuvalda olanlar yetti süphelenmesine. “Bunu da alın oglum”
dedi genç polise. Minibüse bindirildi digerleriyle. Karakolda bir bir itiraf etti yaptıklarını.
Tekrar hapse girmek bir yana o melek gibi adamla yüz yüze gelmek ölümden beter
geliyordu. Komiser bir polis memurunu gönderip imam efendiyi çagırttı.
-Hocam, bu adam senin evini soymus, sansın varmıs erken yakaladık. Buyurun
esyalarınızı, diyerek torbayı imama uzattı.
Imam herkesi saskına çeviren bir rahatlıkla:
-Hayır, hayır. Bir yanlıslık var komiser bey! Evimi soymadı, dün aksam misafirimdi o
benim. Onları ben hediye ettim. O iyi biri. Ben davacı degilim. Bırakın O’nu dedi.
Komiser:
-Hocam, Allah askına yapma, kendi itiraf etti, “Çaldım” dedi, kimi kolladıgınızın farkında
mısınız? diye çıkıstı.
Imam:
-Ben hediye ettim komiser bey. O yıllarca hapis yatmıs, hayattan ürkmüs. Sıkısınca “Çaldım” demis, kendini anlatamamıstır. Bırakın O’nu, inanın ben hediye ettim, diyerek ısrar etti. Yaslı imamın manevi kisiligi agır bastı. Zabıtlar yırtıldı, ifadeler yeniden tanzim
edilerek davacı olunmadıgına dair imzalar alındı. Serbest kalınca, “Gel evlat, evde valizini
unutmussun, bize gidelim” diyerek girdi koluna.
Karakoldan ayrılırken basını kaldıramıyordu. Ezilmis, yerin dibine geçmisti. Bu nasıl
insandı böyle? Imam “Gözlerime bak” dedi. Bakamadı. Dakikalarca yürüdüler. “Gözlerime
bak evlat” diye kükredi ihtiyar din görevlisi. Utançla kaldırdı basını. O nur yüzlü çehre
yine gülümsüyordu. “Alısacaksın evlat. Yıkmak kolay, toplum dısına itmek de. Ama hüner
kazanmakta, hüner sebatla, sevgiyle yeniden insa etmekte. Alısacaksın, iyi insan
olmaya, alısacaksın!..” diyerek götürdü tekrar cami odasına.
Simdilerde o katil, hırsız adam camide temizlik görevlisi. Dernekten aldıgı maasla
geçiniyor ve hayata sevgiyle bakıyor.
............
Dostlar;
Cezalandırmak Adalet, Affetmek Fazilettir.
Tercih sizin!.. |