SÛRE HAKKINDA ÖZET BİLGİ
43 ayettir... Adı, 13.ayetinde tanımlanarak geçen “ra’d” isminden gelir ki sûre’nin
muhtevası ile de ilgilidir... “ra’d”, gök gürültüsü, demektir ki ayet ve hadis’de
“HU’nun (Allah’ın) Hamdı ile tesbih eden bilinç”olarak nitelenir...
Sûre’nin Mekke döneminde mi yoksa Medine döneminde mi nazıl olduğu hususunda farklı rivayetler vardır...
Uslubu, konusu (ahkam değil imanla ilgili), şifreli harflerle (Elif, Lam, Miym, Ra)
başlaması Mekke dönemine daha uygun...
Sûre’de tüm var olma halinin bir tesbih olgusu olduğu, varlığın Allah sıfatlarının
tecellisi olarak herşeyin aynı zamanda bir ayet olduğu, herşeyin aslının bir olduğu vurgulanır...
Herşey’deki bu “tesbih” realitesinin “insan”da “zikir” olarak zirveleşmesi açıklanır...
İnsan kalbi/bilinci’nin ancak “Allah zikri” ile tatmin olacağı beyan edilir...
B-Meal/Hasan GÜLER
AYETLERİN MÂNÂSI
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHIYM
1-) Elif Lâââm Miiiym Ra* tilke ayatül Kitab* velleziy ünzile ileyke min Rabbikel Hakku ve lâkinne ekseren Nasi la yu`minun;
Elif, Laaa, Miiiym, Raa... Bunlar Kitab’ın ayetleridir... Ve (O Kitab) Rabbinden sana inzal olunan Hakk’dır... Fakat insanların ekseriyeti iman etmezler.
SAFİ YORUM:
ALLAH’ın(Elif) ilmi(Lam) Muhammedi bilince(Miym) irsal(Rasul) olmaktadır… Muhammed’den birazdan irsal olacaklar, TEK’lik ilminin açığa çıktığı bilinç seviyesindendir… Muhammed’in Ra’d Suresi adı altında dillendireceği ayetler, TEK’lik İlmi’nden şuuruna açılanlardır… O halde siz de, O’nun sözlerini anlamak istiyorsanız, bu sureye” Elif Lam/TEK’lik İlmi” bilinciyle yaklaşın, “Miym Ra/Muhammed Rasul” öyle yaptı… O; kağıttan olmayan bu KİTAB(BİLGİ)ın sesten oluşmamış ayetlerine ulaştı…
Bilinçte ne kağıt vardır, ne de ses… Kitab’ın adı kainat, ayetleri ise içindeki her şey… Kur’an ise; kainat KİTAB’ında OKU’nan AYET’lerin, olabildiği kadarıyla dilden kağıda dökülmesidir… Sen de Mushaf olan Kur’an’ı okuyacaksan; “Elif Lam/TEK’lik İlmi” seviyesinden OKU… Çünkü; kainat KİTAB’ında açığa çıkanlar/inzal olanlar, Elif/TEK’lik Kitabından Muhammedi boyuta irsal olunanlardandır…
“Elif Lam/TEK’lik İlmi”nden Muhammedi boyuta İrsal(Rasul) olunmaktadır… Bunlar(algıladıkların); KİTAB’ın/irsal olunmuş Muhammedi boyuttun ayetlerdir…Ve bunlar(algıladıkların); Rab işlevi gören Muhammedi boyuttan sana inzal olan(özünden açığa çıkan) gerçekliktir(Hakk)… Fakat insanların çoğu bu gerçeğe inanmaz, bilmez, anlamaz… TEK varlığı(Elif), TEK ilmi(Alim/Lam), TEK değerlendiriciyi (MuHAMMED/Miym).. TEK Rabbi(Rahman-Rahiym) ve sonrasında TEK İrsalin(Rasul) özlerinden inzal olduğunu bilmezler…
İman etmeyenler; neye inanırlar, nasıl düşünürler?... Varlığı TEK bir bütün değil; parçalanmış, kopuk, birbirinden bağımsız çokluk olarak görürler… Varlığı, ilmi, değerlendirmeyi TEK’likte değil; çoklukta görürler… Çok varlık var, hepsinin kendine ait bağımsız ilmi, değerlendirmesi var sanırlar… Kendilerini Rabler sanır, TEK Rab’den ve Rasul’den anlamazlar…Onlar için her şey kendileri tarafından, o an yaratılmaktadır…
Halbuki her şey TEK’in İlminden, Muhammedi/evrensel kozmik boyuta bir kerede, an içinde İrsal olmuş; bize de özümüzdeki o boyuttan AN BE AN inzal olmaktadır… Efendimizin(as) “KADER” konusundaki hadislerini bir daha OKU’makta fayda var… TEK’in indinde her şey; TEK İrsal ile olmuş, bitmiştir… TEK irsalle olup bitmişi, inzal adı altında ağır çekimle SEYR etmekte, KİTAB’ımızı OKU’maktayız… Olan tek şeyin hızlı(AN içinde) ve yavaş(anlar) şekilde OKU’nması söz konusudur… Gerçek OKU’ma ise; TEK’in OKU’masıdır… O TEK de; TEK AN’da, TEK’i OKU’muştur… Bize göre ise; O TEK OKU’nan, çokluk ve anlar içinde okumalar şeklinde devam etmektedir…
Gerçeğin peşinde olan birinin yolu kadere imandan geçmedikçe, hayalin peşinde koşmaya devam eder… Mevcudatın var olması ve devamı için varlığın TEK olması gerekir, mevcudatta hareketin sağlanması ve devamı için KADER gerçeğinin olması gerekir… Her iki gerçeğe(TEK ve TEK’in KADER’i) “B” gerçeği ile işaret edilmiştir… Kadere iman edenin hali denize dönen dalga misali, sükunete erer…Etki olmazsa tepki olmaz, sular durulur…Hüznün ve mutluluğun ötesi olan HUZUR’a erilir…Ne varlığa sevinilir, ne yokluğa yerinilir… Birimsellikteki hiçliğe, bütünsellikteki hepliğe erilir…Çokluktaki dalgalar TEK olan “Orijin Okyanus”a döner…
2-) Allahulleziy rafeas Semavati Bi ğayri amedin teravneha sümmesteva alel Arşi ve sahhareş Şemse vel Kamere küllün yecriy liecelin müsemma* yüdebbirul’emre yufassılül’ayati lealleküm Bi Lıkai Rabbiküm tukınun;
Allah, O’dur ki Semavat’ı (bilinç katmanlarını) gördüğünüz bir (Bi-) direk olmaksızın ref’etti (yükseltti)... Sonra Arş (Kalb) üzerine istiva etti... Güneş’i (Can’ı), Kamer’i musahhar kılmıştır (hükmüne boyun eğdirmiştir)...
Herbiri bir ecel-i müsemma (fıtratları) için akıp gider... Emr’i tedbir eder, ayetleri tafsil eder; Rabbinize lıka’ya (varlığınızda Rabbinizin açığa çıkışını yaşamaya B sırrınca) ikan edesiniz (yakiynen göresiniz) diye.
SAFİ YORUM:
ALLAH manası gereği; bilinç katmanları özünüzde hologramik özellikle mevcuttur… Bunlar bir direk olmaksızın, yani kat kat değil, iç içe girmiş, karışmış homojen bir yapı şekilde, özünüzde mevcuttur… Yani her zerrenizde tüm bilinç seviyeleri homojen bir şekilde, hologramik özellikle yer alır…
Sonra Arş üzerine yani Rahman manası üzerine istiva etti, kuruldu; tüm bu bilinç katmanları kontrolü altındadır…ALLAH’ın indinde zaman kavramı olamadığından buradaki “sonra” ifadesi ayete; “Allah, Semavatı gördüğünüz bir (Bi) direk olmaksızın yükseltirken, Arş üzerine istiva ediyordu; yani Arş üzerine istiva ederek ALLAH, Semavat’ı gördüğünüz bir (Bi) direk olmaksızın yükseltiyordu” şeklinde bir anlam katar… Yani ALLAH; Arş üzerine istiva eden Rahman özelliğinden(Esmaların toplu olduğu boyuttan) bilinç katmanlarını ref ediyordu(esma terkipleri şeklinde bilinç katmanları oluşturuyordu)…
Güneşi/TEK’likten yansıyan Muhammedi boyutu ve Kameri/Muhammedi boyutun yansıttığı kainat boyutu musahhar kılmıştır/hükmüne boyun eğmiştir… Kainat Muhammedi boyuttan, Muhammed boyutu TEK’lik boyutundan yansımaktadır…(O halde her şey TEK iledir…)
Kainat içindeki her şey bir ecel içinde akıp gider, TEK’den Muhammede, Muhammed’den Kainata, kainattan birime… Bu şekilde Emr’i tedbir eder, ayetleri tafsil eder, biz de bu ayetleri kainatın içindekiler olarak OKU’ruz… (O halde her şey KADER iledir…) Rabbinize lıka’ya (varlığınızda Rabbinizin açığa çıkışını yaşamaya B sırrınca) ikan edesiniz (yakiynen göresiniz) diye. Yani özünüzde Rab işlevi böyle çalışmaktadır, mevcudat bu şekilde var olmaktadır… İkan bu işin başka bir şekilde olamayacağına ikna olmaktır…(İkan:ikna)…
Varlıkta TEK’lik, BİR’lik, BÜTÜN’lük olmadan ; ÖLÇÜ/TAKDİR/KADER sistemi olmadan mevcudatın var olamayacağına ikna/ikan olmaktır…Öne sürülen diğer tüm yolların yanlış olduğunu bilincine ispatlamaktır… SINIRSIZ-SONSUZ-TEK’lik ispatlanamayacağına göre, ispat görevi sınırlı-sonlu-çokluğa inanlara düşer… Gerek makro planda, gerekse mikro planda mevcudata bir son getiremeyen akıl; SINIRSIZ-SONSUZ-TEK’e ve bu TEK’in KADER’ine boyun eğmiştir…
Sınırlı-sonlu-çokluk içinde (parçalanmış, birbirinden kopuk, iletişimsiz ve ilişkisiz bir şekilde) mevcudatın var olması ve varlığını devam ettirmesi imkansızdır, bu fikir akıl, mantık dışıdır… Varlık TEK’dir; TEK’den bir kere İrsal olunur; birlik, bütünlük içinde bu irsal olunan bize inzal olur… ALLAH indinde varlık tekdir, oluş tekdir… Bu TEK oluş; takdir/ölçü mekanizması ile özümüzden bize inzal olmaktadır… Yani “TEK kare resim” bize ölçüyle gösterildiği için; onu zaman-mekan kavramı içinde, “çok kare resim” gibi algılamaktayız… TEK’in indinde her şey olmuş, bitmiştir; KADER kaçınılmazdır… Mevcudatın TEK ve KADERİ dışında var olma şansı; aklen ve kalben sıfırdır…
3-) Ve HUvelleziy meddel’Arda ve ceale fiyha revasiye ve enhara* ve min küllissemerati ceale fiyha zevceynisneyni yuğşil leylen nehar* inne fiy zâlike leâyâtin likavmin yetefekkerun;
O, odur, ki Arz’ı (beden’i) med etti (uzatıp yaydı), onda sabit dağlar ve nehirler (lenf-kan) oluşturdu... Her semerattan (ürün, meyve; idrak mahsülleri), kendilerinin içinde eşi olan’dan iki (kromozomlar, zıd karakterler) oluşturdu... Gece’yi gündüze bürür... Muhakkak ki bunlarda tefekkür eden bir kavim için elbette ayetler vardır.
SAFİ YORUM:
O’dur ki; yani varlığınızda işleyen Rab özelliği ile; özünüzden bilincinize inzal olanları, ARZ adı altında uzatılmış ve yayılmış olarak algılıyorsunuz… Yani gerçeği bir titreşim/dalga olan duyularınıza gelen; frekansları/titreşimleri/ dalgalar, yine bir titreşim/dalga olan beyinde değerlendiriliyor ve siz ARZ ve üzerindekileri var algılıyorsunuz; Rab işlevi sizde bu şekilde çalışmakta…Özünüzdeki KİTAB’dan inzal olunanları, kainat olarak OKU’yorsunuz… Özündeki ayetler; duyularına gelenlerle tetiklenmekte, beyninden inzal edilmekte…Varlığı TEK, kaderi TEK görmedikçe gerçeğe eremezsiniz… Her şeyi çokladığımız gibi kaderi de çoklarsak, senin, benim, onun kaderine işi dönüştürürsek işleyen sistemi anlayamayız…
Kainatı/evren içre evrenleri TEK olarak görüp, bunun tohum halindeyken içinde, geninde kaderini taşıdığını, yaşananların bu Levh-i Mahfuz’dan OKU’nduğunu kabul etmedikçe kadere iman etmiş olmayız, rızaya ulaşamayız… Ömrümüz şikayet, suçlama, kusur görme, kavga… içinde sürüp gider… Kadere iman etmedikçe, ALLAH’a iman edemeyiz… Çünkü kader ALLAH’ın varlığının doğal sonucudur… Kaderden mahrum kalan TEK’ten de mahrum kalır; birimsellik, bencillik, çokluk içinde ömrü geçer gider…
Nasıl ki; ARZ tekdir ama üstünde bize, duyularımıza, algılarımıza sabit görünen dağlar da vardır; dağların zıddı olarak bize göre sürekli hareket eden nehirler de vardır; ürünlerin içinde eşleri, benzerleri olacak tohumlar, insanların içinde zıt karakterler vardır… Bunlar Arz’ın üzerinde var olmuşlardır; bu durum Arz’ın tekliğine ters düşmez… Arz bazı yerlerde sabit dağ, bazı yerlerde akan nehir görüntüsü vermektedir, ürün içinde ürün saklı, insan içinde zıtlar saklıdır…ALLAH’ın da sınırsız-sonsuz, birbirine zıt gibi görünen isimleri/özellikleri vardır; ama bu isimler/özellikler TEK bir varlıktan olup, TEK’liğe ters düşmez, bu özellikler TEK varlıkta iç içe girmiştir, TEK yapının dışarıya yansıttığı değişik özelliklerdir; TEK yapının halleridir…
Muhakkak ki bunlarda tefekkür eden bir kavim için elbette ayetler/işaretler vardır… Geceyi gündüze bürür…Gece bürünüyor, gündüz oluyor… Gündüz bürünüyor da gece olmuyor…Aslonan gece…Gündüz geceden oluyor, gündüz geceden çıkıyor…Gecenin bürünmesiyle, özelliklerinin sıkıştırılması, daraltılmasıyla gündüz oluyor…Yani gece aslında; yokluk, hiçlik, boşluk değil; aksine varlık, heplik, doluluk… Bu doluluğun büzülmesiyle gündüz oluşuyor…
Gece özelliklerin yokluğa gömülmesi değil; varlığa boğulmasıdır… Siyah renk tüm diğer renkleri içinde barındırır…Biz ise siyahı renk yoksulu sanırız… Gündüz olup renkler açığa çıktığında, yokluk olan karanlık yok oldu, renkler var oldu sanırız… Halbuki tüm renkleri en üst seviyeleri ile içinde barındıran, bundan dolayı dışarı siyah olarak görünen gece; renk seviyelerindeki bürünmeler, frekanslardaki değişmeler, daralmalar sonucu diğer renkler algılanır olur, gündüz olur…
İşte gerçek TEK VÜCUD O’da sınırsız-sonsuz özellikleri ile dopdoludur… Bu doluluktan dolayı bazıları O’nu yok sanır…”Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm” diyen Yunus misali; gece de bürünür, gündüz gibi görünür… Gerçekte ise; özellikleri ile dopdolu olan GECE(sınırsız-sonsuz-tek) vardır, bürünmeyi sağlayan ilmiyle gündüz(mevcudat, kainat) olarak görünmektedir… Gece ve gündüz şeklinde ikilik yoktur; gece bürünüp gündüz diye görünmektedir… TEK ve kainat diye ikilik yoktur; TEK ilmiyle bürünmekte kainat olarak görünmektedir… Asıl var olan; Ahad(büsbütün) ve Samed(dopdolu) olan O ALLAH’dır…
Tabi ki; bunlarda tefekkür eden bir kavim için daha nice ayetler vardır… HU’nun Hamdı ile tesbih eden bilincin tefekkürünün sonu gelmez…Yıldırımların ışığı(fikir kıvılcımları) ardından gök gürültüsü(Ra’d/bilinç sıçraması) sonucu gelen Rahmet yağmurları(esma cenneti) sarsın hepimizi…
4-) Ve fiyl Ardı kıtaun mütecaviratün ve cennatün min a’nabin ve zer`un ve nehıylün sınvanün ve ğayru sınvanin yüska Bi main vahıd* ve nufaddılu ba`daha alâ ba`din fiyl ükül* inne fiy zâlike le âyâtin likavmin ya`kılun;
Arz’da birbirine yaslanmış komşu kıt’alar, üzümden bahçeler, ekinler ve çatallı ve çatalsız hurmalıklar vardır... (Hepsi) (Bi-) ma-i vahid ile (tek bir su’dan; tek bir enerji’den B sırrınca) sulanır... Yemişlerinde onların bazısını bazısına üstün tutarız (bazı kuvve ve ahlaklar öze dönüktür)... Muhakkak ki bunda akleden bir kavim için elbette ayetler vardır.
SAFİ YORUM:
Arz’da birbirine yaslanmış komşu kıt’alar, üzümden bahçeler, ekinler ve çatallı ve çatalsız hurmalıklar vardır... Hepsi özlerindeki tek bir enerjiden(Bi- main vahid) var olurlar…Bu tek enerji, Arz ve üzerindekiler olarak algılanır…Yemişlerinde onların bazısını bazısına üstün tutarız … Hepsi özlerindeki tek bir enerjiden(Bi- main vahid) var olmalarına rağmen, o tek enerjinin titreşen/frekans dalgaları(yemişleri) bazısı bazısına üstündür, frekans değerleri, titreşim sıklıkları, dalga uzunlukları farklı farklıdır…
Bundan dolayı evren içre evrenler/boyutlar ve canlıları var algılanır… Muhakkak ki bunda akleden bir kavim için elbette ayetler vardır. Muhakkak ki Arz ve üzerindekiler, duyularından gelen verileri değerlendiren beyinler için ayet hükmündedir, gerçeğin izlerini taşırlar…
Şöyle ki; bizim beş duyumuzun algı frekans sınırları bellidir…Örneğin gözümüz; kendisine gelen enerji frekanslarından/titreşen dalgalardan sınırları içindekileri alarak, sinirler yardımıyla elektrik sinyali olarak beyne iletir, beyinde görme merkezinde değerlendirilen bu enerji dalgaları görüntü oluşturur… Böylelikle tek bir enerjiden titreşimler(tesbih) yolu ile evren içre evrenler/boyutlar ve canlıları var olur, var algılanır…
Bu tek enerjinin oluşturduğu titreşimlerin bazısı bazısına üstündür, kimisi güçlü, kimisi zayıftır…Yani bu titreşimler değişik frekanslarda, değişik dalga boylarında, değişik titreşim sıklığında olur… Bu frekans farklılıklarından dolayı, Arz’da değişik görüntü ve sesler, yapılar ve oluşumlar gözlemlenir, zaman ve mekan kavramı oluşur…
5-) Ve in ta`ceb feacebün kavlühüm eiza künna türaben einna lefiy halkın cediyd* ülaikelleziyne keferu Bi Rabbihim* ve ülaikel ağlalü fiy a`nakıhim* ve ülaike ashabün nar* hüm fiyha halidun;
Eğer şaşıyorsan, asıl şaşılacak olan onların (halk-ı cediyd realitesini inkar edenlerin) şu sözüdür: “Biz toprak olduğumuz da mı, biz mi halkı cedid’de olacağız (hep yeniden yaratılacağız) ?”... İşte bunlar (Bi-) Rablerine kafir olmuşlardır (madde müşahadesi ile Rabbani vasıflardan perdelenmişlerdir)... Boyunlarında bukağılar (halkalar) olanlar da bunlardır... Bunlar Nar Ashabı (ateş halkı)’dır... Onlar orada ebedi kalıcılardır.
SAFİ YORUM:
Eğer şaşıyorsan, asıl şaşılacak olan onların şu sözüdür: “Biz toprak olduğumuz da mı, biz mi hep yeniden yaratılacağız ?”... İşte bunlar (Bi-) Rablerine kafir olmuşlardır… İşte bunlar, özlerindekinden her an sürekli yaratıldıklarını bilmeyenlerdir…
İşte bunlar, özlerindeki tek bir enerjiden, her an-sürekli olarak değişen-yenilenen dalgalardan, her defasında değişmiş-yenilenmiş yepyeni olarak yaratıldıklarının bilgisini kendilerine örtüyorlar(kafir/bilici örtülü)… Hep yeniden yaratıldıklarını görmüyorlar ki; hep yeniden yaratılacaklarını nasıl bilsinler, bilinçleri örtülüler, akledemiyorlar…
Özden gerçekleşen sürekli olan yaratım ile, bir şekilde var olacaklarını anlamıyorlar… Yaratımın, oluşumun sonu gelmeyecek, bilmiyorlar… Varlıklarına bir son koyuyorlar, tüm hesaplarını, yaşamlarını bunun üzerine kuruyorlar… Sonsuz hayata yetecek ne sabırları, ne rızaları var… Sonlu hayat üzerine işleyen örtük bilinçleri; sonu gelmez HAYat ile sıkıntıya, azaba düşüyor…
Ne hayatın, ne ilmin sonu yok, son arayan kendi canını sıkar, içini yakar…Bu yol enerji dalgaları gibi sürekli dalgalanan bir yol…Sürekli düz yol, hedeflenmiş son durak yok…Rotanız sonsuz olursa, azap veren manevi ateşiniz söner…Bu da geçer deyin, geçmez gibi görünenlere, neler geçmediki!… Sizi sıkan, üzen, öfkelendiren… olayları hatırlayın, hepsi geçmedi mi?!..
Yaşarken sanki her şeyin sonuymuş gibi gelen bu olaylar, içinizi yakmadı mı, azap vermedi mi?... Vermişti, çünkü o an sonsuz hayat bilincini unuttuk, bu da geçer demedik…Özündeki Rabbinin yaratımının sonu gelmez…Öncelikle kendimizi sonlu bir varlık olarak görme huyundan vazgeçmeliyiz ki, bize isabet eden kötü olaylardan fazla etkilenmeyelim…
Ne müminlik, ne kafirlik, ne cennet, ne cehennem kimseye etiket gibi yapışıp kalmış bir hal ve yer değil…Halimiz bazen mümin, bazen kafir; mekanımız bazen cennet, bazen cehennem… Her an kendimizde bunları yaşarken, müminlik etiketini sahiplenip cenneti kapma hayali saflıktan mıdır, aldanmışlıktan mıdır?... Ne zaman kendimizle yüzleşip, kendimizi kandırmaktan vazgeçeceğiz?!…Ne zaman din denen olayı özümüzde, bilincimizde, anımızda, her halimizde bulup; dışımıza, ötelere atmaktan vazgeçeceğiz?!…
Dünyayı kendimize ve çevremizdekilere ara sıra cehennem ederken, karşılığında cennet beklentisi, sihirli değnekli tanrı inancının göstergesi değil mi?!... Dünyadaki yanmalar devam ettiği sürece, orada da yanmalar sürecektir…Sürekli mümin kalmak, cennetten(cenneti huzur veren bilinç) çıkmamak hiç de kolay ulaşılacak bir hal değil…Öncelikle dünyadaki cehennemden(cehennemi azap veren bilinç) kurtulmak gerek…
Yoksa tam manası ile bu cehennemi(azap veren) hallerden kurtulamayız, ara sıra tekrarlanan bu cehennemi halleri ebeden yaşarız … Kafiri/bilici örtülü uzakta aramayalım, ara sıra bilincimiz örtülmüyor mu, cehennemi uzakta aramayalım, ara sıra yanmalarımız olmuyor mu?...Bu hallerimizin sebebini düşünmemiz ve çözümlerini bulmamız gerekmez mi?... İpler beynin elinde, beyin kimin elinde, tanrının değil, takdirindeki (ölçülü varlığın, BiizniHİ) kadarıyla kişinin elinde…
Saim YUSUF
saimyusuf@hotmail.com
. ana sayfa