- Heeeyyy !.. Müslümanlaaar !.. Beklediğiniz O zât geliyor işte !..
Müjde top gibi patladı bu sesle âdeta.. Haykırışı duyan müslümanlar evlerine dalıp, kılıç, kalkan, silâhları nâmına neleri varsa takınıp, en güzel elbiselerini giydiler.. Kadınlar el ve ayaklarına altın bileziklerini taktılar. Atları olanlar, meşhur arap atlarını en güzel eğerleriyle süslediler. Develeri olanlar, onları dahi süsleyip, kadın erkek, çoluk çocuk, akın akın Rasûlu Ekrem ile Hazreti Sıddık`ı karşılamak üzere yollara döküldüler… (MUHAMMED MUSTAFA-2 / AHMED HULÛSİ)
Muhacir (yerinden/izafi kişiliğinden hicret eden) ve Ensar’dan (hicret yurdunun sakini, muhaciri barındırıp yardım edenden) ilk öne geçenler (İslam’a-tam tevhid’e nail olanlar) ile onlara (Bi-) ihsan (hakıkatı müşahade) ile tabi olmuşlar var ya, işte onlardan Allah razı olmuştur… (Onlar da) O’ndan razı olmuşlardır… Onlar için içinde ebedi kalacakları altlarından nehirler akan cennetler hazırlamıştır… İşte bu aziym bir kurtuluştur. (9/100; B Meal)
Andolsun ki Allah, (hem de) onlardan bir fırkanın kalbleri neredeyse kaymak üzere iken, en-Nebî’yi (Hz.Rasûllullah’ı) da, o güçlük saatinde (Tebuk Seferi esnasında) O’na tabi olan Muhacirler ile Ensarı da tevbeye muvaffak kıldı (gafletten korudu, durumlarını gerçeği ile farkettirdi)… Sonra onların tevbelerini kabul etti (nefslerinden koruyup kendine hidayet etti)… Çünkü O, onlara (B sırrınca onlar olarak, onlardan) Rauf’dur, Rahıym’dir. (9/117; B Meal)
Onlardan (muhacirler’den) önce o yurda (Medine-i Münevvere’ye; hicret yurduna?) ve iman’a yerleşmiş olan kimseler (Ensar), kendilerine hicret edenleri severler… Onlara (muhacirlere) verilenlerden kendi sadırlarında (kalblerinde) bir hacet bulmazlar (içlerinde bir ihtiyaç hissetmezler)… Kendileri (B sırrınca) ihtiyaç içinde olsalar da (zaruret halinde bile) onları kendi nefslerine tercih ederler (i’sar)… Kim nefsinin cimriliğinden/ihtirasından korunursa, işte onlar iflah edenlerin (kurtuluşa erenlerin) ta kendileridir.(59/9; B Meal)
***
GÖÇ ZAMANI
açsanız her müslümanın gönlünü… O’NUN İÇİN…
notasız ve sözsüz en az bin beste yatar
1. AKABE BİATI
Medineli’lerden altı kişi Akabe’de Resulullah ile buluşup Müslüman oldular. Bir yıl sonra aynı yerde tekrar buluşmak üzere “söz verip” ayrıldılar.
Bir yıl sonra aynı yerde… Nebîlik görevinin on ikinci yılında… Hac mevsiminde… önceki altı kişi ile birlikte ON İKİ kişi hazırdı ve bekliyordu.
Resulullah a.s. da geldi ve O’na;
“Geceleyin,
Darlıkta ve varlıkta,
İsteklilikte ve isteksizlikte,
Dinlemek ve itaat etmek,
İdarecilik işinde ehil olanla çekişmemek,
Her nerede olursa olsun, hiçbir kınayıcının kınamasından çekinmeksizin, hakkı söylemek…
Üzere tabi oldular.
2. AKABE BİATI
Resulullah a.s. hac mevsimlerinde Mekke’ye gelen müşrik Arapların konakladıkları yerleri dolaşarak;
“Rabb’ımın Risâlet vazifesini yerine getirinceye kadar beni barındıracak kim var? Bana yardım edecek kim var ki kendine cennet verilsin! “ der idi.
Fakat ne barındıracak ne de yardım edecek kimse bulunmazdı. Çünkü O’nun arkasında her zaman kendi akrabalarından ve ya Mekkelilerden birileri dolaşır… “ Kureyşlilerin genci sizi dininizden döndürmesin, atalarınızın taptığı tanrıya tapmaya devam edin… O yeni bir tanrıdan bahsediyor… O’nun anlattığı Allah’a iman etmeyin!!!” derlerdi.
Medineli Müslümanların hepsi bir araya gelerek;
“Resulullah a.s.’ı daha ne zamana kadar Mekke dağlarında kovulur ve endişeli bir halde bırakacağız?!” dediler. Resulullah a.s. ile buluşup Mekke sokaklarında ve Akabe sırtlarında tekrar söz verdiler;
“ Bizim yanımızda size yadım var.
Senin için canlar verme var.
Bu gün Sizin yaptığınız davet, inanların yüzünü ekşitecek kendilerine ağır gelecek bir davettir. Siz bizi öteden beri üzerinde bulunduğumuz dinimizi terk etmeğe ve kendi dinine tabi olmaya davet ediyorsun…
Bu çok zor ve ağır bir şey olduğu halde biz Sizin bu teklifinizi kabul etik…
Siz bizi tüm insanlarla aramızdaki yakın ve uzak ilişkileri kesmeye davet etmiyorsun ama, biz Sizin dininize tabi olursak bizden uzak yakın akrabalarımız tüm ilişkilerini keserler…
Bu da bizim için çok zor olduğu halde davetinizi kabul ediyoruz…
Tüm kavminin ve amcalarının öldürmeye yemin ettiği “biri”ni biz aramıza alıp tüm dünyaya karşı korumaya söz veriyoruz…
Biz bizim verdiğimize karşılık Sizdeki Allah ilmine ve kalbinizdeki Mârifet’e tâlibiz… Siz de şartlarınızı söyleyiniz Yâ Resulullah!”
Ve ezelî kelâm O Dil’den seslendi;
“Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmaksızın ibadet etmenizdir… beni ve Ashabımı barındırmanız… yardımcı olmanız… kendilerinizi savunduğunuz koruduğunuz şeylerden bizleri de savunup korumanızdır… kadınlarınızı ve çocuklarınızı savunup koruduğunuz şeylerden beni de savunup korumanızdır…”
Orada yetmiş el birbirine kenetlendi… en üstte Allah’ın sağ eli…
Ve Medineliler sordu;
“Yâ Resulullah… Allah seni muzaffer kıldıktan sonra bizi bırakıp yurduna dönmeyi umar mısın?”
Âlemlerin Efendisi inci gibi dişleriyle gülerek;
“Hayır! Benim kanım sizin kanınızdır,
Benim zimmetim sizin zimmetinizdir,
Ben sizden’im!
Siz de benden’siniz!
Ben sizin savaştığınız kimselerle savaşırım.
Ben sizin barıştığınız kimselerle barışırım!”
Ve Medineliler kanlarının ve mallarının son damlasına kadar O’nu savunacaklarına üç kez söz verdiler ve onlara bu cihat için üç kez “cennet” denildi…
Hz. Abbas r.a. yeğenini “Ensâr”a teslim etti…
Herkes gizlice dağıldı… buradaki “sözleşme”yi melekler ve şeytanlar dahi tespit edemedi… günler, haftalar ve aylar geçti… İntikal başladı.
HİCRET… HİCRET…
Sonsuzluk halkaları Mekke’den Medine’ye akıyordu. Müşrikler anlamasın diye evlerde çıralar, ocakta yemekler ateşte bırakılıyordu… önce Yemen’e doğru akıyorlar sonra geniş bir kavis çizerek Medine’ye yöneliyorlardı. Sırrı öyle bir gizliyorlardı ki yine melekler ve şeytanlar dahi onları anlayamıyordu…
BEKLEYİŞ… BEKLEYİŞ…
Medineliler her gün sabah namazından sonra bir tepeye çıkarak O’nu gözetlerlerdi. Sıcak basınca da dönerlerdi. Sıcak bastığı ve Medineliler evlerine çekildiği bir gündü. Bir Yahudi kendi işi için ufku gözlüyordu. Uzakta beyazlara bürünmüş birisinin ve arkadaşının serapları ve sıcak buharları yara yara geldiğini gördü. Kendisini tutamadı ve bağırdı:
“Ey Araplar! Ey Kayle oğulları! İşte nâsibiniz, devletliniz, gelmesini bekleyip durduğunuz Aliyy kişiniz geliyooor!!!”
Medineliler evlerinden fırladılar. O’nu Harre ‘de kara taşlıkta hurma ağacının altında beş yüz kişi ile karşıladılar…
Kuba’da konakladı… Ve sonra Medine’ye yürüdü.
MEDİNE’YE HOŞ GELDİNİZ
Kusvâ’nın kemendini serbest bırakmıştı. Kusvâ ağr ağır adımlarla evrenleri koklaya koklaya, Medine’nin gizemli nur nehirlerini seyrede seyrede ilerliyordu.
Kadınlar, çocuklar, yaşlılar toprak damlara çıkmış O’na el sallıyor, “Yâ Resulullah hoş geldiniz, Ey Allah’ın Resulü evinize hoş geldiniz!” diye çığlık atıyorlardı.
Kusvâ Eyyûb el-Ensâri’nin evini en huzurlu yer yüzü noktası olarak saptadı ve oraya yöneldi. Bu esnâda Neccaroğullarının minik kız çocukları ellerinde deflerle O’nun etrafını sardılar ve neşideler okudular… “ Ne hoştur komşuluğu Muhammed’in ”… diye tempo tutuyorlardı. Resulullah a.s. kız çocuklarına sordu:
“Beni seviyor musunuz?”
Bir çığlıktır koptu miniklerin yanık yüzlerinden…
“Evet yâ Resulallah! Seni çok seviyoruz!”
Âlemlerin “aşk kaynağı”ndan “aşkın sesi” üç kez dalga dalga yayıldı:
“Vallâhi Kızlarım ben de sizleri çok seviyorum!… Vallâhi Kızlarım ben de sizleri çok seviyorum!… Vallâhi Kızlarım ben de sizleri çok seviyorum!…”
Çevredeki sesler “Resulullah geldi! Allahu Ekber!.. Resulullah geldi! Allahu Ekber!.. Resulullah geldi! Allahu Ekber!..” olarak yankılanırken Habeşli hizmetçiler “özgürlüğün kokusu”nu almışlar ve davullara vuruyorlar ve kılıç kalkan oyunları oynuyorlardı.
AY DOĞDU ÜZERİMİZE VEDÂ TEPESİNDEN
Birden etraf derin bir sessizliğe gömüldü.
Çok hafiften zilsiz bir def sesi deriden derinden gümlemeye ve temposunu artırmaya başladı… Medineli genç kızlar, kadınlar ve çocuklar sonsuz evrenlerin en son sonsuzluklarına kadar yayılan “Evrensel Şarkı”ya başladılar:
Taleal bedru aleyna
Minseniyyeti-l veda’
Vecebbeşşükrü aleyna
Mâdeâ lillahi de’a
Eyyühel meb’usu fîna
Ci’te bilemril muta’
Ci’te şerraftel medîne
Merhaben yâ hayreda’
Ente şemsun, ente bedrun
Ente nûrun âlâ nûr
Ente misbe hassüreyya
Ya habîbi, ya Rasul
Kadle bisnâ sevbe izzin
Ba’de esvâbı-rrika’
Vereda’nâ sedye mecdin
Ay doğdu üzerimize
Veda tepesinden
Şükür gerekti bizlere
Allah’a davetinden
Sen güneşsin sen aysın
Sen nur üstüne nursun
Sen süreyya ışığısın
Ey sevgili Ey Rasul
Ey bizden seçilen elçi
Yüce bir davetle geldin
Sen bu şehre şeref verdin
Ey sevgili hoş geldin
Ey Rasul sana söz verdik
Doğruluktan ayrılmayız
Sen ey esenlik yıldızı
Senin sevginle doluyuz
Bitmeyen “evrensel şarkı” hâlâ gönüllerde yankılanıyor. Ve “Medinelilerin” cennetinden tüm cennet boyutlarına yankılanmaya devam edecek… ve sonsuza kadar unutulmayacak.
BİZE DE GEL!
Bâzan da “sonsuz evren orkestrası”na akortsuz bir saz telinden sızan bir kaç ritim karışır… arada duyulmadan kaybolur gider… ve sonsuza kadar unutulur.
O GELİYOR
Medineler Vedâ tepesinden O’nu gözlüyor…
Söz vermişler, gönül vermişler doğacak Ay’a
Candan ve maldan da öte en değerli neleri varsa vermeye…
Verecekler ki istenileni
Alacaklar karşılığında O’nda olan her şeyi…
O en değersiz olanı almaya gidiyor,
O en değerli olanı vermeye gidiyor,
yanında Mağara Arkadaşı…
yanında yol arkadaşı bir Kusvâ….
Bir sevinç çığlığı koptu
Vedâ tepelerinden…
O geliyor! O geliyor!
Sevgili geliyor…
İçlerinden gönderilen Resul
Dışlarından geliyor…
Hoş geldin ey Sevgili,
Medine’ye hoş geldin…
Ellerinde ne VAR ne YOK ise almaya hoş geldin…
Kendinde ne VAR ne YOK ise vermeye hoş geldin…
Ensâr O’na varlıklarını ve yokluklarını verdi
Ensâr O’ndan kendilerini aldı…
Ey Sevgili
Biz de seni gözlüyoruz
2008 rakımlı bir zaman tepesinden
Bize de gel!
Biz Medinelilerden daha çok VARlığa sahibiz…
Gel bize,
Siyah sarığınla ve siyah savaş sancağınla gel…
Geçilmez surlarımızı geç, aşılmaz dağlarımızı aş…
Tüm zenginliklerimiz senin olsun…
Hiçbir “…varlık…” senin “…Aşk potanda…” tortu bırakmaz…
Hiçbir “…karanlık…” senin “…Akıl ışığında…” sis bırakmaz…
Bize de sen kendi “…Fakr…”ını ver…
Buralardan geçip gitmeden
EV’imize de gel!
Ev’imizde gizlediğimiz görünmeyen en büyük tanrımızı yok et…
Allah’ın fetih sancağını has odamıza dik…
|