Hz.Muhammed(as) putperest bir toplumda dünyaya geldi…İçinde bulunduğu topluluk, sayısız tanrıyı sembolize eden putlara tapıyorlardı… Hz.Muhammed(as) ise; en başta Ebu Bekir olmak üzere, az sayıda insan ile putlara tapmıyorlardı… Akla ters olan bu durumu kabul etmiyorlardı… O an için; varlıkta tek bir yaratıcı güce inanıyorlar, fakat bu yaratıcı güç ile mevcudatın bağlantısını kuramıyorlardı… Akıllarında; görünüşteki bu ikiliği birliğe, çokluğu tekliğe dönüştüremiyorlardı… ”ALLAH’ım bana eşyanın hakikatini bildir” diyen Efendimiz; tekliğin çokluk olarak nasıl algılandığını sorguluyordu…
Efendimiz bir sözünde Rasullük/Nebilik konusunda; “Ebu Bekir ile at başı birlikte gidiyorduk; ALLAH beni seçti” diyerek sadık dostunun derecesinin üstünlüğünü açıklıyordu…
Efendimiz başka bir sözünde ise Hz. Ali’ye; “insanlar farklı yollardan ALLAH’a yakınlık kurmaya çalışırlar; sen ALLAH’a aklı ile yakıyn olanlardan ol” demişti… Böylelikle Hz.Muhammed(as) Hz. Ali’ye kendi yolunu yani aklın yolunu tavsiye ediyordu…
”Ben ilmin şehriyim, Ali de ilmin kapısıdır” sözüyle Hz. Ali’nin aklının üstünlüğünü dile getiriyordu… Ben “B” nin altındaki NOKTAyım” diyen Hz. Ali; “B” anahtarı ile ilmin kapısını açıyor, ilmin şehrinde aklıyla geziniyordu…
Gerçek necislik, bilinç kirliliği; gerçek fasıklık, bilinç bozukluğu; gerçek kafirlik, bilinç örtülmesidir… Beyninde bunlar her an cirit atarken; uzaklarda müşrik, fasık, kafir arama!... Kur’an senden sana gelmiştir; seni sana anlatır!... Olayı dışına atıp; rahata kavuşacağını sanma!... Beş duyu kaydında yaşamakla, beş duyudan gelen verileri kesin doğru kabul etmekle, bilincini bozduğunu, bilincini kirlettiğini, bilincini örttüğünü unutma!... Aklın kadar insansın; beyninde olanlara yabancı kalma!...
İlk Kur’an vahyi rivayeti, Hasan GÜLER’in B-Mealinde şu şekilde yer alır:
“Rasûlullah s.a.v.e vahyin ilk zahir oluşu, uykuda (gördüğü) sadık rüyalardır... O bir rüya gördü mü, sabahın aydınlığı gibi illa gelirdi (gerçek çıkardı)... Sonra ıssız yere/halvete çekilmek kendisine sevdirildi... Böylece Ğar-i Hira’da halvete çekiliyordu... Ehline (ailesine) dönmeden bir kaç gece orada tehannüs (kendisi ile günahdan çıkılan fiil?, ibadet) ederdi... Bunun için (önceden) azık da alırdı... Sonra yine Hadice’ye döner ve onun misli için (Ğar-ı Hira’da kalacağı süre için) gene azık alırdı... Ta ki Ğar-i Hira’da, O’na Hak geldi... O’na melek geldi de dedi ki: “İkra’= OKU!”... (Rasûlullah da) dedi ki: “Ma ene Bi-Kari’in= ben (Bi-) OKUyan değilim!”... (Rasûlullah anlatmaya devam etti): “(Melek) beni aldı da, cehdime (takatımın son noktasına) ulaşıncaya kadar (kendine daldırıp) şiddetlice sıktı... Sonra irsal etti (saldı, bıraktı) da dedi ki: <İkra’= OKU!>... Ben de dedim ki: <Ma ene Bi-Kari’in= ben (Bi-) OKUyan değilim!>... (Nihayet O Melek) beni üçüncü defa aldı da, cehdime (takatımın son noktasına) ulaşıncaya kadar (kendine daldırıp) şiddetlice sıktı... Sonra irsal etti (saldı, bıraktı) da dedi ki: <İkra’ Bi-ismi RabiKElleziy halak, halakal insan’e min alak, İkra’ ve RabbükEl Ekrem, elleziy alleme Bil-Kalem, allemel insan’e ma lem ya’lem>”
Efendimiz yoğun bir şekilde tefekküre, ibadete yöneliyordu… Bu çalışmalar beyninde hücreler arasında güçlü bir enerji yayılımı oluşturuyordu… Bu yayılım o kadar güçlü bir seviyeye vardı ki; sonunda bilinç sıçraması şeklinde, beyninin özündeki meleki/Cibril kuvvesine ulaştı… Sıkma şeklinde beyinde/beyin hücrelerinde gerçekleşen bu olay sonucunda; Efendimiz sistemi OKU’du… Tefekkür beyinde olur; namazın, orucun, zikrin en büyük getirisi beyinde oluşur… Amaç beyin enerjisini arttırıp; yeni manalara yelken açmak, OKU’maktır…
Hasan Güler’den ve Prof. Dr. Korkut Yaltkaya’dan yaptığımız iki alıntıyı birlikte inceleyerek; TEK’liği OKU’yamamamızın, çokluğu algılamamızın sebebini daha iyi anlayalım:
“ALAK 15-16) Hayır (iş sandığı gibi değil) !... Andolsun ki eğer vazgeçmez ise, elbette o (Bi-) nasiye’yi (alnını, başının ön kısmını B sırrınca) şiddetle yakalayıp çekeriz.O yalancı (Allah üzerine imanı sahih olmayan), o hata yapan (günahkar, müşrik; bedene, dışa tabi olan; aklını kullanmayan) nasiye’yi. (Hasan Güler)”
“ÖN BEYİN : Ön beyin talamus, hipotalamus, limbik sistem, serebrum ve beyin kabuğundan oluşur. Talamus, duyu organlardan gelen nöronların beyin kabuğu ile olan ilişkisini sağlar. Talamusun belirli bir kısmı, gözden gelen uyarıcıları alır ve beyin kabuğunun görme ile ilgili bölgesine yansıtır. Başka bir kısmı, kulaktan gelen sinirsel uyarıcıları işitme ile ilgili beyin kabuğu bölgesine iletir. Talamustaki üçüncü bir bölgenin işlevi omurilikten gelen nöronların, beyin kabuğunu dokunma ve bedenin durumunu algılama ile ilgili kısımlarına yansıtmaktır.
Hipotalamus, talamusla hipofiz salgı bezinin arasında yer alır; son yıllarda en fazla araştırılan beyin kısımlarından biridir. Hipotalamus heyecanların ve arzuların denetlendiği merkezdir. Cinsel davranış, yeme ve içme bu merkezce denetlenir. Vücut sıcaklığındaki değişiklikleri fark eden ve bedenin sıcaklığını normal tutabilmek için önlemler alan merkez hipotalamusta bulunur. Saldırganlık duygusu ve saldırganlık ifadesi, uyanıklık ve uyku davranışı, iç salgı bezlerinin çalışmalarını denetleyen süreçlerin işleyişi yine hipotalamusta yer alır. Limbik sistem beyin sapının yukarı kısmıyla ön beyin arasında yer alan nöron ağından oluşur, heyecan yaşantısı, saldırma ve kaçma davranışlarıyla ilişkisi vardır. Limbik sistemin bir kısmının heyecanları yatıştırıcı bir işlevi vardır, başka kısımları ise tam aksine heyecanları kamçılar. Limbik sisteminin elektrikle uyarılan bazı kısımları kızgınlık ifade eden davranışları ortaya çıkarırken, diğer kısımları korku davranışları ortaya çıkarır. (Prof. Dr. Korkut Yaltkaya)”
Alak Suresinin 16. ayetinde “o yalancı, o hata yapan nasiye”(alın/başın ön kısmı) ile tarif edilen “beynin ön bölümü yani ön beyindir”… Bu ayeti; “o yalancı, o hata yapan ön beyni” diye yorumlamak, iki alıntıyı birleştirmemizi ve büyük bir sırrın açılmasına vesile olacaktır…Beynin bilindiği gibi; ön, orta, arka beyin olarak üç gruba ayrılıp, özellikleri incelenmiştir…
Ön beyin; gözden gelen uyarıcıları alır ve görme ile ilgili bölgesine yansıtır, “biz görüyoruz” deriz; kulaktan gelen sinirsel uyarıcıları işitme ile ilgili bölgesine iletir, “biz duyuyoruz” deriz; dokunma ve bedenin durumunu algılama ile ilgili kısımlarına yansıtır, “biz beden olarak varız” deriz… Halbuki; gerçekte enerji okyanusunda, enerji dalgalarının şifrelenmesi sonucu görüntüler, sesler, madde var algılanır… Özde TEK olanı çok; özde BÜTÜN olanı parçalanmış; özde BİR olanı ayrılmış olarak algılatır… Özellikle ön beynin bu görevi sayesinde kişi aldanır, hataya düşer… Yani ön beyin bize yalan söylemiş, bizi hataya düşürmüş olur… Bundan dolayı Alak Suresi 16. ayette “o yalancı, o hata yapan nasiye”ifadesi yer alarak; ön beynin bu çalışma mekanizmasına dikkat çekilmektedir…
Ön beyin aynı zamanda; heyecanların ve arzuların, cinsel davranış, yeme ve içmeyi denetleyen, vücut sıcaklığındaki değişiklikleri fark eden, saldırganlık duygusu ve saldırganlık ifadesini, uyanıklık ve uyku davranışını, iç salgı bezlerinin çalışmalarını denetleyen, heyecan yaşantısı, saldırma ve kaçma davranışlarıyla ilişkili, heyecanları kamçılayan, kızgınlık ve korku davranışları ortaya çıkartan bölümdür.Bu görevlerle de ön beyin kişiye varlıktan kopuk bir birim bilinciyle yaşatır…Yalancılık ve hata yapma görevini ifa eder…Ön beyin yalancıdır; çünkü kişiye parça varlık bilincini aşılar, varlıktan kopuk gibi yaşatır, varlıktaki birliği ve bütünlüğü kişinin bilincine örter(kafir), kişinin bilincini bozar(fasık), kişinin bilincini kirletir(müşrik)…
“Alak 19-) Hayır, sakın (yapma) !.. Ona (kendini mustağni gören, Hakk’dan perdeli, namaz müşahadesinden nehyeden, zebanilerin zebunu alın’a) itaat etme/boyun eğme; (hakikatına olan imanın gereği) secde et ve yaklaş!.”
Ayeti ile; secde edilerek gerçeğe yaklaşılması, ön beynin yalancı ve hatalı çalışmasına, değerlendirmesine itaat edilmemesi tavsiye ediliyor… Secde halinde beyne, özellikle ön beyine daha çok kan gitmekte, vücuda daha çok oksijen girmekte ve tefekkür daha güçlü olmaktadır… Hele hele geceleyin secdede yapılan tefekkür çalışması çok güçlü olmaktadır… Alak Suresinde geçen yaratan Rab ismi/manası/özelliği beyinde açığa çıkarılacak bir özellik olmasın?... Bu Rab özelliğini açığa çıkaranlar, öbür alemde düşündükleri şeyler gerçekleşenler, cennet yaşantısına kavuşanlar olamasınlar?... Dünyada a’ma olanlar, ahirette de a’ma olmasınlar?... Yaratan Rabbin manası ile OKU’mak nasıl olur?... Yaklaşılarak, Rabbani özelliklere kavuşmak... Özündeki Rabbani güçleri açığa çıkarmak...
Evet; meleğin sıkması sonucunda beyninde oluşan açılımla, Efendimiz Rabbani güçlere kavuşmuştur… OKU’mak kuru bir laf, sıradan bir farkındalık hali değildir… OKU’mak YAŞA’maktır; bildiğine ulaşmak ve gereğini uygulamaktır, bilgiyi güce çevirmektir… Efendimiz; ALLAH’ın bu izni ile mucizeler sergilemiş, büyük başarılara imza atmış, çok zor şartlarda, çok kötü bir toplumda maddi ve manevi zaferler kazanmıştır… Rabbani özelliklerle donatılmamış birinin bunları başarması mümkün değildir… Dinden amaç Rabbani olmaktır… ALLAH’ın bizim kulluğumuza değil; bizim sonsuz huzurumuz için özümüzdeki bu özelliklere kavuşmamıza ihtiyacımız var!... Rab özelliği gibi; ALLAH bizde olmayan, bize yaramayan hiçbir özelliği boş yere bize duyurmamıştır… Açığa çıkarıp, kullanmamız için isimlerini/özelliklerini bildirmiştir, tapınalım diye değil!...
Saim YUSUF
saimyusuf@hotmail.com
.. ana sayfa