Düşünceler Arası "Hoşgörü"nün Ruhu !..
...Kemal Gökdoğan - 16 Nisan 2008
Geçmişte… Eski Dünya’da yani Afrika, Asya ve Avrupa kıtalarında Urfa’dan başlayıp Suriye, Irak, Basra, Filistin ve Mısır’a kadar uzanan …Ortadoğu… bölgesi Tek Tanrı’lı din inancının doğum alanıdır. Aynı zamanda bu alan putperestliğin ve çok tanrılı dinlerin de en şiddetli yaşandığı yerdir. Batı Anadolu, Yunanistan ve Avrupa Eski Yunan/Roma kültürünün çok tanrılı din anlayışı etkisindedir..

Ortaçağda… Tek Tanrı’lı din Hz. İsâ’dan sonra evrenselleşmeye başlamıştır. Bu evrenselleşme şöyle başlamıştır:

İsâ’yı görmediği halde yaşadığı bir vizyonla (Mâneviyatta İsâ’yı görmekle) görevlendirildiğini ilân eden Pavlus, İsâ’nın tebliğ ettiği dini Eski Yunan ve Roma politeizmi (çok tanrılı dini) ile “cem” etmiştir. Baş tanrı Zeus ve Jupiter yerine “Baba”, Zeus’un tanrıçaları ve kızları yerine Azize Meryem’i ve dişi melekleri, Zeus’un tam tanrı oğulları yerine İsâ’yı yarı tanrı oğullar yerine erkek görünümü biçtiği Cebrâil’i yerleştirmiştir. Böylece Hz. İsâ’nın Yahudiliği orijinal Allah inancına döndürme süreci sona ermiştir. Pavlus, İsevîliği de özel bir bileşimle Yahudilikten ayrılarak yeni evrensel bir din haline gelmiştir. Pavlus kaynaklı Hıristiyanlık Eski Yunan ve Roma çok tanrı standartlarına uyduğu için batıda daha kolay kabul edilmiştir.

Hindistan ve Çin coğrafyası çok farklı inanca sahipti. Çin, ataların ruhlarına tapınılan bir inançta idi. Hindistan’da ise evreni ve evrendeki her şeyi tek ruh Brahma’nın parçalanmış hali olarak kabul eden inanç hâkimdi. Bu düşünce daha sonra Budizm ile yeni bir şekil alarak Çin ve uzak doğunun yeni dini olmuştur. Hind Budizmi Çin’de Konfuçyüs’ün ataların ruhlarına saygı öğretisi ile “cem” olarak Çin Budizmine dönüşmüştür.

Brahmanizm ve Budizm öğretisinde ortak inanç “ruhun” reenkarnasyonudur. İnsanın yaşamı; kazandığı ve ya kaybettiği erdemlere göre, ya insan bedeni aşağsındaki hayvan ve bitki bedenlerinde ya da insan bedeni üstündeki üstün ruh bedenlerde tekrar doğar. Hayvan bedenlerinde doğmak cehennem azabı üstün ruh bedenlerde doğmak …batılı/ortadoğulu anlamda ifade olunursa… tanrılaşarak cennete dönmektir.

Fakat Brahmanizm ve Budizm’de batılı/ortadoğulu tek tanrı inancındaki cennet, cehennem, tanrı, tanrılar, melekler, peygamberler gibi inançlar yoktur. Bir Brahmanın ve Budistin ruhunun inişi ve ya yükselişi tek tanrılı din kavramlarına benzetilerek anlatılmaktadır.

Brahmanizm/Budizm’de tek ruh sonsuz geçmişte parçalanmıştır. Ve şimdi kendisini tekrar bütünlemek için zıtlar dünyasında (Ying ve Yang… Şiva ve Vişnu) savaş vermektedir. Savaşını tamamlayıp ruha dönüşen evrenle (evren ve büyük ruh Brahma aynıdır) bütünleşerek sonsuz huzura “Nirvana”ya ulaşır. ( Bu konular A’mak-ı Hayal’de yorumlandı).

Nirvana yolcuları yani Brahmanistler ve Budistler’in bilinçlerinde kendilerine yardım edecek tanrı/tanrılar kavramı yoktur. Tanrı’ya/Tanrılar’a kendi varlıklarını dua, tapınma, adak gibi “sunularla/kurbanlarla” yakınlaşma düşüncesi de yoktur. Tapınaklarındaki heykeller ve törenleri tanrıya/puta tapınma gibi görünse de sadece “saygı sunumudur”, tapınma değildir, heykeller de tanrı değil Nirvana’ya ulaşmış bir ruhun tasviridir.

Bu öğretiyi içinde yaşadığı toplum şartlanmasından dolayı Tanrı/Tanrılar kavramı ile bir kez tanışmış olan Yahudi/Hıristiyan/Müslüman bireyin anlamasına imkân yoktur. Aynı şekilde onların da batılı/Ortadoğulu tanrı inancını kavramasına olanak yoktur.

İbn Arabî bu ayrımı çok iyi yaptıktan sonra ve her iki tarafın tanrılı ve tanrısız öğretisini “Allah Sistemi” bilinciyle değerlendirmektedir. Fakat… İbn Arabî bu kadar ayrıntıya girmeden bunu birkaç öz cümle ile yapar. A. Avni Konuk bu öz cümleleri sayfalarla yorumlar. Ve bizi şu sonuca götürür.

Brahmanizm ve Budizm şartlanması ile var olmuş bilinç hayalinde tanrı yaratmaz. Tanrı yaratmadığı için de kendisini kul olarak bir tanrıya “kurban” etmez. Bir tanrıdan da cennet, cehennem, dostluk gibi karşılık almaz. Sonsuza kadar “ruh döngüsü” öğretisi boyutunda kalır.

Tek Tanrı’lı/Çok Tanrı’lı öğretilerin yaşandığı toplumlarda doğan Resuller, Nebîler ve Velîler’in amacı: Önce bizim bilincimizdeki tanrılar, melekler, tanrılar ile aramızda aracılık yapan ruhbanlar gibi kavramları değiştirmektir. Buna da her şeyin ötesinde “Tek Bir Güç” olduğunu ve tüm güçlerin ona ait olduğunu söylemekle işe başlarlar. Böylece ayrı ayrı gücü ve iradesi olan çok tanrıları “Tek Bir Görünmeyen Tanrı”ya indirgemiş olurlar. Yine ayrı ayrı güçleri ve iradeleri olan melekleri, insanları, hayvanları ve bitkileri ve cisimleri de o Tek Tanrı’nın yansıması (kulu) boyutuna yükseltirler. Bu bilinç boyutu tüm varlığın ve tüm iradenin “Tek Tanrı”ya bağlandığı “Nefs-i Mülheme” boyutudur. (A’mak-ı Hayal’de Râci’nin dağın ortasından dağın dibine yuvarlandığı boyut)

Yahudilerin, Hristiyanların ve Müslümanların ekserisi bu yuvarlanma boyutundadır. Resulullah a.s. bu boyutun sonsuz hayattaki yerinin “Bühl Cenneti” olduğunu söyler. Bu boyutta sürekli yuvarlanıp duran hayali kahraman Râci değil biziz. …Sn. Mehmet Doğramacı bu gerçeği “Zor Gibi Ama İmkânsız Değil” başlıklı yazısında yaşamın gerçeğine çekerek çok güzel ifâde etmişti. Ve aldığı yorumlardan da çok şeyler kazanmıştık…

Risalet dili bizi “Tek Tanrılı” bir bilgi seviyesine kadar aklımızı sarsmadan fakat …zorlamaya da gerektiğinde başvurarak… çeker. O Tek Tanrı’ya bir isim verir ve bizim de “O İsmin” işâret ettiği gerçeği keşfetmemizi bekler. Buradan sonra dinde zorlama kalmaz. Dileyen ve nasibi olan “Tek Tanrı”ya kulluk ederek “Bühl Cennet” boyutunda kalır dileyen ve nasibi olan aklını zorlar, kendisi için dinin sınırlarını zorlar… “Tek Tanrı”yı da “devirir” ve “Allah”a erer… Risâlet ilmi “Allah” gerçeğini “tanrısal anlatım” içinde gizlemiştir.

Evet, batılı/Ortadoğulu inançta birey kendisini kendi kafasında yarattığı tanrısallık özelliklerine verir. Tanrısal özelliklerle kendisini donatır. Tanrının kulu olur. Ve buradan öteye de “Allah Kulu” olarak geçebilirse geçer en son makam olan “Abdiyyet/Abduhû”luk “makamsızlığına” ulaşır… kendisine döner.

Fusûs’daki ve diğer büyük tasavvuf eserlerindeki tüm anlatımların amacı budur. Bizi “tanrı”dan kurtarıp “Allah” hakikatine döndürmektir. Bir Brahmanın, Budistin, Yahudinin, Hristiyanın, ateistin ve putperestin iç yüzünü anlatmak, tanıtmak o inanca sahip kişileri yargılamak değildir. O inançtaki insanların Allah’dan ne alıp ne vereceği veya alamayacağı ve veremeyeceği bizi etkilemez. İbn Arabî’nin ve tüm âlimlerin, âriflerin ve bizlere sürekli “Tanrı ve Allah” kavramı arasındaki farkı bıkıp usanmadan “bin bir dereden su getirerek” anlatan Üstâd’ın da amaçlarının insanları ve imanlarını yargılamak olmadığını anlamış olmalıyız… Kendisini bu bilgi kaynaklarını incelemeye adamış okuyucuların anladığından da emînim.

Müslüman kimliğimizle… kendimizi, Müslüman olmayanlarla üstünlük yarışına sokmadan…

“Ahad Bilgi Kaynağı” okuru olarak… kendimizi, “Ahad Bilgi Kaynağı”nı “yanlış” olarak yargılayan Müslümanlarla üstün bilgi yarışına sokmadan…

Kendi iç dünyamızda çok sert “İslâm”olmak, dış dünyamızda da “Müslümanlığı” en yumuşak hâliyle yaşamak… ZOR GİBİ AMA İMKÂNSIZ DEĞİL.

Günümüz dünyasında ticaret, turizm, sanat dalları, bilim, teknoloji, eğitim, haberleşme, ve benzeri alanlar uluslar arası hale gelmiştir. Bu nedenle günlük yaşamda farklı din ve inançtan insanlar birbirleriyle aynı ortamı paylaşmak zorunda kalabilmektedir. Ekonomik ve kültürel olarak kendi sınırlarını aşmak isteyen insan; dinler arası ve düşünceler arası “hoşgörü ve diyalog” olayını “kitlelerin” dinlerin ortak paydalarında birleşmesi olarak görmemelidir.

Diyalogdan kastımız, daha çok kişisel olup “ansiklopedik bilgilerle sınırlı olmak” ve her insanla yeryüzünü kendi ilkelerimizden taviz vermeden kullanabilmektir.

Oku’yan insanın modern çağın getirdiği “her konuda bilgilenme düşüncesinden” kaçmaması gerekmektedir. Fakat bu eylemin de “rûhu”; önce birbirini yargılamadan, aşağılamadan, kendi inancına transfer hesabı yapmadan… insanları fikirleriyle, inançlarıyla, şartlanmalarıyla tanımaktan geçer.

Her türlü kısır şartlanmadan korunmak için… “İnsanlarla değil ‘fikirlerle’ meşgul olmak gerekir,” sözünü sık sık hatırlamanın yararlı olduğuna inanıyorum. Belki de bu tavrımız “Muhammedîliği” en güzel şekilde “tebliğ” etmek olacaktır…