Dost Okyanusundan Kalbe Yansıyanlar (4)
 

8} SAMİMİYET KARŞINIZDAKİNİN HAK VE HUKUKUNA TECAVÜZ ETMEYEN TEKLİFSİZLİKTİR.

- Hak ve hukuk nereye kadar?

- Kişiler arasındaki fikir ayrılıkları, inanç farklılıkları, yaşam tercihleri farklı farklıdır ve nereye kadar uyumlanabilir?

- Kim kimin  hayatına ne kadar karışabilir?  

- Ego nun Hakiki bilincimize ipotek koymaya  ne hakkı var ?

İslam özü ve işlevi itibarıyla insanın iç ve dış dünyasının huzurunu esas alır. Bazı getirdiği  tavsiyelerle  huzur ve güvenin içimizde ve dışımızda daha iyi yaşanılır olması için gerekli ortamı sağlamayı amaçlarken, diğer yandan da bu huzuru bozmaya çalışan birtakım halleri, koymuş olduğu kurallarla önler.

Hz.Resulullah(SAV)ın yaşamından haklar konusunda çok basit fakat çok derin bir örnek verebiliriz;

Allah Resulü(SAV), bir savaştan dönüyordu. Dinlenme vaktinde, sahabeden bazıları bir kuş yuvası görmüş ve yuvadaki yavruları alıvermişlerdi. Tam o sırada anne kuş geldi ve yavrularını onların elinde görünce, onların başlarında pervaz etmeye başladı. Allah Rasulü(SAV) bu duruma muttali olunca fevkalâde celallendi ve hemen yavruların yuvaya konulmasını emir buyurdu (Ebu Davud, Edeb:164).
Sadece Allah Rasulü (SAV)’nün bu misaldeki heyecanı bile, İslâm’ın engin bir “hak” düşüncesini gösterir.

****

"DİNDE  ZORLAMA  YOKTUR"  (Bakara 256) 

Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız; Sevdiriniz, nefret ettirmeyiniz. (HADİS)

Bir insanın dini; halidir, kimliğidir, tavırlarıdır.
Din yaşamın kendisidir.
Din hak ve hukuka tecavüz etmeyen samimiyettir.
Orta yolda olabilmenin çalışmalarıdır.

Herkes programını yaşar.

Zorlama ile değişim, dönüşüm ne kadarıyla mümkün?

Samimiyetteki teklifsizliğin getirilerinden akılda kalan kırıklıklar mı çınlayıp duran ?

İncinip incitmeler mi?
 
Ardı ardına gelen yıkımlar, kayıplar  mı?

Toleransı karşından bekleyip hiç alttan almamalar mı ?

Sanırım beceremedik dostluğu..

Sistem açısından bakarsak becerdik belki de. Çünkü Üstad der ki; Dostun seni öldürecek olandır.
 
Bir garip kaldık yaşamda; tek tek ortada; rakip mi karib mi bilemedim. Ferdiyet cilveleri mi desem? Aşırı özgürlük tutkusu mu?

Galiba sınıfta kaldık samimiyetten.  Hiç boşuna esma oyunlarına girmeyeyim ..

****

DOST AYNA TUTTU ÖZÜME…

NEFSİMİ GÖRDÜM…

UTANDIM BAKAMADIM YÜZÜNE…

İster nefs terbiyesi de, ister o bana bunu yaptı de, ister kendi kendime yaptım de, ister affet kulluğunu bil sus edeplice, ister kısas isterim de, ister yapamazsın kimsin ki sen de şeytan ol … Oku okuyabildiğince işte … Terkibince…Algınca… Duyuşunca…

- Oraya  nasıl gidersin?

- Madem bunları yazıyorsun, neden sen böylesin?

- Hayal görüyorsun !..

- İyi deee…

- Ama..

- Fakat…

- Yooookkkk !!!...

- O nu kastetmedim ki !!!...

- Evlenmekten vazgeçen nişanlısı ve annesini yol ortasında kurşunlar  !!!...
vs…

****
Samimiyetteki teklifsizlik gerçekten nereye kadar ? 

İyiniyetle samimiyetine güvendim dediklerimiz cehenneme mi taşıyor yoksa vicdanın sesine mi?

 Eğer vicdan ise bu, yeniden yapılanmayı getireceği için sorguluyor. Cehennem ise yine şanslıyız; zıddı cenneti doğurur. 

Fakat maksat kaçmadan olduğu haliyle huzur bulmaksa ? 

Huzur bunun neresinde ?

Değerler yitiriliyorsa, samimiyet kavramı düşüyor, nötrleşiyorsa bilincimizde? Samimiyet illaki resmiyete dönüşmek istiyorsa şuurda?

***
Teklifsizce bunları çoğumuzun çeşitli zamanlarda yaşamış  olabileceğini düşündüm. Genelde en yakınlarımızdır bunlar. Anne, baba, eş gibi .. Samimiyet karşılıklı saldırıya dönüşüyorsa?
 
Yaşanmışlıkların, güzelliklerin hatırına geri dönmek tekrar başlamak istiyorsun. Olmuyor. Çünkü zihin yetişemiyor nedenlere, nasıllara. Zaten sürekli çalışan zihnimiz var ve sürekli soruyorken, sorguluyorken dışta da duymak yoruyor insanı.

Gerçi öyle bir zihin bu tip soruları dışarıda da  üretiyor mekanizma olarak maalesef. Ayna alem misali; projeksiyon.

 Bilincimiz sükuna erip itminan bulduğunda dışarıda gördüklerimiz de öyle sakin gelecek kuşkusuz.

Başını alıp iki elinin arasına düşünüyorsun, çıkamıyorsun ;

Yanlışsam yanlışım, halim de bu yani. Doğru olma gibi iddiam yok.

Örnek ben değilim ki !

Veeee…

Şefaat yetişiyor içimdeki Dost özümden ;
Nefsini bilmenin yolu “B” sırrının fark ve deşifre edilmesinden geçer… Böylece nefsinin hakikatini bilen Rabbini bilmiş olur… Bu işin birinci basamağıdır. “Seyri Enfüsî” de denir buna… Bununla kişi “mülhime nefs” diye tanımlanmış bulunan hakikatini fark etme açıklığına kavuşur.
Çokları sanır ki, burası işin sonudur!.. Heyhat!... Oysa burası işin daha ilk basamağıdır!.
Bu basamağa çıkan kendini Hak, her yaptığını yerli yerinde bilir. Eğer hakkıyla nefis arınmasından yani bilincini birimsellik ve birimsellikten kaynaklanan fikir ve duygulardan arındırmamışsa, tam bir firavunluk hâli yaşar!.
Eğer bu idrâke erişen kişi buradan sonra “seyri afâki”yi tamamlayamazsa asla yanması bitmez!. CehennemiNden çıkamaz!.
Yanmasının, cehennemiNden  çıkamamasının sebebi, “seyri afâki”nin tamamlanmamış olmasıdır!.
“Seyri âfâki”nin tamamlanmamış olmasının sonucu “Rabb-ül âlemîn”e imanın olmayışıdır!.
“Rabb-ül âlemîn”’e iman ne demektir?
Kişi  “B” sırrını anlamış olarak, varlığının, Hak’kka ait, Hak’kın varlığı olduğunu idrak etmiştir; ama buna karşın “Rabb-ül âlemîn”den PERDELİ olduğu için, karşısındakilerde, çevresindekilerde, algıladıklarında “Rabb-ül âlemîn”’in tasarruf ve tahakkümünden PERDELİ olarak, onların kendi isteğine tâbi olarak yaşamasını; kendi gibi olmalarını istemektedir!.
Kısacası, onların, rablerinin kulu olmaktan çıkıp, kendi rabbinin kulu olmasını istemektedir!. Oysa karşısındaki kendi yaratılış programına göre yaşayarak kulluğunu yerine getirecektir; onun, kendi gibi olması imkânsızdır!.
Hastalıkların çok önemli bir kısmının sebebi strestir!... Stres ise “Rabb-ül âlemîn”den perdeliliğin sonucu olarak yaşanan bir hâldir!.
“Rabb-ül âlemîn”, her birimi dilediği bir işlevi ortaya koyması için yaratmıştır ki, bu onun fıtrî kulluğudur!. Bunu yerine getirmemesi de kesinlikle düşünülemez!.
Her birim hangi işlev için var olmuşsa mutlaka onu yerine getirmek suretiyle kulluğunu ifâ edecektir!.  Ancak o işlevin sonucu yanmayı yaşamak olabilir; ya da o işlevin sonucu, huzur ve mutluluk olabilir!.
Petrol yanmak içindir; bal yenmek için!. Her biri özel işlevleri için vardır; bir diğeri olmaz!
Gübre böceğinin mutluluğu gübrede yaşamaktır; Arının mutluluğu güllerde dolaşmakta!.
Siz…
Gübre böceğini güllerde yaşatıp, arıyı gübreye batırırsanız, “Rabb-ül âlemîn”i tanımıyorsunuz demektir!.
Yaratılmış her birim “Rabb-ül âlemîn”i tanıyacak diye bir kural yoktur!.
Karşınızdakinin Rabbinin, onu yaratmaktaki muradını anlamamışsanız işlevine bakarak; bu defa, onu, kendi rabbinizin istediği gibi olmaya, yaşamaya zorlarsınız!. Böylece ona zulmetmiş, zâlimlerden olmuş olursunuz!
İşte böylece de cehenneminizin ateşini tutuşturdunuz!.
İşte böylece de, cehennem ateşinden bir ateş olan, hastalıkların kapısından içeri girdiniz!..
Çünkü, gerçekleşmesi asla mümkün olmayacak bu isteğinizde ısrar sonucu, üzülmeye veya kızmaya başlayacak; bu konuda aşırı gidince de yanacak, hastalanacaksınız aşırı stresten!.
Oysa…
Fark etseniz, bilseniz, idrâk etseniz, hazmetseniz bu gerçeği; hastalığınıza, yanmanıza sebep olan olayın ateşi sönecek ve cehenneminizden azat olacaksınız!.
Fark edin artık “Rabb-ül âlemîn” olmadığınızı ve asla olamayacağınızı!.
Allah sizi ateşe atmaz, siz “Rabb-ül âlemîn”i inkâr suretiyle kendinizi yakmaya başlarsınız!.
“Rabb-ül âlemîn” demek başka şeydir; “Rabb-ül âlemîn”e iman etmek başka şeydir; “Rabb-ül âlemîn”i seyretmek başka şeydir!.
Ashabı yemin, “Rabb-ül âlemîn”, der… Yanması bitmemiştir!
Mukarrebûn, “Rabb-ül âlemîn”’i seyreder! Cennette!.
Kesinlikle kavrayalım ki, “Rabb-ül âlemîn” her birimi, kendine özgü bir işlevle yaratmıştır!.
Kimseyi kendi işlevinizi yerine getirmesi için zorlamayınız ki yanmayasınız, hasta olmayasınız!.
Hastalıkların pek çoğunun kökeninde üzüntü, stres ve elbette “Rabb-ül âlemîn”i inkâr yatar!... Sonuç, kişinin, cehennemiNde yanmasıdır!.
 Nebîlerin dahi, kendi eşlerine ya da evlatlarına faydası olmadığını; yani yaratılış işlevlerini değiştiremediğini “OKU”yabilmişseniz Kurân’ı Kerîmde; siz de, bu yüzden cehennemiNizde yanmaktan kendinizi azat ediniz!.
Şurası kesindir ki…
Hiç kimse, “Rabb-ül âlemîn”in belli bir işlevle yaratmış olduğu yapıyı değiştirmeye muktedir değildir!.
Kurân-ı Kerîm, geçmişin hikâyeleri kitabı değil; “SÜNNETULLAH”ı, kâh olaylara dayalı, kâh da işaret, mecaz yollu anlatan bir kitaptır “OKU”masını bilene!.
Buna göre…
Her insan, Rabbinin, yani kendini meydana getiren Allah isimlerinin işaret ettiği manâların,  açığa çıkma mahalli olarak yaratılmıştır!. Bu işlevi yerine getirmeme gibi de bir şansı yoktur!.
Siz, var oluş programınıza uymayan programlarla beraber olmama şansınızı kullanabilirsiniz!...
Ama asla, karşınızdakinin programını değiştirtme gibi bir yanlış yola girmeyiniz!. Zirâ bunu yaparsanız, o yanlış yolun sonucunda varacağınız yer cehenneminiz olacaktır!. Çünkü, hiçbir yaratılmışta, karşısındakinin programını değiştirme kuvvesi yoktur!.
Siz, ancak hakkı tavsiye edebilirsiniz; ama asla zorlama hak ve yetkiniz yoktur!. Bunu denerseniz, sonuç hüsrandır; bu yüzden  kaybettiklerinizin değerini anladığınız  süreçte de, iş işten geçmiş ve uğradığınız zararı telâfi imkanınız kalmamıştır!.
(Ahmed Hulusi Yanmamak İçin)

 

***

BİZ  ALANI

Kişilik haklarına dokunulmadıkça samimiyet ve teklifsizlik dostlar arasında yaşanabilir. Çünkü terkibiyet özellikleri vardır. İnsanları birbirine çeken farklılıklarıdır. Bu yüzden esma alışverişimiz oluyor. Bunun getirisi ; hak ve hukuka uyum zorunluluğu.

Paylaşım alanı oluşturabildiğimiz yere biz deriz. Bu alanda bir teklifsizlik gelişir. Ortak yaşanmışlıklar çoğaldıkça ya da beraberce bir şeylerin üstesinden gelme, başarı elde etme durumları arttıkça, destek olabildi isek birbirimizin en zor zamanlarında, en mühimi arada neşe ve huzur oluşmuşsa teklifsizlik, sevgi ve samimiyet artar.

****
EGONUN   HAKİKATİMİZE  TECAVÜZÜ

 Bir konuda hesaplar, planlar yapmak çoğu kere uyumsuzluk ve kaos yaratır.
Çünkü ego tarafından akıllıca dahi olsa yapılan planlar büyük ihtimalle tutmaz. Bireyselliğimizle iyilikleri ve sevgiyi kontrolde tutmaya çalışmak ta başarısız olacaktır. Niyet hesaba katılmadığı için. Niyet gerçek olmadıkça samimi olma çabaları boşa enerji tüketimidir. Üstelik samimiyetsizliktir.
 İçsel boyutta algılanır ve her şey içselliğe göre, niyetlere göre değerlendirilir.
İçsel hakikatimize yönelimimizi aniden bozan, teklik bakışından düşüren teklifsizce tekrar tekrar hakimiyetini kurmak isteyen bir şeydir ego.
Ve biz kendi kendimizi zulme uğratırız.

Hakikat bilincini yaşayan bir insana yapılabilecek en büyük tecavuz; teklik bakışından düşürecek vehim mekanizmasını harekete geçirmektir.
Geçmiş duygusallığı, gelecek hedefleri ve bağımlılıklarının hatırlatılması kafidir.  Bunlar da dışımızda değil, içimizdeki şartlanmışlıklar ve değer yargılarından doğan duygusallıkların getirisi olan tacizlerdir.
Ego bizimle. 
O yüzden ne zaman ani çıkışlarla hayatımızı altüst edeceğini kestiremiyoruz.

Kişiler arasındaki samimiyet ve sevgi sürekli değişme ve gelişme halindedir.
An lık adaptasyonlar gereklidir, sürekli yenilenmeye açık olunmalıdır.
En mühimi de actabilir, incitebilir buna hazır olmalı.
İlişkiler beklentiler üzerine kurulduğunda incinme kaçınılmazdır.
 
Ama hiç beklentisiz bir ilişki de nasıl olsun ki?

Hem samimiyet, teklifsizlik hali yaşanıyor hem de hak ve hukuka tecavüz yok.

Olgun insan işi.

Orta yol.

Böyle bir samimiyetin çok aşamalar geçirmesi, kırılıp, onarılıp yeniden başlanması icap ediyor.

Bir vazife gibi samimi olmaya çalışmak; taklidden gerçeğe döner mi birgün bilemiyorum. Belki yapa yapa meleke kazanabilir insan samimiyette de.

Ancak ;

İçten geldiği gibi davranıldığında gerçek olan zuhur eder. Sahtelikler üzüntü sebebidir, beklenti sebebidir. Beklentiler de ani çıkışlara, tepkilere ve tacizlere neden olur.

 

*****

KALBİMSİN  YA  RESULULLAH  !!!...

Hazret-i Ömer; "Ey Allahın Resulü seni nefsim hariç her şeyden çok seviyorum" der. Resulullah(SAV); "Olmadı ya Ömer; beni nefsinden de çok sevmedikçe hakiki iman etmiş olmazsın" diye karşılık verince Hazret-i Ömer bu defa; "Ey Allahın Resulü seni nefsim de dâhil her şeyden çok seviyorum" der. Resulullah ın (SAV) tepkisi şu olur; "İşte şimdi oldu ya Ömer"

Hz.Ömer nefsinden de çok sevebilmeyi yapabilecek fıtratta olduğu için o na bir üst boyut teklif edilmiştir. Samimiyetteki teklifsizliktendir  Resulullah Efendimizin (SAV) teklifi…

Evet insan en çok kendini sever. Kendinden de çok seveceği ancak Allah Resulüdür(SAV).
Kalbimize, ruhumuza teklifsizce girmesine izin verebileceğimiz ancak Resulullah tır.

Tümden olarak samimiyet ve teklifsizlik ancak Resulullah aşkıyla hüküm sürebilir. O aşk ile yönelebildiğimiz bilinç ile.

Bizi bizden iyi bilen, fiysebilillah kalbimize huzur akıtan, hayatımızı bizim bilmediğimiz bir şekilde tasarrufuyla değiştirme yetkisine sahip olabilen O dur.

Ahlakımızı kendi ahlakına benzetir.

Hayatımızı elinin avucunda tutar.
 
Çünkü o başkası değildir.

Gayrı değildir.

Öz noktamızdır.

Başkası hissini hiç vermez. Her durumda ruhumuzun çocuk saflığıyla koşup sımsıkı sarıldığı tek yerdir.

Karşılığında bir şey beklemediğini bildiğimiz için, her şeyimiz olduğunu bildiğimiz için O na koşarız.

****
Kalp "devamlı değişen, dönüp duran" olarak açıklanır.
Bu devamlı hareket hâlinde olmayı "kalbin her daim sahibini bulma gayreti" diye düşünebiliriz.
Kalp te bağlanabileceği hakikati olan aşkını, Resulullah ı (SAV) buluncaya kadar döner durur.
Ta ki "tamam buldum,  mutmain oldum" deyinceye kadar.
O zaman bırakır kendini aşkına hak, hukuk, neden, niçin, nasılları atarak bilinçli teslimiyetle.

*****
FERDİYYET HAKKI

“Onların hepsi kıyamet günü O’na ferd olarak gelir” (Meryem: 95)

Biz, sanki bir ara boyutta yaşıyoruz!. Enerji`den, bulunduğumuz madde boyutuna kadar olan boyut katmanları ve bizim bulunduğumuz noktadan evrensel büyüklüklere kadar uzanan boyutsal katmanları...
Her boyutun kendine has birimleri, o birimleri değerlendiren algılama sistemleri; ve bu algılama sistemlerinin değerlendirmesine göre var olan kendi madde boyutları...
Hücre boyutu, hücrenin kendine göre var olan madde boyutu...
Atomun kendi şuuruna göre var olan madde boyutu...
Bedenin ve beynin algılama sistemlerine göre var olan algılama boyutu... Galaktik birimin, algılama sistemine göre var olan madde boyutu...
Ve, bunun ötesindeki algılayamadığımız sayısız katmanlar boyutu!...
Ama, özü itibariyle, orijini itibariyle hepsinde mevcut olan bilinç, Tek bir "NEFS"ten geliyor!. Tasavvufta, hüviyetine "İnsan-ı Kâmil"; bilincine de "Aklı Evvel" denmiş...
İşte biz, bulunduğumuz yeri, yapımızı, makro veya mikro plândaki âlemlerin ve bunlarla olan ilişki şeklimizi çok iyi anlamak zorundayız...
(Üst Madde Ahmed Hulusi)

****
     
Tek vahidin değişik yansımalarının ferdiyet ile açığa çıkışı vardır ve tüm eşya için geçerlidir bu durum.

Her şey kendine özgü benzersizdir.

Vahidiyeti itibarıyla tek olduğu gibi her boyutta açığa çıkarttığı suretlerle de Tek tir.

İçselliğinde vahidiyetini yaşayanın  zahirinde ferd olarak kalan gölge bir  kimlik , isim , resim vardır.

Aynı fikirler, anlam gurupları ve idealler  birleşince  de bu cem oluş tek ferd olarak düşünülür.

Cemaatler, aile, topluluklar, takımlar böyle oluşmuş ferdlerdir.

Gezegenler Allah isimlerinin özelliklerini yansıtan;  terkiplerimizdeki varlıklarıyla da birleşen tek bir ferdir.

Sınırlar vardır ki kaos olmasın.

Karma içerisinde öylesine birbirine giren çıkan, boyutsallıkları sonucu birbirinden an içinde doğan ve ölen esma okyanusu düzen ve uyumla hareket eder fıtri olarak ki ; muhteşem ve benzersizdir bu sistem.

Tüm güneş sistemi tek bir ferd dir.

Samanyolu tek bir ferdir.

Ve nasıl ki izliyorsak doğadaki fıtri akışı ve vahdaniyeti; bizden beklenen de o  uyumdur, o akıştır bütünlük içinde  bilinçli mevcudiyetle.

Samimiyette  teklifsizlik  vardır  ama  yine  de  ferd dir. Ferdiyet hakları vardır.

Fıtraten kullukta esma terkipleri olarak tek tek ferd  ise de  insan , sınırları vardır ve sınırlarına müdahaleyi asla kabul etmeyecek bir rububiyeti vardır.

Tezat gibi görünen, özü itibarıyla tek olan şuur içerisinde uyanık kulluğun beklendiği mahaldir insan.  Tek tek insan bilinçlerinin birbirine uyan esması  sonucu BİRleşen yaşamlar, fiiller, manalar, hissedişler….

Ancak ferdiyet sahibi olan yani bir bakıma alt boyutlarındaki varlığında kendini görebilen (aynı ferdmişcesine) ve nerden o  birimin bilincine giriş  yapılabileceğini bilen yapılara aittir değişim ve dönüşüm.

Samimiyetteki teklifsizliğin tecavüz olarak algılanmadığı tek durumdur bu.

Ve ancak iman iledir.

Bir insanın imanı ne ile ve nerden açılıma geçebilir?

Bunu kim nereden bilebilir?

Böyle bir iman zaten o risalet bilincini karşısında gördüğünde tanır ve teklifsizce kendini attığı gibi O na ,  O da teklifsizce dilediğini yapar.

Karşısında gördüğü karşısındaki değil, kendisidir.

Ama öyle bir imansa yapar !

O gün işte; tek bir ferd olarak gelirsiniz  !…

O içsel kıyamet çeşitli yıkımlarla gerçekleştiği zaman,

Tutunacak hiçbirşeyinin kalmadığını gördüğün zaman,

Her şey tek tek, elinden kaydığında…

Hasbiyallah !!!!!...

O zaman Rabbin zuhur eder.

Herkes Rabbini görecek kıyameti koptuğunda !...

Umarım gördüğümüz Rab; Rabbül alemiyn olsun !..

Yöneldiğimiz Dost’ un rabbi olan Rabbül alemiyn olsun !...

Öyle olabilirse eğer;

Tüm insanlık şuuruna sahip tek FERD de bir olmuş oluruz.

Herşeyle BİR lenmiş olarak…

Dost ezel ebed bilir niyazımız
O kalpteki duyuşadır nazımız
Ben ismimi atayım,sen resmini
Tek bir FERD olsun yazımız

3.bölüm - 5.bölüm