6- İNSAN İLE DİĞER YARATILMIŞLAR ARASINDAKİ FARK; BİRİNCİSİNİN, GÖRDÜKLERİNİN ARDINA GEÇEBİLMESİ KADARDIR!..
A’ma (kör) ile basıyr (basiretiyle gören), iman edip salih amel işleyenle musi’ (muhsin’in zıddı; kötülük yapan?) bir olmaz... Ne kadar da az tezekkür ediyorsunuz!.
(mümin suresi 58)
Kör de gören ile bir olmaz, yani başında ve sonunda Hakk'ı tanımaz olan kör kalpli ile Hakk'ı bilen ilim sahibi ve basiret sahibi eşit olmaz. İlmi olup da gereğiyle amel etmeyenler, görüp de görmezlikten gelenler de görmez hükmündedir. Onun için misalden gerçeğe geçilerek buyuruluyor ki: İman edip salih ameller işleyenlerle de kötülük yapan. Bunlar da eşit olmaz. O halde insan, "ahsen-i takvim" (en güzel yaratılış) de olur, vücud açısından küçüklüğe karşılık "O göklerde ne var, yerde ne varsa hepsini kendi yanından size ram etti, emrinize verdi."(Casiye, 45/13) âyetinin mânâsınca hepsini toplayıcı olur. Siz pek az düşünüyorsunuz. (ELMALILI MUHAMMED HAMDİ YAZIR)
Ey iman edenler!... Eğer Allah’dan ittika ederseniz (fıtri ahdinize ve Rasûlullah ile ulaşanlara hiyanet etmezseniz), sizin için Furkan (Hak ile batılı temyiz aklı, keşfi ilim) oluşturur, kötülüklerinizi (beşeri birimsellik özelliklerinizi) keffaretler ve sizi mağfiret (setr) eder (Hakk zahir)... Allah, Zül’Fadlil Azıym’dir.
(enfal suresi 29)
Ey müminler! Siz Allah'a ittika ederseniz, her hususta hıyanetten sakınır, takvaya sarılırsanız o sizin için furkan yapar. Size bir ayırım gücü ihsan eder. Maddî ve manevî alanda öyle bir farklılık ve imtiyaz bahşeyler ki, "Allah, pisi temizden seçer ayırır." (Enfâl 8/37) gereğince açık ve kapalı alanlarda hakkı hak olmayandan, iyiyi kötüden, temizi pisten ayırır, sizi her türlü fenalıklardan uzak tutar ve farklı duruma getirir.
"Furkan": Fark ve temyiz veya fârık demek olduğu gibi, sabah anlamına da gelir. Nitekim derler ki, "Şöyle yapıp duruyordum ta sabah oluncaya kadar" demektir. Bu mânâya göre demek olur ki: Sizi gecenin karanlığında bir tanyeri gibi parlak ve aydınlık bir toplum yapar, farklı ve imtiyazlı bir duruma getirir, parlatır da parlatır, şan ve şerefinizi bir nur gibi ufuklar yapar, ve seyyiatınızı toptan keffarete uğratır, ayıplarınızı iyice örter, dünyada kimseye göstermez. Ve size mağfiret eder, ahirette de günahlarınızı bağışlayıp mağfur kılar. Ve Allah pek büyük ihsan ve kerem sahibidir. Lütfuyla bunları yaptığı gibi daha neler neler yapar. (ELMALILI MUHAMMED HAMDİ YAZIR)
BİR HABER VER BİZE.. BİR HATIRA ANLAT... KONUSU SEVGİLİ OLSUN…
İNSAN OLABİLMEK YOLUNDA …
Kitaplarını adeta ezberlemiştim. Şimdi artık tek istediğim yaşamaktı. Elimdeki kitaplarla Psikolog a gittim;
-Beni hipnoz edin. Bu kitaplardakileri bana söyleyin. Bende Vahdet bilinci oluşsun.
Doktor alışkın tabi böyle vakıalara. Gayet ciddiye alarak böyle bir şeyin olamayacağını ancak yaşayan birinin bunu zaman sürecinde yaşatarak öğretebileceğini söyledi.
Doktora inandım. Bir yandan arayacaktım bu ilmi yaşayan insanları. Ama mademki hipnozu bana yapmadı ben de kendi kendime yaparım dedim. Hipnozu öğrendim beynimi programlıyordum, fakat sürekliliği olmuyordu. Kısa süreli idi GÖREBİLMEK????
…
Elimde bir sürü soru listesiyle bu sefer bulduğum Allah dostlarından birine gittim..
Sorulara cevap yok. Ne sorsam sustu efendi. Bir de bana;
- Kitap yüklü eşek gibisin dedi.
Ümitsiz bir halde oradan çıkarken;
- Daimi Allah zikrinde ol , O zaman sorularına cevap bulursun, GÖREBİLİRSİN dedi…
Yine olmadı yani. Otur zikir çek. Eski zaman insanları gibi.
???
…
En iyisi dedim ; aç kalmak; riyazat yapayım, belki bir şey açılır.
Riyazat yaparım, günde beş tane tesbih namazı kılarım tutar bu iş.
Zerreler, ışıklar yağmaya başladı tavandan. Her şey ışık oluverdi. Bütün bir ışık; hem ayrı, hem de tüm görünümü veren.
– Üstadım, tekliğe geçiş yaptım galiba, her yer ışık . Sanki ben yokum…
- Git kan sayımı yaptır!..
Kan tablom çok düşük çıktı. Bütün dengemi bozmuşum. Bıraktım riyazatı da… Görmek bu da değilmiş !...
…
Görüşüne başvurmak için değerli bir Allah dostuna daha gittim. Dedimki ;
- Ben Ahmed Hulusi’nin kitaplarını okudum, Mesnevi, Divanı Kebir okudum. Bana kestirme bir yol söyleyin ki Allah ı bulayım.
-İlmihal oku.
Hiç beklemediğim bu cevap karşısında yıkıldım, Halbuki ne çok şey okumuştum… Ahadiyet, vahidiyet, uluhiyet hepsini ezbere biliyordum. Hem de hangi kasette, hangi kitapta ise sayfa sayfa.
Gönülden beratımı duydum derinden ;
-Senin asıl bunu göremeyişine hayretteyim. Ahmed Hulusi nin yaşamı okumak, sistemi okumak, ruhunu okumak deyişidir ; İlmi HAL okumak..Nasıl ki rüyalara tabir yapılırsa ; dünya rüyasını da gördüklerimizin ardına geçebilmekle okuyabiliriz. Neden, niçin diye sorarak okuruz yaşamı; okumak dilenmişse..
…
"Basar", bakar; "basiret" görür!. Yani "görmek"ten murad gördüğünün anlamını çözüp onu değerlendirmektir.
Bir şeyi dinleyebilirsiniz, ama o dinlediğiniz şeyi anlayıp değerlendirebilmek güçlü bir akıl, mantık ve muhakeme kuvveti ister.. Bunun gibi, baktığını görmek de ayrı bir özelliktir!.
İşte "okumak" da bir anlamıyla baktığın yazılı metini deşifre etmek, çözmek anlamına geldiği gibi; bir diğer anlamıyla da baktığını görmek; güçlü bir mantık, muhakeme ile ondan yeni anlamlar çıkartmak suretiyle o şeyi değerlendirmek anlamını taşır.
İşte beş duyunun verdiği madde kabulünü bir yana bırakıp, boyutsal idrâklara yönelirsek; zulmet perdeleri yavaş yavaş basiretimizden kalkmaya başlar.
"Allah’ım, bana eşyanın hakikatını göster."
İman nûru olan kişide basiret açılır!
İman nûru, kişinin basiretini açtığı içindir ki o kişi,
”Başını ne tarafa döndürürsen Allah’ın âyetini görürsün”(2-115)
âyetinin işaret ettiği mânâ ile varlığa bakar ve her kişide-her varlıkta Allah’ın vechini müşahede eder ve Allah’ın vechini müşahede etmenin gerektirdiği edep ile hareket eder, isimle-resimle perdelenmez.
Dolayısıyla ırk-renk-din-cins farkı ayırt etmeksizin bütün insanların adı arkasındaki varlığın, Hakk’ın varlığı olduğu idrâkiyle kızma-üzülme-sinirlenme-darılma gibi hallerden arınmış olarak her an Allah’tan razı bir halde yaşar! Bu razı halde yaşamanın sonucu da bir âyeti kerime ile;
“Ey beni görerek rızaya ermiş olan kulum… Cennet hâli mübarek olsun sana!”âyeti tecelli eder.
…
Demek ki, Allah`ın vechini “basiretle” görmek mümkündür!
Bu “basiret”in diğer bir adı da “İlim”dir. Ama burada “ilim” tâbirini kullanmıyoruz. Çünkü “ilim” dediğimiz zaman, herkesin aklına fizik, kimya ilminden çerçöp yapma ilmine kadar çeşitli şeyler geliyor! Zîrâ biz her şey için “ilim” tâbirini kullanmışız. Oysa hakiki mânâda ilim, bunlar değildir.
Din ıstılâhında ve burada geçen ilim; Allah`ı bilme, yaşama, görme, idrâk etme ilmidir. Bu da ‘’basiret’’ denilen özellikle olur.
Kendini önce beden olarak tanırsın… Sonra idrâk edersin veya taklîden kabul edersin ki bir de ruhun varmış... Bu, derinliğine giden bir görüş keskinliğine yol açar; ki bu, “basiret”tir!
"Çok"tan "TEK"e bakanlar, asla gerçeği farkedemeyecekler!.
Körlüğün sebebi de bu bakıştır!.
Yaratılış sırrına ermek istiyorsan, "TEK"ten "çok"u seyrettirecek olanı bul; ki gözün açılsın!.
(Ahmed Hulusi)
…
Başka bir şey vardı. Bir dil vardı. Ve tercüme edemiyordum. Birileri bir şeyden bahsediyor fakat ardına geçemiyordum OKU yamıyordum, GÖR emiyordum . İnsan olmayı hedef seçmişseniz bu en büyük ızdıraptır . Kısıtlı bir bölümde yaşıyor olduğunu fark etmek.
Sistemi okumak değil dediğim, sadece kapısından GÖREBİLMEYİ kastediyorum. Adım atabilmek istiyordum.
Halbuki okul yıllarında ne çok severdim; bir paragrafın anafikrini bulmakla ilgili soruları. Din olunca konu, niçin insan kendini kilitler? Aman sus, sorma, dokunma olduğu gibi kabul et derler ya. Kimse çıkıp demez ki bunlar mecaz. Bütün gördüklerimiz de mecaz. Öyle bir şartlanmışlık ki Üstad Ahmed Hulusi mecaz bunlar diye anlatır durur ama yine duymazsın, göremezsin.
Kör olduğunu fark etmek !..
Bu acının tarifi mümkün değil.
…
Telepati, düşünceler arasında doğrudan doğruya bağlantı kurulması, iki zihin veya ruh arasında imaj, fikir, sembol tarzında ortaya çıkan etki alış verişidir. Bilinen duyular, ya da herhangi bir araç kullanmaksızın, her türden düşünce ve duygunun zihinden zihine gönderilip, alınması tarzında yapılan bir haberleşmedir.
Telepati yeteneği hemen hemen hepimizde bulunmasına rağmen, daha başarılı sonuçların alınmasında kişiler arasındaki heyecansal uyumun olumlu etkisi olduğu saptanmıştır. Birbirlerine aşık olan insanların, anne ve çocukların, çok samimi dostların, kardeşlerin veya buna benzer birbiriyle sempati bağları bulunan insanların birbirlerini, konuşmaksızın daha kolaylıkla anlaşabilmelerinin bir sebebi de budur.
http://tr.wikipedia.org/wiki/Telepati
Şöyle bir sorun vardı;
Çok meditasyon yaptım ; özüme yöneliyorum dediğimde ya nefsimle, kayıtlı kısıtlı esma terkibimden görebildiklerimle boyutuma göre okuyorsam?
Sıçrama yaptığım şey sadece kısa süreli huzur ve haz ise?
Sembollerin mahiyeti mühimdi. Her işimize geleni odaklanma aracı olarak kullanırsak o boyut ile hallenmeyi getirir, ister istemez. Bari sevdiğiniz akıllı biri olsun der Ahmed Hulusi. Düşüncelerin kontrolunde ZAT en bu kontrol mekanizmasını işletmiş biri kontrol edebilir, ettirtebilir, kendi aynasında…
Hakikatte her şey tek ise de boyutsallığa gelindiğinde Üstad der ki; Nefsi Safiye nin bile üstü vardır. Çünkü sonsuza sınır koyamazsın. Her zaman bir üst boyut senin Rabbindir.
…
Üstad ;
-Oku yüzbin ihlas; bakalım ne olacak? Ama yavaş oku. Hızlı gitme.
Bitmesine bir hafta kalmıştı
Üstad Ahmed Hulusi yi buldum sordum yine ;
-Özündekine sor. Dedi..
…
Şifre var bu işte dedim kendi kendime ve rabıtaya başladım özümdeki Dost yüzüne…
Söylemiyorsun, görünmüyorsun … Özümden bildim ki demek ki seni gönlümde göreceğim…
Asırlar öncesinde, “ayna nöronlar” işlevinin insanlardaki açığa çıkışına şöyle işaret edilmiştir toplumlar tarafından:
“Üzüm üzüme baka baka kararır”!
Evet, beraber olduğunuz kişilerin veya içinde bulunduğunuz toplumu oluşturan beyinlerin yaydıkları “dalga”lar sizin beyninizde akis bulur ve o yönde programlanmaya tâbi tutulursunuz. İyi veya kötü… Toplumsal cinnet veya toplumsal huzur nasıl oluşuyor sanıyorsunuz?
Bu olayda olduğu gibi beyin ayrıca yöneldiği kişiyle de iletişime girebilir. “Telepati” de derler bunun bir türüne…
Evet, bir diğer deyişle yöneldiğiniz yapı tarafından, beyniniz yönlendirilir siz hiç farkında olmadan.
İşte beyindeki bu özellik dolayısıyla…
Rasulullah, kendisine inananlara, çokça “salâvat” getirmelerini tavsiye etmiştir.
“Kesinlikledir ki Allah ve melekî kuvveleri Nebî’sine yönlenmektedir. Ey iman edenler siz de Ona yönlenin ve teslim olun, selâmet bulun”. Uyarısı işte buna işaret eder.
“Allah ismiyle işaret edilen, tüm varlığı yaratan hakikatin “nokta”sındaki varlığı; ve O’nun isimlerinin özelliklerinin açığa çıkışı olan melekî kuvveler, “nübüvvet” dediğimiz sistemin gerçeklerini, ”sünnetullah”ı okuma hâline yönlendirir O’nu… Siz de O’na yönlenerek, O’ndan yayılan bu frekansı alıp, “ayna nöron”larınızın bu “dalga”ları (gelen yayını) değerlendirmesi suretiyle selâmete erin”; denmektedir belki de Kurân-ı Kerîmdeki bu âyette! (özden gelen bilginin bilinçte açığa çıkması için oluşan işlev = yusallune).
İşte bu yüzdendir ki, kişi, ne kadar çok Rasûlullah (aleyhisselâm)a yönelir ve O’nu anarsa, salâvat getirirse, o nispette O’nun ruhuyla, bilinciyle bağlantı kurup, o yayın kanalından kendisine bilgi akmaya başlar; kapasitesi kadarıyla da bu gelen bilgiyi değerlendirir.
Hazreti Muhammed Mustafa (aleyhisselâm)dan gelen “bilgi” ile “sünnetullah”ı daha iyi fark ederek; sistemin gerçeklerini idrak etmeye başlar ve yaşamına bu gerçeklere göre yön verir. Bu de geleceğinin selâmet olmasını sağlar.
Esasen bu olay, sadece O’na mahsus bir olay değildir; bu bir sistemdir!. Bir tür mekânizmadır!. Beynin sayısız işlevlerinden biridir.
Kişiler, yaşayan veya boyut değiştirmiş kapsamlı ve kuvvetli bilinçlere (ruhaniyet sahiplerine) yöneldikleri zaman, o kişiden gelen dalgayı hiç fark etmeden alırlar ve “ayna nöronlar” ile bir şekilde değerlendirirler… Bu hayli geniş bir konudur. Maneviyât ehlinin, kendilerine yönelenlere bilgi aktarışı da bu yoldandır. “Rabıta”nın aslı da buna dayanır. “Murakabe” ise kişinin kapasitesine göre kendi derûnuna, “nokta”sına açılımıdır.
http://www.ahmedhulusi.org/yazi/salavat.htm
Aradan zaman geçmişti. Her şey çok iyi gidiyordu ki biraz takıldım. Yine Gönül den beraatım geldi , sordum ;
- Hangi konuya, hangi olaya yönelsem öyle çok hikmet çıkıyor ki olumlu olumsuz birsürü hikmet.. İyi de.. Bu kadar hikmetle ne yapacağım, hangisini seçeceğim , hangisini göreceğim ?
-Ya hu bir sürü hikmeti gör, olumlu bir hikmet seç ve geç . Sonra yeni konuyu kaçırıyorsun .
…
Hilafet özelliği ile varedilmiş insanın gönlü sırlar hazinesidir. Yeter ki samimiyet anahtarı ile kapıları zorlayalım bizler. Ne hazineler saklı, ne alemler var. Dünyayı, ahireti unutturacak kadar zevkli bir iş bu tasavvuf.
Birbirine paralel evren gibi bilinçler; halka halka, dalga dalga hakikat. Aynı yaşam, aynı esma olabiliyor paralel şekillerde. Bunu fark edebilmek öylesine bir güven veriyor ki.. Düşünsenize Hz.Resulullah(SAV) eskiden yaşamadı ; O Hayyy !.,, O Baki !…O Kayyum !… Ve istediğin kadar sev O nu ; Çünkü O biliyor !.. Salavatın sevgindir, dizdiğin kelimeler değil. Sevginin akış şiddetidir çok salatu selam getirmek !…Seven sevdiğini konuşsun, yazsın, çizsin ister hayatına, sürekli.
Allah'ım senden seni sevmeyi, seni seveni sevmeyi, senin sevgini ulaştıracak ameli sevmeyi dilerim. Allah'ım, sevgini bana nefsimden, ailemden ve soğuk sudan daha sevgili kıl!..
Basiretle görmek ; sevenlerin öğretebileceği bir ilmihaldir.
Hakikat güneşinin aydınlatmadığı yer yoktur. Hepimizin derununda gizli. Açık olsa belirgin olsa kimse arayıp bulma, keşfetme arzusu duymazdı. Gördüklerinin ardına geçebilmek; hafif hafif sızan ışınlarından güneşe yol bulabilmek, idrakin, anlamanın zevki ve verdiği neşe çocukça mutlu eder insanı.
-Baba sohbet ve zikirden geldim şimdi , acaip eğlendik.
Adamcağız şaşkın..
-Delidir ne yapsa yeridir, bunda eğlenecek ne var ki ..
Hakk'ı seven âşıkların
Eğlencesi tevhîd olur
Aşk odına yanıkların
Eğlencesi tevhîd olur
Durmaz isim sürer dili
Sorar müdam doğru yolu
Gerçek ere diyen belî
Eğlencesi tevhîd olur
Dilleri durmadan Dost ismini zikreder, zikr-i dâimîde .
Devamlı doğru yolu sorar durur Erenlerden
Gerçek Er’e : “Belî : Bilakis evet haktır!” diyen o Âşıkların
Eğlencesi tevhîd olur…
İzinden ayırmaz gözünü
Cân ile tutar sözünü
Görmeğe iver yüzünü
Eğlencesi tevhîd olur
Gözünü Dost’un izinden-Yolunun gereklerinden ayırmaz
Cânla, başla isteyerek tutar sözünü
Görmeğe acele eder yüzünü
Eğlencesi tevhîd olur…
Halkın arasından çıkar
Tevhîdi görse cân atar
Bülbül gibi dâim öter
Eğlencesi tevhîd olur
Mal u menâlin terkeder
Ehl u iyâlin terkeder
Hâl ile kâlin terkeder
Eğlencesi tevhîd olur
Dünya ve ukbâ perdesin
Ardına atar cümlesin
Kor Mâsivâ eğlencesin
Eğlencesi tevhîd olur
İki gözündeki Dünya ve Âhiret perdelerini siler
Ardına atar cümlesin
Bırakır artık Allah’dan gayrıların eğlencesin
Eğlencesi tevhîd olur…
Mısrî'ye uyan kişinin
Gider çürüğü işinin
İçindeki cân kuşunun
Eğlencesi tevhîd olur.
(Niyazi Mısri)
Şayet bir birimde, kendini aşikâr etmeyi murad etmişse... Veya bir birimde kendi ef`âl mertebesinin -yani fiillerinin ortaya çıkışının- ötesinde, belli bir takım mânâları görebilmeyi; bu
mânâları ortaya çıkaran vasıflara sahip benliği hissedip yaşayabilmeyi; ve nihayet kendi Zât`ını farketmeyi takdir etmiş ise...
Ki bu ancak ve ancak, TEK`in TAKDİRİ ile gerçekleşir...
İşte o takdirde, Tek`in takdiri üzere, o birim yaşam gayesi olarak yalnızca Tek`e ermeyi hedef alır.
Evvela düşüncede, sonra fiîlde TEK`e ermek uğruna sahip olduğunu sandığı her şeyden yüz çevirebilir.
Şartlanmalarını, şartlanmaların getirdiği değer yargılarını, bu değer yargılarından doğan duygularını terkeder... Ki zaten isteyerek terketmese de ergeç sonunda terkedecektir!. Dünyada terkedemediğini, Cehennem ortamında terkedecektir!.
Bunları terkettiği gibi, bedenden soyutlanmayı da hedef alır. İçki, sigara vb. gibi birtakım alışkanlıkları terketmenin ötesinde yeme, içme, uyuma, bedenin zevklerine aşırı düşkün olma gibi bağlantılardan da soyutlanmak sûretiyle bilinç boyutunda kendini tanımayı hedef alan çalışmalara başlar. "Lâf"ıyla kalmaz!
Bunun neticesinde, bunlardan beri olarak, bilinç boyutunda kendi hakikatını bulduktan sonra, varlıkta, mevcûdatta Tek bir ilim sahibi Zât`ın olduğu düşüncesi içinde, vehmi benliğinin zâtının "yok"luğunu farkeder!. Ve, böylece "hakiki ben"liğe erişir.
Ancak, bütün bunları gerçekleştirebilmesi için, bu kemâl ile yaşayan birini bulması şarttır.
Çünkü, belli şartlanmalar veya tabiatın istekleri veya vehmi benlik mevcutken, onun kendi kendine bunu aşabilmesi mümkün değildir. -ki, bu olayı "AKIL ve İMAN" isimli kitapta izah ettik.-
İşte o kişi, Tek`in takdiri üzere buna ulaşacak ise, kendindeki tüm şartlanmalara dayalı değer yargılarını terkettirebilecek birini bulur; ki, O kişi daha önceden bunlardan arınmıştır.
Zira, yüzmeyi, yüzmesini bilen öğretir!. Hayatında deniz görmemiş adam eğer, "yüzüyorum ve öğretiyorum" derse; koyver yüzmeye devam etsin!.
Dağın başındaki deniz görmemiş çobandan yüzme öğrenilmez!.
Evet, o kemâl ehli zâttan bu ilmi iyi idrâk edebilirsek, hitâbın nereden ve kimden geldiğini görebilirsek, arınmanın şeklini, yolunu yordamını, mâhiyetini anlıyabilirsek; ve tüm bunların sonucunda da yeterli çalışmayı hakkıyla yapabilirsek varlığımızı Tek`e teslim ederiz!... İslâm olduğumuzu farkederiz!. Ve, "Abdullah" yani "Allah`ın kulu" olarak O`nun mânâları bizim aynamızda, O`nun tarafından seyredilir.
(Ahmed Hulusi..Tekin Seyri)
…
Diyecekler ki bana büyüklerim;
-Amma anlatmışsın kendini !...
En iyisi gidip savunma hazırlayayım…
Yolları kendinde başlatıp kendinde, kendiyle olmanın zevkiyle yaşatan, ayrılığın, gayrıyet hissinin olmadığı bir boyutta BİR leştiren DOST a selam olsun…
2.bölüm - 4.bölüm