Cennetin Sınırı !..
...Kemal Gökdoğan - 11 Şubat 2005

…Bu çalışmamızda Resulullah’ı zahiren görmemiş bir Hanif’in insanların gönlüne taht kurmuş ‘efsanevî gerçekliği’ni anlatmaya çalışacağız…

Veysel Karanî’nin sevdiği ‘kara sevdalısı’ olduğu kişi Resulullah a.s.’dır.

(…)Veysel’in özel cenneti;
abdiyyet/kulluk bilinci,
aciziyyet/kudretin Hak’ka ait olduğu bilinci,
mahviyyet/yokluk bilinci,
dâimi zikir/gıybeti ebedi terk ve uyanmak
ve diğer Muhammedî ahlâk motifleriyle dizayn edilmiştir…


 

Sonra, biz sana: “Haniyf olarak İbrahim’in milletine (diyni’ne) tabi ol… O, müşriklerden olmadı” diye vahyettik. (Nahl Suresi/123)
* * *
İman edip salih amel işleyenleri ise çokça müjdele, ki onlar için altlarından nehirler akan Cennetler vardır… Onlardaki herhangi bir semere’den bir rızk ile her rızıklandıkça onlar derler ki “işte bu daha önce de rızıklandırıldığımız şey-misali-idi”… Ve o (rızık) onlara/ya da onlar o rızka, (B sırrınca) müteşabih olarak sunulmuştur… (Bakara Suresi/25)
* * *
O halde, içinde ebedi kalıcılar olmak üzere cehennem’in kapılarına girin!.. Mütekebbirun’un (kibirlenenler’in; Hakk’a direnenlerin) yeri ne kötüdür!”.
(B Meal - Nahl Suresi/29)

 

CENNETİN SINIRI
çölde açılmış bir kara sevdâ çiçeğinin öyküsü

Haniflik; Allah’ın varlığını görünen ya da görünmeyen herhangi bir tanrı gibi tasavvur etmeden idrak etmeye çalışmaktır. Göründüğü ya da görünmediği kabul edilen hiçbir tanrıya tapmamaktır.

Haniflik özelliği Resul ve Nebî olmak taktiri ile yaratılan her insanda doğuştan gelen ilâhi bir sırdır. Hz. Muhammed a.s. da yaratılışça (fıtraten) hanif inancına sahipti, hanif olarak yaşadı ve hanif olarak vefat etti.

Resul ve Nebî olmayan; Ebû Bekir, Veysel Karanî ve A. Kâdir Geylânî gibi nâdir birkaç insanda daha haniflik tecelli etmiştir. Ve günümüzde de ‘ben buradayım’ diyen aşikâr nâdir hanifler hâlâ mevcuttur, ne mutlu onları tanıma nimetine ulaşanlara.

Bu çalışmamızda Resulullah’ı zahiren görmemiş bir Hanif’in insanların gönlüne taht kurmuş ‘efsanevî gerçekliği’ni anlatmaya çalışacağız.
* * *

Yemen’in Karen beldesinde bir deve çobanı yaşıyordu. Doğuştan ‘hanif’ idi. Bu hasletinden dolayı, Allah’ın varlığına ve ahadiyetine (tek varlık olmasına) çevresinden hiçbir eğitim ve etki almadan aklı ve kalbi ile iman etmişti.

Yemenlilerin görünen ya da görünmeyen tanrılarına tapmıyordu. Hz. İbrahim a.s.’ın nesli Hz. İsmâil a.s. Mekke’den Yemen istikametine de gitmiş oralarda ‘haniflik’ inancını tebliğ etmişti. O çağdan itibaren her zaman bir elin parmakları sayısınca ‘hanif’; Mekke, Medine ve Yemen civarında hep var olmuştu.

Karenli deve çobanı da o haniflerden birisi idi. Çevresinden etki ve eğitim almadan velâyet nuruna ulaştığı için ‘üveysî’ de denilmiştir. İslam coğrafyasında Veysel Karanî ismi ile ‘efsaneleşmiş gerçek’ bir ‘kara sevdâlı’dır.

Resulullah a.s.’dan yirmi-otuz yaş büyük olduğu rivayet edilmektedir.

Yaşlı annesiyle yaşamaktadır. Ömrü kızgın kumlarla masmavi gökyüzü arasında geçmektedir. Bir de çalılıklarda otlatıp, vahalarda suladığı develeri vardır. İnsanlar ondan, o da insanlardan uzak durmaktadır. Toplumdan uzak kalması ‘toplum dışı problemli kişilik’ anlamında değildir. Toplumun akıl ve mantık dışı kolektif alt bilinç yanılgılarından uzak durmaktadır. Toplum da onun zaman ve mekân üstü, üstün akıl değerlerinden uzak durmaktadır. İnsanlarla iç içedir, ücreti mukabilinde develerine çobanlık yapmaktadır.

Çölde, çalılıklarda durum biraz farklıdır. Develer onu üzmemek için kendi başlarına yayılmaktadır. Çünkü o develeri üzmemektedir, onlara bağırıp çağırmamaktadır, sopa ile korkutmamaktadır. Onlara içindeki sırları anlatmakta ve onlarla ciddi insanlar gibi dertleşmektedir. Develerin Veysel’in dil lisânından hiçbir şey anlamadığı kesindir ama Veysel’in hal lisânından etkilenmemeleri de imkânsızdır.

Şöyle ki…

Kızgın kumlarda güneş tam tepe noktasına yükselir ve beyinleri kaynatmaya başlar. Birkaç ağaç vardır. Ancak birkaç deve ile bir insana yetecek kadar gölge verebilmektedirler. Veysel gölgeye başını soksa bir deve güneşte kalmaktadır. Develerin hepsi gölgeye sığınsa Veysel güneşte kalmaktadır. Cehennemî sıcakta deveye ağırlık vermemek için üzerine binip gölgeye beraberce sığınmayı da kabul etmemektedir.

Develeri gölgeye sıkıştırıp kendisi güneşte beklemeye başlar. Çünkü O ‘kara sevdâlı’dır. Varlığın hakikatına ‘sevdâlı’dır. Hakikatin her türlü sınırsız tecelliyatına ‘kara sevdâlı’dır. Hiçbir canın cehennemî sıcakta ve cehennemde yanmasına Rahmân’a tam tecelli olmuş yufka yüreği dayanamamaktadır.

Bitkiler ve hayvanlar doğuştan ‘perdesiz’dir, hanifliğin terkibiyetlerine bakan boyutunu yaşamaktadırlar. Bitkiler ve hayvanların istisnâsız tümü ‘her ne yöne baksalar Hak’kın vechinden başka bir şey görmezler’. Hele bir de yanı başlarında Veysel gibi bir dost insan varsa, gönlündeki ‘sevdâ’ tüm varlığı kapsamışsa… Develer merhâmette geri mi kalır? Hepsi de gölgeden kaçar ki ‘kara sevdâlı’yı güneş kavurmasın. Yaban hurması ağaç da hanifliğin bitkisellik boyutu gereği, sanki yetersizliğinden utanmışçasına dallarını yayma çabasındadır bu arada…

Veysel develeri gölgeye sürer… Develer Veysel’e yer açmak için güneşe kaçarlar… Merhâmet ediniz ki merhâmet olunasınız, manzarasıdır bu… Varlıkla hâl lisânı ile konuşmadır bu …

İşte gönüllerimizin ‘efsânevî gerçeği’ Veysel Karanî’nin kısaca hayat hikayesi bu…
* * *

İlmin kapısı Hz.âli k.v. ve Allah’ın adaleti diline ve kılıcına koyduğu Hz. Ömer r.a. Resûlullah’ın atiyyesi (hediyesi) Hırka-i Şerîf’i Veysel’e ulaştırırlar. Veysel çölde secde halindedir. Beklerler. Secde bitmeyecekmiş kadar uzayınca, biz geldik kâbilinden hafifçe öksürürler. Veysel secde halinden kalkar. Üç ‘kara sevdâlı’ hemhâl (hâl ve dil lisanıyla bir) olurlar.

Veysel secde hâlinde iken Rab’bine tüm varlığı cehennem ateşinden mağfiret (azat) etmesi için duâ etmektedir. Duâsı ‘biz geldik’ öksürüğü ile yarım kalınca varlığın ancak yarısının ateşten mağfiret olunduğu müjdesini gelen konuklarına söyler. Duâsı kesilmese ve tamamlansa idi ‘cehennem’in tamamen boşalacağını söyleyecektir.

Veysel; cehennemin hak olduğunu ve doldurulmasının da hak olduğunu itikadı istikametli bir Müslüman olarak kabul ve tastik etmektedir. Cenneti de aynı şekilde kabul ve tastik eder ve cennete ancak günahtan arınmış Müslümanların girebileceğinin de bilincindedir.

Peki, cehennemi tamamen tasfiye etmek (boşaltmak) için niçin duâ etmektedir? Duâsı kesilmeseydi cehennemim tamamen boşalacağını niçin söylemektedir?

Veysel gibi bir insan olmayacak bir işe duâ etmez. Aklî dengesi bozuk anlamında ‘meczûb’ da değildir her duâya âmin desin… Meczûbdur ama Allah’a faal (sağlam çalışan) akıl ve kalb ile cezbolunmuş (çekime alınmış) anlamında ‘meczûb’dur, ‘kara sevdâlı’dır. Kabulü mümkün olan niyâza âmin der.

Onun bize mecaz yollu anlatmak istediği gerçek belki de şudur.

O, cennete kimlerin gireceğinin, kaç kişinin gireceğinin aritmetik hesabında değildir.

Cennet demek; Allah Resûlü Muhammed Mustafa a.s. ile aynı mekânda ya da en asgarisiyle aynı ‘düşünce evreninde’ olabilmektir. Veysel; yakıcı, kavurucu bir çöl ortamındadır fakat kalbi tüm varlığı kuşattığı için bir nevi dünyasal cennettedir. Kendi cennetinin sınırlarını kendisi çizmektedir.

Duâsında vurgulamak istediği, vermek istediği mesajın yarısı budur. Diğer yarısını da ahiret ortamı için vermektedir… Veysel Karanî’nin kapalı bıraktığı mesajının diğer yarısını da bir örnek ile anlamaya ve yorumlamaya çalışalım.

Olmayacak bir şey ama biz olabileceğini var sayalım. Varsayalım ki; Ebû Cehil ahiret ortamında güneşin bir ufkundan doğup diğer ufkundan battığı bir gezegende imparator olarak tekrar haşr olunsun. Köşkleri, sarayları, hizmetçileri olsun. Sonsuza kadar orada keyf edecek olsun.

Ebû Cehil’in ‘cennetini’ sadece ve sadece bir tek sebep ‘cehennem’ hükmüne çevirebilir. Bu dünyada iken görünce keyfini kaçıran, dünyasını zindan eden, öfke ve kıskançlık cehennemine düşmesine neden olan, Resulullah a.s. ile aynı ortamda ve aynı ‘düşünce evreninde’ olmak.

Resulullah a.s. Ebû Cehil’in farzı muhal ahiret cennetine ve imparatorluğuna bir anlığına uğrasa… orada o anda, Ebû Cehil yine kendisini öfke ve kıskançlık cehennemine atar. Kendi cennet ortamını iklimi ve çevreyi değiştirmeden ‘cehennem’ ortamına çevirir. Çünkü cehennem bir boyutuyla her insanın özünde mevcuttur. Ebû Cehil de kendisini, kendi sınırlarını çizdiği içsel cehennemine atacaktır.

Aslında Resulullah a.s. hiç kimseyi cehenneme itmemektedir, zorla cennete de asılmamaktadır. O, her an kendi iç âleminde cennet ve cehennem üstü hakikati yaşamaktadır. Veysel Karanî O’nu görünce ya da O’nun ‘düşünce evrenine’ yaklaşınca O’ndan algıladığı ile ‘kendi özünde taşıdığı cennet’ e girmektedir. Ebû Cehil de O’nu görünce, O’nun ‘düşünce evreninden’ algıladığı ile kendini ‘kendi içsel cehennemine’ atmaktadır.

Yine var sayalım…Ebû Cehil’in cennetine ve imparatorluğuna Veysel Karanî uğrasa ve orada ‘kara sevdalısı’ olduğu Resulullah a.s.’ı göremese ve ‘Muhammedî düşünce evreni özünden ebedi olarak silinse’ o ortamda imparator olsa… o ortam Veysel için cehennem hükmüne dönüşür. O’ndan ya da O’nun ‘düşünce evreninden’ ebedî ayrılık demek O’nun ilmine ve irfânına sevdalı olanlar için ebedî karanlık, ebedî zulmet ve ebedî cehennem demektir.

Kişi sevdiği ile beraberdir. Çevrende ve yanında sevdiğin, kişi var ise her yerde ve her ortamda ‘cennet’tesin. Eğer çevrende ve yanında sevemediğin ‘düşünce evrenini’ beğenmediğin kişi var ise her yerde ve her ortamda ‘cehennem’desin.

Ebû Cehil’in sevdiği ‘kara sevdalısı’ olduğu kişi kendi kafa yapısında olanlardır.

Ebû Cehil’in özel cenneti;
gurur,
kibir,
kıskançlık,
bencillik,
hırs,
riyâ
ve gıybet motifleriyle dizayn edilmiştir. O onlardan zevk alır ve keyf eder.

Veysel Karanî’nin sevdiği ‘kara sevdalısı’ olduğu kişi Resulullah a.s.’dır.

Veysel’in özel cenneti;
abdiyyet/kulluk bilinci,
aciziyyet/kudretin Hak’ka ait olduğu bilinci,
mahviyyet/yokluk bilinci,
dâimi zikir/gıybeti ebedi terk ve uyanmak
ve diğer Muhammedî ahlâk motifleriyle dizayn edilmiştir.

Dünya yaşamımızda; kimlerin mekânsal cennete gideceğinin, kimlerin mekânsal cehenneme gideceğinin çetelesini çıkarmamak Veysel Karanî gibi içimizdeki cehennemin yarısını boşaltmaktır. Öbür dünyada da Muhammedî birlikteliğin olmadığı cennet köşklerine ve cennet imparatorluklarına ‘cehennem’ nazarıyla bakabilmek içimizdeki cehennemin diğer yarısını daha boşaltmak ve içimizdeki cehennemi tam olarak tasfiye etmek duâsıdır.

Ahiret ortamında ahiret güneşinin yakıcı sıcağı altında da olsa ‘Muhammedî düşünce evrenini’ algılayabilmek, Veysel gibi ‘kendi cennetinin sınırlarını kendin çizmektir’… Belki de cennetlerin en yüce mertebesidir.

Yâ Rabbî;

Bizleri de ‘çölde açan kara sevdâ çiçeği’ Veysel kulun gibi kendi cennetinin sınırlarını çizebilen ‘kara sevdâlılar’ listene ekle…
İçimizdeki cehennemi tasfiye etmemizi nasip eyle…
Cennet de senindir, cehennem de senindir…
Cennetliklerin ve cehennemliklerin kimler olduğunu bizlere hesaplatarak ömür geçirtme…
Bizleri içimizdeki cenneti keşfetmeye yönelt…
âmîn!..