Bedeninde bir rahatsızlık meydana geldiğinde doktora gidersin, doktor sana ilaç verir…
Kullanırsız, ilaç fayda vermek yerine rahatsızlığını arttırır… Tekrar doktora gider durumu anlatırsın…
Doktor yanlış teşhis koyup, yanlış ilaç verdiğini kabullenmek yerine aynı ilacı dozajını arttırarak verirse tepkin ne olur?...
Aynen bu örnekte olduğu gibi; herkese aynı ilacı verip, şifa dağıttığını sanan din doktorları var!...
Kendi hedefini, kendi ilacını başkalarına da dayatan din hekimleri var!...
Beyler din bir eczane gibidir, hastalıklar çeşit çeşit,
ilaçlar çeşit çeşittir!...
Din çeşidi sever, insanları tek tip yapmak istemez, insanları kopyalamak istemez!...
Bundan dolayı cennet kat kattır, cehennem kat kat, nefs mertebeleri de kat kat!...
Bu gerçeği fark edemeyenin benliksizim iddasına ve tutturduğunu sandığı hedefe şaşarım!...
“Muhakkak ki çalışmanız başka başkadır” ayetine kulak tıkayıp, herkesi kendi yolunda yürümeye zorlayana
acıyarak bakarım!... Her hastalığa kendi hastalığının reçetesini yazana kanmayın!...
En güzeli; sorgulayın, son kararı siz verin, kendi kendinizin doktoru olun!... Din herkese gelmiştir, sadece hacıya hocaya değil!... Din seni dünyada huzura erdirmiyorsa, mutlu etmiyorsa, uygulamada bir hatan var demektir!...
“Dişini sık karşılığını ahrette alacaksın” diyenlere kanıp, dünyanı cehenneme çevirmeye devam etme!...
Anlayış ve uygulamandaki yanlışını bul, doğrusuyla değiştir!... ALLAH’ın dine ihtiyacı yok; senin, benim daha dünyadayken sonsuza dek cenneti yaşamak, cehennemden kurtulmak için dine ihtiyacımız var!... Din uğruna içsel olarak sıkıntıyla, acıyla, stresle, üzüntüyle… geçmiş bir ömrün ALLAH’a bir faydası olmadığı gibi, sana da bir faydası yok!...Din insan denen aracın kullanım kılavuzudur, insan bu kılavuzu doğru kullanırsa iyi, güzel, verimli, başarılı, mutlu bir hayat sürer!... Yok eğer yanlış kullanırsa; mutsuz, sıkıntılı, stresli bir hayat yaşar!... Bu yazımızda Leyl Suresi 1,2,3, ve 4. ayetlerini kapasitemiz yettiği kadarıyla soru-cevap şeklinde yorumlamaya çalışacağız…
Hatalar bizden…İsabet kaynaktan….
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHIYM
1-4) Kasem ederim örttüğü vakit Gece’ye, Parlayıp açığa çıktığında Gündüz’e, Erkeği ve dişi’yi yaratana ki, Muhakkak ki sa’yiniz (çabanız, çalışmanız), elbette muhtelif/başka başkadır.
SORU: Sure kasem/yemin ile başlıyor…Bundan ne sonuç çıkarmalıyız?....
CEVAP: Kasem sözü ile Rabb; anlasınlar diye, insanların şahit olduğu, bildiği şeyler üzerinden açıklama yapar!… Açıklamak istediği gerçeği idrak etsinler diye, insanların dünyasından örnekler verir!... Kişi üzerine yemin sözü verilene takılı kalmadan, asıl anlatılmak istenen gerçeğe odaklanmalıdır!... Rabb’ın üzerine yemin verdiği şeyler; açıklamak istediği gerçeğe ulaşılması için gerekli araçlardır, amaçlar değil!... Yani üzerine yemin edilen şey; misaldir, levhadır, izdir, ip ucudur!... Yeminle Rabb bize; bizim indimizden örnekler vererek, kendi indindeki gerçekleri açıklamak istemektedir!... Rabbin yeminini sıradan insanların yemini ile karıştırmamak gerekir!...
Sıradan insan biri üzerine yemin ederken, onu fidye olarak gösterirken; Rabb onu kanıt, delil olarak gösterir!... Sıradan insanın üzerine yemin ettiği şey; söylediği şeyin kanıtı değil, kumar misali öne sürdüğü şey hükmündedir!... Sıradan insan desteksiz yemin eder; Rabbin yemini ise söylediğine destek amaçlıdır!... Rabbin üzerine yemin ettiği şey; Rabbin indindeki gerçeğin izlerini, işaretlerini taşır!... Rabb laf olsun diye, taraftar toplamak için yemin etmez!... Rabb; indindeki gerçeklere paralellik gösteren örnekleri yemin olarak sunar!...
SORU: Neden örttüğüne değil de geceye, açığa çıkana değil de gündüze kasem ediliyor?...Yani neden örtülene ve açığa çıkana değil de, geceye ve gündüze yemin ediliyor?... Ayrıca gece ve gündüz diye iki ayrı şeye mi yemin ediliyor?...
CEVAP: Kasem/yemin şahit olunana, bilinene, görülene edilir!... Gece yani karanlık; tüm varlığı, beş duyu ile algılanan her şeyi örter… Gece olunca her şey görünmez, bilinmez, şahit edilmez olduğu için örtülene yemin edilmez… Gece sadece şahit olunan, görülen, bilinen karanlık yani gecenin kendisidir… Karanlık ise; aslında örtünmeye sebep olan ışığın bir halidir!... Belli frekanstaki ışın gece olarak algılanır!... Bundan dolayı geceye yemin edilmiştir… Gece bittiğinde ise; açığa çıkan gündüzdür, aydınlıktır, değişik frekanslarda ışınlardır, değişik şekildeki ışık zerrecikleridir!... Biz bunları beş duyumuz ile madde olarak algılarız!... Yani gerçekte şahit olunan gündüzdür, ışıktır!... Açığa çıkan madde değil, gündüzdür, ışıktır, bu ışık beş duyu tarafından madde olarak algılanır!.... Bundan dolayı gündüze yemin edilmiştir!... Gece denen bile; ışığın belli frekanslardaki halleri olup, karanlık olarak algılanır!... Soğuğun bile ısının bir hali olması gibi(-5 derece gibi), karanlık da ışığın bir halidir!... Sonuçta yemin edilen ışığın gece ve gündüz olan halleridir!... Yani gece ve gündüz diye iki ayrı şeye değil; aslı ışık olan tek şeyin iki ayrı haline yemin edilmektedir!... Sanki denmek istemektedir ki, nasıl gece ve gündüzün aslı tek, ışık ise; tüm ikilemlerin de kaynağı TEK’’tir!...
SORU: Erkek ve dişi üzerine değil; erkeği ve dişiyi yaratan üzerine kasem ediliyor!...Neden?...
CEVAP: Öncelikle; erkek ve dişi iki ayrı cinsiyet diye alındığı gibi, pozitif-negatif, iyi-kötü, güzel-çirkin gibi tüm ikilemler de alınabilir!... Hangisini alırsanız alın fark etmez; bunlar gündüz ile ışık ile, ışın ile, enerji dalgası ile var olur, var algılanırlar!... Beş duyu ile algılanılan maddelerin aslı enerjidir, ışındır, ışıktır!... Maddeyi ise beş duyu var sandırır!... Erkek ve dişi de gündüz(ışık, ışın, enerjinin bir hali ile) var algılanır!... Gerçekte açığa çıkan gündüzdür, ışıktır…; erkek ve dişi olarak algılanır!... Burada meleklerin neden cinsiyetlerinin olmadığı, erkek ve dişiliklerinin olmadığı daha iyi anlaşılır!... Enerjinin, ışının, ışığın erkeği ve dişisi olmaz!... Rabb indinde de yani esma boyutunda da erkeklik ve dişilik şeklinde ikilem yoktur!... Rabb kendi indindekileri bize açıklamak için, bizim indimizdeki delillere yemin ediyor, yani onları şahit gösteriyor!... Biz ise; Rabbin indindekileri anlamak için, kendi indimizde olan, üzerine yemin edilenlere takılı kalmadan, onları misal olarak değerlendirmeliyiz!... Yani Rabb bizden geceyi, gündüzü, erkeği, dişiyi değil; kendisini, kendi indindekileri kavramamızı istiyor!... Yani Rabb bizden; bilim, fizik, biyoloji, belgesel içinde kaybolmamızı değil; kendimizi Rabbin indinde bulmamızı istiyor!... Bunun için erkeğe ve dişiye değil; erkeği ve dişiyi yaratan üzerine, kendi üzerine yemin ediyor!...
SORU: Gece, gündüz, erkek ve dişiyi yaratan üzerine kasem edilen açıklama “Muhakkak ki sa’yiniz (çabanız, çalışmanız), elbette muhtelif/başka başkadır.” İle başlıyor, diğer ayetlerde de ayrıntısına giriliyor!... Üzerine yemin edilen şeylerle, yemin edilme gereği duyulan açıklama arasındaki bağlantı nedir?...
CEVAP: “Nasıl ki, ışık tek olmasına rağmen gece ve gündüz olarak algılanıyor, nasıl ki yaradan tek olmasına rağmen erkek ve dişi yaratıyor ise; sa’yiniz/çabanız/çalışmanız elbette başka başka olup, kaynağı TEK’dir”, denmek isteniyor!... “Ayrı ayrı işler, oluşlar, varlıklar görüntüsüne aldanıp ayrılığa düşmeyin, çoklukta kaybolmayın, TEK’likten uzaklaşmayın”, denmek isteniyor!... “Üzerine edilen yeminden de anlaşıldığı gibi; asıl olan yaratandır, erkek ve dişi değil”, denmek isteniyor!... Erkek ve dişi; gece ve gündüz(ışık/ışın/enerji) vesilesiyle var algılandığı için bize göre yaratılan oluyor!... Rabb esmasının Alim-Kadir/ilim-kudret/data-enerji özelliği ile gece ve gündüzü dolayısı ile erkek ve dişiyi var algılatıyor!... Gece, gündüz, erkek ve dişi ardında gerçekte şahit olunan yaratan Rabb!... Yaratan Rabb yani esma terkibi gece, gündüz… şeklinde açığa çıkıyor, algılanıyor!... Yani gerçekte şahit olunan yaratılan değil, yaratandır!... Yaratan; yaratılan olarak değerlendiriliyor!... Yani Rabb; esmalarını gece, gündüz gibi algılatarak hem yaratanı, hem yaratılanı oynuyor!... Esmaları yönünden yaratan iken; efali yönünden yaratılan olarak algılanıyor!... Aslında esma-efal ayrımı da yok!... Esmalar efal olarak; yaratandan yaratıklar olarak algılanıyor!... Gerçekte ise TEK olan Rabden başkası yok!... Esmaların ve terkiplerinin sınırı ve sonu olmadığı için; onların algılanış mahali olan efalin, fiillerin de sınırı ve sonu olmayacaktır!... Esmaların/isimlerin/manların oluşturduğu esma terkiplerinin hepsi başka başka; onların algılanışı olan efalin/fiillerin/oluşlar da başka başka olacaktır!... Bu varlık ayrı, parça çokluk şeklindedir demek değildir!... Nasıl ki; tüm esmalar TEK bir Rabbe ait ise; tüm efal de TEK bir Rabbe aittir!... Ayrı ayrı işlevler gören tüm organların bir bedene ait olması ve birbirlerinin çalışmalarından bihaber olmaları gibi!... Tüm organların çalışma şekli, görevi ayrı olsa da; tek bir beden adına çalışmaktadırlar!... Beden tekdir ama değişik organlara sahiptir; elbette organların çalışması da başka başkadır!... Bu örnekte olduğu gibi; Rabb TEK’dir; ama Rabbin esma terkipleri başka başkadır, onların oluşları da başka başka olacaktır!...
SORU: “Muhakkak ki sa’yiniz (çabanız, çalışmanız), elbette muhtelif/başka başkadır.” Ayetinden, günlük hayatımızda uygulamaya dönük ne gibi sonuçlar çıkarılabilir?... Bu ayeti yaşam felsefemizin bir maddesi olarak nasıl uygulamaya dökebiliriz?...
CEVAP: Öncelikle bu ayeti kendimize uyguladığımızda şu sonuçları çıkarabiliriz:
Ben bir esma terkibi olduğumdan, bazı esmalarımın seviyesi düşük, bazılarının yüksektir… O halde benden iyi, güzel, yararlı fiiller açığa çıkabildiği gibi; kötü, çirkin, zararlı fiiller de açığa çıkabilir… Yapımdan dolayı bu durum gayet doğaldır… Kendimden böyle yanlış bir fiil ortaya çıktığında; ölçüyü kaçırıp kendime düşman kesilmem, strese kapılmam, psikolojik rahatsızlıklara düşmem, ümitsizliğe kapılıp korkunun pençesinde çırpınmam doğru olmaz… Çünkü bu haller beni ya akıl hastanesine düşürür, yada isyan ettirip dinden çıkarır, haberim bile olmaz… Yapmam gereken doğru davranış ise; önce istiğfar yani yanlışımı fark etmek; sonrasında tövbe yani yanlışa tekrar dönmemektir, bu da ancak zayıf olan yönlerimi güçlendirmekle olur!... Bir şeyin yanlış olmasının sebebi; tekliğe, birliğe, huzura, barışa kısacası İslam’a ters düşmesi yönüyledir!... Nasıl ki; bedenimizin sıhhati için uyulması gereken kurallar vardır; benzer şekilde ruhsal sıhhat için de uyulması gereken kurallar vardır!... Nasıl ki; bedenimizi oluşturan organların çalışma kuralları vardır; bunun gibi toplumu oluşturan bireylerinde uyması gereken kurallar, yapması gereken sorumluluklar, edinmesi gereken haklar vardır!... Nasıl ki; ara sıra bedenim rahatsızlanır, bu durumda kahrolmam değil, tedavi olmam gerekirse; aynı şekilde bir hata işlediğimde de onu telafi etmem gerekir!... Tedavisi olmayan hastalıkların da olduğunu bilerek, telafisi olmayan hatalara da düşmemek gerekir, şirk gibi!…
Bu ayeti diğer insanlara uyguladığımızda ise şu sonuçlar çıkar:
İnsanların işleri, çalışmaları elbette başka başkadır!... Çünkü herkes farklı esma terkipleri ile var olmuştur!... Bu farklı esma terkiplerinden de başka başka oluşlar açığa çıkar!... Her insan diğerinden farklıdır!... Bir kere sen bu gerçeği kavradığında herkesi kendin gibi görme düşüncesinden, herkesi aynı görme sevdasından, herkesten aynı seviyeyi bekleme hevesinden, herkesi aynı kalıba sokma isteğinden… vazgeçer; bu hallerin oluşturacağı sıkıntılardan, üzüntülerden, streslerden, hayal kırıklıklarından… kurtulursun!...
Bu şekilde alemlerin Rabbi olan ALLAH’ı tanıdıkça, yargılamayı, hesap sormayı, kınamayı, suçlamayı, eksik/kusurlu görmeyi… bırakırsın!... Her birimin dilenilen manayı açığa çıkarmak için, o şekilde terkiplendiğini anlar, o halin gerçek manada o birimin kemal hali olduğunu fark edersin!... Hidayetin ALLAH’ a ait olduğunu bilir; buna vesile olmak için isteyene öğüt verirsin; gerçeğe sırtını dönene değil!... Susayan çeşmeye gelir; çeşme susayana gelmez!... Bu durumda sen; hiçbir konuda zorlamacı, baskıcı, inatçı… olup kendini ve çevreni sıkıntıya sokmazsın!...
İnsanlarla değil; kendinle uğraşırsın, kendini düzeltmeye çalışırsın, başkalarını düzeltmek adına zorba kesilerek gerçekten sapmaz, kendinden uzaklaşmazsın!... Dini insanlara hükmetme, kendini tatmin etme aracı olarak görmezsin!... Dini insanlara ve kendine acı çektiren, sıkıntıya sokan, hayatı zehirleyen bir araç olarak görmez; mutluluk, huzur, şifa, ilaç olarak görürsün!... Hz.Muhammed’in “Rabbimiz bize dünyada da güzellik ver, ahirette de güzellik ver, ateşin azabından bizi koru” duasından da anlaşıldığı gibi din; insana dünyada da güzellikler verir!...
İşi sadece ahirete havale etmek, dünyası cehennemken, dünyada cenneti bulamamışken, dünyada huzuru bulamamışken, ahirette böyle bir beklentiye girmek saflık olur!... Bu konuda “kişi dünyada cenneti yaşıyor, yada cehennemi yaşıyor” diye başkasının dış görünüşüne, hayat şartlarına bakıp hüküm vermek yanlış olur!... Dünyada cenneti yaşıyor sanılan nice kişi cehennemi yaşıyor; dünyada cehennemi yaşıyor sanılan nice kişi cenneti yaşıyor olabilir!... Bir fakirin kuru fasulyesi ona, zenginin pirzolasından lezzetli gelebilir!...
Din konusunda da içinde bulunduğu halin ne olduğu kararını, kişinin kendisi yani vicdanı verecektir!... Ahirette varacağımız yerin sağlaması dünyamızdır!... Dünyada ama olan ahirette de ama olur!... Sihirli bir değnek yoktur ki; kişinin dünyadaki cehennem hayatını, kişinin cehennemi kişiliğini değiştirip; cennete soksun, cenneti kimliğe bürüsün!... Dünyada yokluk içinde, acı olaylar içinde… cennet huzurunu yaşayanlar vardır!... Dünyada varlık içinde, eğlence içinde… cehennem ateşini tadanlar vardır!...
Deccalin cenneti kimseyi kandırmasın, işin dışı başka, içi başka olabilir!... O zenginliğin, sefahatin içinde ne yalnızlıklar ne sefillikler dönüyor olabilir, ne ateşler yanıyor, ne fırtınalar kopuyor onlar bilir, huzur bunun neresinde?!... Huzur İslam’dadır, dosdoğru olan denge yolundadır!... Zengin de, fakirde İslam’la huzura erer!...Yazımız burada bitti, diğer ayetler nasipse başka bir yazıya kaldı…
ALLAH muinimiz olsun!...
5-7) Kim verir ve korunursa, Ve el-Hüsna’yı (en güzeli, hakikatını B sırrıyla) tasdik ederse, Ona el-Yüsra’yı (en kolayı, en kolay yolu; İslam’ı; en kolay yaşam hali olan cenneti) müyesser ederiz (kolaylaştırırız).
8-10) Amma kim de cimrilik eder (infak etmez) ve mustağni olursa (arınmaya, korunmaya ihtiyaç duymazsa), Ve el-Hüsna’yı (B sırrınca) tekzib ederse, Ona el-Usra’yı (en zoru, en zor yolu; Hak’dan ve Sistem’den perdeli yaşam halini) müyesser ederiz.
11-13) (Cehhennem’e) yuvarlandığında, malı ondan (başına gelenlerden) hiçbir şeyi savamaz/ona hiçbir fayda sağlamaz. Muhakkak ki hidayet bizim üzerimizedir. Ve muhakkak ki bizimdir Ahiret te Ula (ilk, dünya) da.
14-16) Sizi, çok alevlenen bir ateşi (ateşe karşı) uyardım. Ona ancak en şakıy maruz kalır. O ki, (tanrı yok, sistem var’ı) yalanlamış ve (hakikatından) yüz çevirmişti.
17-19) En takva (tam fani; Hz.Ebu Bekir es-Sıddık r.a.) ise ondan uzaklaştırılacaktır. O ki, (kendini) tezkiye eder halde malını verir. Ve (O öyle bir haldedir ki) Onun indinde, hiçbir kimse karşılığı verilen bir nimete sahip değildir (verdiğini karşılıksız verir; infakın hakikatı).
20-21) Ancak A’la olan Rabbi’nin vechini arzulayıp istemek müstesna!. Yakında elbette razı olacaktır (vuslat).
Saim YUSUF
saimyusuf@hotmail.com
.. ana sayfa