YENİ EVREN ANLAYIŞI IŞIĞINDA BEYİN, RUH VE ÖLÜMÖTESİ
Çağ Rical Gürle

İSTANBUL BİLGİ ÜNİVERSİTESİ

 

HIST 100
A SOCIAL HISTORY OF TIME

YENİ EVREN ANLAYIŞI IŞIĞINDA BEYİN, RUH VE ÖLÜMÖTESİ

ÇAĞ RİCAL GÜRLE
104 300 70

İSTANBUL OCAK 2008

 

YENİ EVREN ANLAYIŞI IŞIĞINDA BEYİN, RUH VE ÖLÜMÖTESİ

"Bugün Biyofizik ve Kuantum Fiziği’nde yapılan araştırmaların sonucunda organizmaların (insan ve diğer canlı biyolojik sistemlerin) yapısal ve fonksiyonel özelliklerine dair yeni anlayışlar ortaya çıkmıştır. Artık biliyoruz ki, algıladığımız madde gerçeğin sadece küçük bir kısmı; görünmeyen diğer kısmı ise enerjidir."(1)

Diye açıklıyor Dr. Darko Mardjetko, son yüzyılda gittikçe değişen, yeniden şekillenen ‘madde’ anlayışını.
Newton Fiziği’nin, evreni, neden-sonuç ilişkisi içerisinde işleyen bir mekanik düzen olarak açıkladığından bugüne, Einstein, "İzafiyet Teorisi" ile, dördüncü boyutu işleyişe katıyor ve evreni ‘göreceli’ olarak yeniden tanımlıyordu. Niels Bohr ise ‘Kuantum Mekaniği’ ile, fiziği kökten sarsıyor ve evrenin aslında dalga deseninden oluşan, çeşitli düzeylerdeki enerji salınımlarının birleşimleri sonucunda açığa çıkan, bir algılayan olduğunda parçacık gibi davranan, olmadığında ise dalgasal hareketlilikte seyreden tümel bir yapı olduğunu ileri sürüyordu.

İnsanın bu güne dek algıladığı ve deneyimlediğini düşündüğü dış dünyanın, değişmez bir gerçek olduğu, insanında tüm bu oluşumun merkezinde olduğu sanısı, Einstein ve Bohr’un iddiaları ile sarsılıyordu.

Tüm bu teorilerden ve çalışmalardan çıkan ortak sonuç, kanımca şuydu: Birim ve evren bir ve aynı bütündür. Her birim kendi kesit algısı ile evreni değerlendirmektedir. İnsana ve beraberinde hiçbir şeye ‘göre’ olmayan gerçek evren modeli aslında bir girişim deseni formundadır. Değişen evren anlayışı, bilimin herhangi bir yöntemle açıkladığı yahut rafa kaldırdığı her dosyayı yeniden değerlendirme sürecine alarak açıklık kazandırmalı ve onları anlamada yeni boyutlar kazandırmalıydı. Teorik fizik sofrada daha etkin pay almaya başladığında kimi kavramlar daha dikkatle sorgulanır oldu. Bunlardan bazıları şunlardı: ‘ben’ kavramı dolayısıyla açığa çıkan, ‘ruh’ ve ‘tanrı’.

Bu 2 kavramın da birbirinden bağımsız olarak değerlendiriliği anlaşılamayacağı düşünülürken, Kuantum anlayıştaki gelişmeler de, herhangi bir birimin bir diğerinden bağımsız olarak değerlendirilemeyeceğini çünkü varlığın aslında tek ve kapsayıcı bir yapı olduğunu açıklıyordu. Maddenin yapıtaşının atom olduğuna inanan anlayışın yerini belirsizlik ilkeleri alırken, bu üç kavram ve benzerleri de doğal olarak belirsizlikten payını alıyordu..

Ünlü fizikçi Werner Heisenberg, tüm bu gelişmeler sırasında şöyle diyordu: "Deneyler yoluyla atom incelendi. Anlaşıldı ki; atomlar bölünebilirdi ve temel bir öze sahip değillerdi. Elektronlar birbirlerinin çevresinde seyretmekteydiler ve aralarında derin boşluklar bulunmaktaydı. Doğanın atomaltı deneylerde gözlemlediğimiz kadar saçma olması mümkün mü?"(2)

Sanırım Heisenberg burada aslında yetersizliğin, zayıf donanınmlı insanda olduğuna işaret ediyor olmalıydı. Bu bir bakıma ‘varlık sanısı’nın ispatı niteliğinde bir açıklamaydı fakat yine de insan için yeterli açıklıkta belirtilmiyordu. Gerçi açıklanan yapı, insanın da dahil olduğu yapıdan ayrı bir yapı olmadığından, her şeyin netleşmesi evrenin kendini daha iyi ifade etmesine değil, elbette, Heisenberg’in de işaret ettiği gibi insan’ın ‘evren anlayışının’ gelişmesine bağlıydı.

Bu durumda diğer bilim adamlarının da görüşlerinin aynı noktalarda birleşmesi, açıklanması güç kavramları en azından hangi aralıkta bulunduklarını anlamakta yardımcı olabilirdi. Ki öyle de oldu kanımca.

Hans Peter Dürr, bir röportajında ‘varlık’ yahut ‘varlık sanısı’ hakkındaki düşüncelerini şöyle açıklıyordu:
"Sayın Profesör Dürr, maddeyi nasıl tanımlarsınız?
Dürr: Aslına bakarsanız madde diye bir şey yok. En azından bizim bildiğimiz şekliyle yok. Yalnızca ilişki yapıları, sürekli dönüşüm ve hayatiyet söz konusu. Biz bunu tasavvur etmekte zorlanıyoruz. Gerçekte maddesel temeli olmayan bir ilişki mevcut. Biz bunu ruh olarak da adlandırabiliriz. Bunu bizzat yaşarız ama kavrayamayız. Daha sonra madde ve enerji ortaya çıkıyor. Adeta katılaşan, pıhtılaşan bir ruh misali. Albert Einstein`e göre madde enerjinin seyrelmiş şeklidir. Maddenin alt yapısı gerçekte seyrelmiş enerji olmayıp tamamen kendine özgü bir canlılıktır. Biz bunu bilgisayardaki yazılıma benzetebiliriz."(3)

Tüm bu çalışmalar bir yandan da insanlık tarihinin en güçlü inanışlarından birini de tehdit eder gibiydi; ‘Tanrı inancı’. Bir yandan galaksileri barındıran görülebilir evrenin ücra köşelerine bakılıyor, elden geldiğince uzaklar gözleniyordu, diğer yandan, atomaltı boyutun derinliklerine iniliyor ve her geçen gün özün özü keşfediliyordu. Fakat yüzyıllarca inanıldığı gibi olmuyordu; ‘Tanrı’, beklenildiği gibi ne en içte, ne de en dışta, insanın karşısına bir türlü çıkmıyordu. Zaten David Bohm’un ‘Kuantum Potansiyeli’’ diye adlandırdığı çalışmaları sonucunda görülüyordu ki; eğer kuantum mekaniği evreni anlamada referans olacaksa, herhangi bir ‘yer’de bulunan bir Tanrıdan asla söz edilemezdi.

İzafiyet Teorisi ve Kuantum Mekaniği’nin yanında, araştırmalar derinleştikçe, yeni bir kavram ortaya çıkıyordu; Hologram. Aydın Arıtan’ın açıklamalarına bakılırsa, Hologram günümüzde yeni çağın modern teknolojisine işaret eden havalı bir kelime olarak çağrışımlansa da terim olarak lazer tekniği kullanarak yapılan çok boyutlu veri kayıt yöntemine verilen isimdir. Kimyasal maddeler ile kaplanmış plakaların üzerine, görüntüsü elde edilecek olan birimin frekans modeli yansıtılır. Kaydın yapıldığı yön ve açıdan, aynı frekansta yeni bir lazer ışını geçirildiği zaman, kaydedilen cismin görüntüsü 3 boyutlu olarak canlanır. Bu sanal görüntü, o cismin holografik ikizi olarak adlandırılır.(4)

Evrenin Holografik gerçekliğe göre işlediğini keşfeden bilim adamları, oryantasyon noktası olarak aldıkları tüm bilgileri yeniden değerlendirmek zorundaydılar. Çünkü bu yeni mikrodalga evren kuramı o kadar güçlü açıklanıyordu ki, Newton’cu anlayıştaki bilim adamları kendilerini yenilemek ve yeni düzene ayak uydurmak zorunda kalıyorlardı.

Ne demekti holografik gerçekliğe göre işleyen bir evren modeli?

Bilim insanlarının açıklamalarından anladığım üzre şuna işaret ediyordu bu bilgiler: Evren herhangi bir noktası itibari ile bir bütündür. O nokta hiçbir ‘an’ ve ‘yerde’ bütünden bağımsız ve bütüne aykırı kimlikte davranamaz. Evren birimsel projeksiyon sonucu değerlendirilip yorumlanır. Aslında algılayanı da kapsayan bütünsel, tekil bir yapıdır. Ve her algılama boyutu, kendinden bir önceki-alt boyutun bilgisini, tıpkı ‘zip’lenmiş gibi, dokusunda barındırır. Yani hologram plakası 2 boyutlu bir düzlem olmasına rağmen, 3 boyutun bilgisini, doğru bir açıdan verilen lazer ile açığa çıkarabiliyordu. Bu yeni evren tanımına bakılacak olursa algılayana da kimi görevler düşüyordu. Artık objektif olmak; algılanan kesiti, algılayan bir birim olarak, birimsel ‘göre’lerin farkında olarak değerlendirmek gerekiyordu.

Bu, şu demek oluyordu bir noktada; hiçbir kesit algısı bütünün işlevine etiketlenemez. Her birim nihayetinde, açığa çıkardıkları ile bütünün, birim tarafından algılanamayan amacına hizmet halindedir.

Daha sonra beyin alanında uzmanlaşmış bir bilim adamı olan Karl Pribram ve David Bohm gibi kimi fizikçiler, insan beyninin de holografik bir işleyişe ve hafızaya sahip olduğunu açıkladılar. Beyinin alanlarının holografik olarak organize olduğu ve her şeyin ‘aynı anda’ ‘her yerde birden’ açığa çıkabilecek olduğu ve her şeyin aslında bir şey olduğu fikri bilim adamlarını heyecanlandırıyordu.

Karl Pribram’ın bir röportajında bahsettikleri ise bu kuramın beyinde nasıl işlediğinin anlaşılmasına ışık tutuyordu. Pribram, hücreler arasında belirli bir dalga boyuna tekabül eden elektriksel ve kimyasal bir iletişim süreci olduğunu ve elektriksel uyarının nöron hücresinin uzantıları içinde ilerleyerek bir diğer hücrenin uzantısına ulaştığında, orada suya atılan taşların yarattığı dalgalanma gibi elektriksel bir yayılım yaptığını öne sürüyordu. Nöronların, beyinde birbirleri ile yakın aralıklarda bulundukları için, her hücrenin elektriksel yayılımı diğerleri ile girişim ve kesişim (enterferans) ağı yarattığından söz ediyordu. İşte bu enterferans modellerinin, beyne holografik kaabiliyeti kazandırdığını belirtiyordu.(5)

Amerikalı bilim adamı Wilder Penfield, bu holografik işleyiş mekanizması sayesinde, anıların, beynin tek ve belirli bir merkezine değil, tümüne yayıldığını ve kuantum alan ile etkileşime geçildiği için biyolojik ölüm gerçekleşse dahi o anıların yok olmadığını ileri sürüyordu.(6)

Daha sonra Pribram’ın cerrahi deneyleri ile de desteklenen bu tespit bize bilginin bir adresinin olmadığını, aynı anda tümün her zerresinde mevcut olabildiğini ispatetmekteydi.

Bu bilgiler ışığında, birimi ve tümü değerlendirmek gerekirse birkaç noktaya dikkat etmek gerekmektedir. İnsanların ‘ben’ dedikleri şey hep tartışılmıştır. Filozoflar başka, mutasavvıflar başka, bilim adamları başka yoldan açıklamaya çalışmışlardır. Psikoloji uzmanlarının, birimin ‘ben’ ile asla tek bir şeye işaret etmediğini ve işin ilginci aynı birimin herhangi bir kavramı, olguyu, deneyimi, zaman dilimi, toplumsal kimliği yahut bunlardan en az birini referans almadan ‘ben’ dediğini tanımlayamayacağını açıklamalarına az kalmışken, ‘ruh’ kavramı da ilgi çekmeye ve yeniden değerlendirilmeye başlandı. Ancak anlaşılması ve anlatılması en zor kavramlardan biri ‘Ruh’ olarak kalacaktı.(7)

Çünkü kuantum mekaniği ve holografik esaslar anlaşılmadan ne ' ruh' ne insan ne de ben denilen yapı anlaşılabilirdi.

Peki ruh neydi? Ruh neredeydi? Ruhun beyinle olan ilişkisi neydi?

Holografik gerçeklik gereğince düşüncelerimizi şekillendirdiğimizde ve kuantum teorisince birbirinden ayrı birimler olamayacağı bilgisini referans aldığımızda, eskilerin işaret ettikleri gibi ‘kişiye ait bir ruh’ kavramı olamayacağını öngörebiliyoruz.

Günümüz İslam düşünürlerinden Ahmed Hulûsi, ‘Ruh’ hakkında şöyle diyordu:"Madde adı verilen her şey, o boyut itibariyle atomlardan meydana gelmiş görüntüsü vermektedir. Hangi özelliği ile işaret edersek edelim, o şey, atomlardan oluşmuştur. Atomların özüne, derinliğine inersek, en alt boyutta karşımıza çıkan şey, salt, kimliksiz enerji’dir. Enerji, yine o boyut itibari ile bölünemez, parçalanamaz, sonsuz-sınırsız güçtür; çünkü varlığını Allah’ın kudreti oluşturmaktadır. Allah’ın Zat’ına göre sonradan yaratılmış olabileceğinden söz edilen enerjinin geçtiğimiz asırlardaki adı ‘ruh’tur. Ve bu ruh, Allah’ın Kudret sıfatının zuhuru oluşunun yanında ‘aklı evvel’ ismiyle işaret edilen ‘evrensel şuur’; ya da başka bir tanımlama ile ‘kozmik bilinç’tir. Her nesnenin yapısındaki ‘bilinç modeli’, onun özünü oluşturan aslı ve orijini olan ‘ruh’ta mevcut olan bilinçten ileri gelir."(8)

Bu açıklamalar ışığında, bana göre, ruh diye işaret edilmek istenen gerçek, yaşamı holografik olarak açığa çıkaran kuantum alanındaki sürekli enerji devinimi olabilir. Belkide daha farklı bir noktaya da işaret ediliyor da olabilir.

Şimdi kendimizi bu düşünceler içerisinde serbest bıraktığımızda, dün ile bugünün bilmini, düşünür ve bilim insanlarının açıklamalarını uzlaştırmak istediğimizde şöyle bir sonuç çıkıyor ortaya kanımca. İnsan, algılanan biyofiziksel varlığının orijininde, bir dalga boyuna tekabül eden mikrodalga yapıda bir girişim desenidir deniyordu. O zaman insanın bedeni aynı zamanda bir mikrodalga beden üretmektedir. Hatta bu, kuantum alanında, biyofiziksel varlık sanısının orijinine işaret etmektedir. Nitekim ‘ruh’, ancak, holografik esasla çalışan mikrodalga bir beden olmalı ki, dünün ve bugünün açıklamaları aynı noktada buluşabilsin. Beyin, dalgalar üreten ve yayan holografik esaslara bağlı bir kütledir dediğimiz zaman, ölüm kavramı da yeniden şekillendirilmek zorunda kalıyor. Çünkü

Kuantum Mekaniği ve Holografik Gerçeklik göz önünde bulundurulduğunda ölüm, insanların büyük çoğunluğu tarafından anlaşıldığı gibi bir ‘yok’ oluş olmaktan çıkıp, deyim yerindeyse , holografik bir algı kesitinden, başka bir algı kesitine geçilmesi ile bilinç yaşamının yani mikrodalga boyut yaşamının devamıdır denebilir. En azından bu bilgiler referans alındığında ölüm herhangi bambaşka bir açıklamaya kavuşabilir.

Yani beyin, ruh’u, bir fonksiyon olarak kendinde açığa çıkarmakta, onunla sürmekte ve o ruh bu algı kesitindeki seyrini tamamladığında, ölüm ötesi diye adlandırılan mikrodalga boyuta geçmektedir denebilir. Belki bu yeni evren anlayışının çarklarının daha da netleşmesi sonucunda, doğunun reenkarnasyon inancı da suya düşebilir. Çünkü mantık yürütüldüğünde; eğer birim yani beyin, ruh’unu bir fonksiyon olarak kendinde açığa çıkarıyorsa, daha doğrusu, terkibi itibari ile o ruh, açığa çıktığı varlığın, varoluşunun, şekillenişinin sebebi ise; yani beyne dışarıdan bir ‘ruh’ girmiyor ise; reenkarnasyon görüşü de gerçek dışı kalan bir Hindu inancı olmaktan öteye gidemeyecektir demek çok da zor olmaz.

Şimdi elimizdeki verilere baktığımızda şu sonuçlarla karşılaşıyoruz:

Holografik yapı özelliği itibariyle, varlığın tümünde olan her özellik, varlığın her biriminde tam olarak mevcuttur. Varlık ile tabir ettiğimiz, bildiğimiz ‘evren’ kavramı ötesinde bölünmez, parçalanmaz, parçaların bütünü olarak meydana gelmiş, Ahmed Hulûsi’nin deyişiyle ‘tekil ve tümel’ bir yapıdır.

Bilim insanlarının açıklamalarına göre; atomaltı parçacıklarda sabit bir yer sözkonusu olmadığından, uzayda her şey, her yönden eşittir. Bu mekansızlık özelliğidir. Aynı zamanda  tüm atomaltı parçacıklar mesafe tanımaksızın, birbiri ile ilişkili ve iletişimlidir demiştik.

Bilgi, holografik gerçeklik esasınca, mekan kavramı sözkonusu olmaksızın, tümde eşit olarak dağılmıştır.
"Kişisel ruh diye tabir edilen madde ötesi yapı beyin tarafından şekillendirilmektedir."(9)

Diyor Ahmed Hulûsi ve ekliyor: " Beynin henüz tesbit edilememiş özellikleri mevcuttur. Biyolojik bedenin terkinden sonra mikrodalga beden ile sürecek yaşam formunda bu özellikler geçerli olacaktır elbette. Bu yaşam boyutunda üst beyin faaliyetleri dediğimiz kimi hususları idrak etmemiş ve bu idrakın neticeleri ruhunda yer almamış kişilerin madde ötesi yaşamları bir tür kör yaşamdır. O boyutun değerlerinden ve özelliklerinden âmâ olarak yaşarlar."

Ruh’u anlamak için sanırım öncelikle beyinin fonksiyonlarından birkaçına ve bu fonksiyonların özelliklerine göz atmalıyız.

Beyinin temel fonksiyonlarının yanısıra klasik bilimin açıklamakta zorlandığı fakat modern bilimin, yeni evren anlayışı modeline dayanarak kolayca açıkladığı kimi fonksiyonları mevcuttur. Bunlardan bir tanesi de beyinin algılama sırasındaki davranışıdır.

Beynin algılama esnasında esnek ve tümleyici davranışını, Karl Pribram’ın yazılarından anladıklarım kadar bahsedeyim: Bildiğiniz bir şeyi (x), yakınlık, uzaklık, açı farkı ayırt etmeksizin tanıyabilmek; küçük bir bölümünü, bir parçasını görüp, duysak bile, o şeyin x olduğunu çıkarsamak aslında bilimsel yolla açıklanması güç bir noktadır.(10)

Bu ilginç bir noktaydı çünkü beyin ‘holografik olarak kayıt tutuyor’ iddiasını kuvvetlendiriyordu. Aydın Arıtan’ın yazısında görmüştük ki, hologram plakası istenildiği kadar (düzenli olarak) bölünsün, küçültülsün; yine de görüntü hafif kusurlar dışında bozulmadan şekillenir. Beyin konusunda ortaya çıkan bu durum ise, hologram deneyinin bir sağlaması niteliğinde sanki. Beyin kaydı bütünsel olarak yaptığı için, beyin hücrelerinin sayıları ve yapısal özellikleri, deneyim sırasında değişmemesine, yeniden programlanmamasına rağmen, algılanan bir bütünün herhangi bir parçasından tümün özelliklerini çıkarsıyordu. Hatta işin ilginci önceki deneyimleri ile birleştiriyor ve bir ipucunu, canlı, kokulu, dokulu, tümel bir şekile sahip bir hale getiriyordu. Bir çileğin 1/10 değerinde kesilmiş bir parçasını beynin algısına bıraksak, onun dokusundan ve renginden çıkarsamalar yaparak çilek olduğunu anlaması zor olmayacaktır kanımca. Hemde kokusunu, bütünsel şeklini de canlandırarak. Çağrışım yaparak. Bu noktada, beynin olasılıkları değerlendirdiğini de düşünmek mümkün tabi. Yani kendisine verilen veriler ile önceki deneyimleri, veri tabanında işleyen, karşılaştıran beyinin, bu veri tabanınındaki frekans modelleri ile yeni giren frekans modellerini eşliyor ve tüm olasılıkları saniyenin binde birinde değerlendirip, en uygun frekans modelini öne çıkarıyor olması muhtemel.

Bunu daha iyi anlamak açısından madde temelli, klasik teorilere göre düşünen bilim adamlarının, öğrenilmiş yeteneklerin aktarılması konusunda çözümsüz kalmalarını değerlendirebiliriz. Uzun süre sağ eli ile yazmış bir bir insanın, bu özelliğini sol ayağına aktarırken, sağ el ile yazmayı öğrendiği kadar zorlanmıyor oluşu bir hayli ilgi çekiciydi. Ve de yazmak ile ilgili bilgiler sağ el ile birlikte kodlandıysa nasıl oluyordu da beyin sol ayağa geçtiğinde harflerin yapıları bozulmuor, sağ elden sol ayağa aktarılan, el hareketleri ve ince detaylar aynen korunuyordu. Klasik düşünceye dayalı olarak, bilginin beyinde hedef bir dokuya ulaştığını ve beynin yeni bir eylem sırasında o bölgeyi (lokal engram) harekete geçirdiğini düşünen bilim adamları, öğrenilen yeteneklerin aktarımını açıklamakta zorlanıyorlardı. Bu konuda herhangi bir bilimsel değerlendirme yahut açıklama bulamamama rağmen şimdiye dek verilen bilgilerden şu çıkarsamayı yapmam mümkün olabilir, tabi holografik gerçeklikten yola çıkıp, açıklamaya çalışarak. Eğer bilgi herhangi bir hedef hücre grubuna ulaşmak yerine, ancak, beynin tümüne holografik esasa uygun olarak yayılırsa, herhangi bir konuda toplanan veriler ve oluşturulan bilgiler, her noktada açığa çıkabilir. Burada düşünmek gerektiği kanaatindeyim.

Veri diyince, paket halinde gelip bir hücreye yerleşen bir bilgi yumağı gibi anlaşılmakta. Halbuki veriler beyine elektriksel uyarılar (impuls) şeklinde girmektedir. Bunlar belirli bir frekansa sahip olduklarından beyine ulaştıklarında, öncelikle ulaştıkları noktadan başlayarak, Karl Pribram’a göre göre ‘tüm beyini’ programlamaktadırlar.

Yani herhangi bir elektriksel uyarı bir hücreyi, kendi frekansı doğrultusunda programlarsa, (Fourier Analizi) o hücre de etrafına o frekansta dalga yayacak ve etrafını o yönde programlayacaktır.

(1968 Cambridge Üniversitesi - Fergus Campbell) Bir tür enterferans modeli oluşturacaktır. O zaman tüm bu anlaşılmazlıkları holografi ile açıklamak gerçekten kolaylaşmaktadır.

Bu noktada hem beynin dalgasal hareketliliğine hem de kimi holografik özelliklerine işaret etmek istedim. Çünkü ruh da, beynin bu özelliklerinin tümünü kapsayan bir yapı olarak işaret edilmektedir. Bu pencereden baktığımızda bir noktaya daha dikkat çekmek gerekmektedir. Beyin yani madde ve ruh yani manâ birbirinden ayrı, farklı iki yapı mıdır?

Çevre diye adlandırdığımız yapıda geçerli olan fizik kuralları atomaltı düzende geçerliliklerini yitirirler.(11)
Modern fizik bize, atomaltı düzeyde maddelerden ve şekillerden değil, enerji paketlerinden, salınım değerlerinden, atomaltı birimler arası olasılık bulutlarından söz etmemiz gerektiğini söylüyor.

Bakın Niels Bohr yapıların ayrı yahut birleşik olmaları konusunda atomaltı dünyadaki hangi gerçeklikten bahsediyor: "Birbirinden ayrı ve yalıtılmış halde bulunan, madde anlayışı ile temel yapı taşı diye adlandırılan maddesel parçacık anlayışı yok olmaktadır. Bir birimin özelliği ve varlığı ancak diğer birimlerle olan etkileşimleri çerçevesinden değerlendirilebilir ve ancak bu şekilde gözlemlenebilir."(12)

Görüldüğü gibi kuantsal düzlemde madde-mana, var-yok, soyut-somut olarak bir değerlendirme söz konusu değil. Yani varlık, orjini itibariyle, algılandığı halinden çok uzak bir gerçeklikte seyretmekte. Bu durumda ruh ve beynin ilişkisini değerlendirirken iki ayrı yapı, iki ayrı gerçeklik olarak değil, aynı gerçekliğin iki farklı işlevi (algılayanın veri tabanına göre) olarak görmek daha doğru olacaktır. İşlev açısından birbirlerinden ayrı olmadıkları da kimi düşünürler tarafından belirtiliyordu hatırlarsanız. Bu noktada Ahmed Hulûsi’nin bakışını da eklemekte fayda var.
Evren, orijin olarak bütünsel bir holografik yapıdır diyoruz, fakat sonsuz sayıda parçacık özelliği gösteren farklı frekanslarda dalgalardan oluşmuştur da diyoruz. Her dalgaboyu, frekans paketi, ancak kendi türünden olan dalgalar tarafından kabul edilmekte, algılanabilmektedir. Böylece ‘çokluk’ kavramı ortaya çıkmakta, yapılar algılama sadedinde çoklu projeksiyon olarak açığa çıkmaktadır.(13)

Beyinin ruhu üretmesi hakkında Ahmed Hulûsi’nin görüşlerine bakılacak olursa şu çıkarsamalar yapılabilir. Spermin yumurta ile birleşmesi sonrası 120.günde, cenin, kozmik ışınların da etkisiyle yani astrolojik etkiler (evrenden yayılan dalgasal etkiler) ile çeşitli açılımlar yaşayarak dalga üretimi modeline kavuşur. 120.günden itibaren çocuk alınamamasının sebebi de budur nihayetinde. Çünkü ilk sinir hücresi artık dalgasal değerlendirmeye başlamış ve beyni oluşturma programını açığa çıkarmaktadır. Ruh’un ihtiva ettiği kişilik özellikleri büyük ölçüde genetik yolla ulaşır. Biyolojik yaşam süresince birime ulaşan tüm bilgiler, beynin dalgasal programlama yeteneği sayesinde ‘insan ruhu’ denen hologramik bedene yüklenir. Böylece insan tüm zihinsel fonksiyonların sonucu olan verileri yüklenmiştir.(14)

Bu doğrultuda holografik esasları da göz önünde bulundurarak düşündüğümüzde, şu cümle kapsamlı ve açıklayıcı olacaktır:  "hologramik dalga beden, ölüm adı verilen, biyolojik boyutun mikrodalga boyuta tekabülü sonucu, o boyutun değerleri ve özelliklerine tabi olarak ‘yaşam’ına devam edecektir." Kişisel ruh bu doğrultuda önem kazanmaktadır. Nasıl ki her beyin kendine özgü bir dalga modeli üretmekte fakat aynı özellikleri kullanmakta -kırmızı bir tahta, göz organında farklı bir işlevsellik bulunmayan her ortalama birimde kırmızı bir tahta olarak algılanır- (1960 George Von Beckesy, Phantom Limb deneyi ön verileri) ise ruh ve kişisel ruhun durumu da aynı olmalıdır. Yani kişisel ruh, bir algılayan olduğunda bu yönde değerlendirilmektedir. Aslında birimsel olarak işlevi algılanan her birim, bütünsel bir tekillikte, tek bir işlevi açığa çıkaran bir noktadır. Nokta dahi bireysel bir kimliğe sahipken, bahsi geçen birimsel işlev hiçbir şahsi özelliğe sahip olmamalıdır bu doğrultuda.

Ancak nasıl ki herkesin parmak izi farklıysa, beyin yapıları da farklıdır Pribram’a göre. Bu doğrultuda düşündüğümüzde, her birimsel ruh da farklı yüklerle, farklı veriler ile donanmış olmalıdır. İşte bu durumda ortaya çıkan çatışma hakkında, Ahmed Hulûsi’nin açıklamaları doğrultusunda şöyle düşünülebiliriz. Her ruh, birimde açığa çıkan (genetik-astrolojik-etkileşimsel) programın, hologramik bedensel halidir. Yani kişi genetik, astrolojik, ve çevresel faktörler neticesinde programlı olarak doğar, programına uygun fiiller ortaya koyar. Böylelikle kendisinden açığa çıkacak nesilleri de büyük ölçüde programlamaktadır; bu dahi, birimin programı dahilinde olduğu içindir. Bu bilinç içerisinde her birimde farklı terkipte bir yapı açığa çıkabilir elbette. Bu farklılığın aynı tekilliğe hizmet ettiğini unutmadan, her bir mikrodalga hologramın birdiğerinden farklı olabileceğini söylemek yanlış olmaz. (15)

Bu tek bir noktadan yayılan evren bilgisinin her bir noktada farklı terkipte bulunmasına işaret etmiyor mu? Ve bu bilgiler ışığında, o noktanın yapısal özellikleri ve terkibi doğrultusunda bir algılayan oluştuğunda; o algılayan, bir başka noktanın özelliklerini ancak kendi özellikleri ile oluşmuş program dahilinde değerlendirebilir demek yanlış mı olur?

İnsan, 20-30-50 cm’lik ek bir demir parçası (anten) taktığımızda kilometrelerce ötedeki olayı, programlanmış, birbirine geçmiş ses ve görüntü dalgaları halinde toplayıp deşifre eden bir makinayı (tv) anlamakta zorlanmıyor, fakat; nedense beyin ve ruhun dalgasal hareketliliğini, ruhun taşıyıcı dalgalara yüklenmiş dalgalardan oluştuğu tezini anlamakta güçlük çekebiliyor. Bu, büyük ölçüde, 3 boyutlu evren modeli ile şekillenmiş beyin yapısından kaynaklanıyor olabilir. ‘Madde’ ısrarı ve beyinsel kilitler, yeni evren anlayışını kavramakta, hurafeleri bilimsel anlamda açıklığa kavuşturmakta engel teşkil ediyor maalesef.

Bu durumda David Bohm’un açıkladığı bilgiler ile, Ahmed Hulûsi’nin açıkladıkları karşılaştırılıp, ortak paydada buluşturulduğunda şöyle bir cümleye ulaşabiliriz : Beyin denen birim, boyutsal değerlerin ve algılama sınırlarının ötesinde, boyutlar üzerinde kontrol sahibi, kapsayıcı bir varlığın, mutlak boyuttan yaydığı dalgaların girişim frekans değerlerini, matematiksel olarak değerlendirme sonucunda, madde boyutunda algılanan yapılara dönüştürücüsüdür.

Bu açıklamalar ışığında, ruh ve beyin eşzamanlı ve eşgüdümlü olarak işlev görmekteydiler. Peki ne için üretiliyordu bu ruh beden? Yahut bu ruh bedenin neden ihtiyacı vardı onu üreten, besleyen ve bir tür hazırlık sürecinden geçerken veri aktaran etkileşen bir beyine?

Bu konuda ölüm ötesi anlayışı değerlendirmek gerekmektedir elbette. Ölüm ötesi bilim adamları için sorun değildir aslında, çünkü; başka bir ‘yer’ olmadığını keşfettikleri günden buyana ölüm sonrası insan’ın ne olacağı daha çok ilgilerini çekmiştir. Bu konuda Ahmed Hulûsi şöyle diyor :  " Şu anda nasıl dünya üzerinde güneşin çekim alanına tabi olarak güneşin çevresinde yaşamımıza devam ediyorsak; güneşin ışınsal platformu üzerinde bu yaşam sürüyorsa; ölüm denen olayla birlikte madde bedenden kopmamıza, madde dünya artık bizim için yok hükmüne girmesine rağmen aynı yaşama devam ediyoruz. Aynı şekilde, ruh boyutunda, ruh bedenle, dünyanın manyetik çekim alanına tabi olarak, Von Allen kuşağı içinde kalan manyetik çekim alanında ve güneşin ışınsal platformu üzerinde, yani şu an mevcut olduğumuz alanda yaşamımıza yine devam edeceğiz." (16)

Biyofiziksel bedenin ölümü deneyimlemesi sonrasında, mikrodalga boyutta, hakim olan yıldız kuvvetinin kontrolünde yaşama devam edeceği belirtiliyor insanın.

Bakın  Hans Peter Dürr ölüm ötesi yaşam boyutu hakkında düşüncelerini nasıl açıklıyor:
"Sayın Profesör Dürr 78 yaşındasınız. Ölüm ötesi hayata inanıyor musunuz?
Dürr:  Çok enteresan bir soru. Biz sadece maddeyi ve dokunabildiklerimizi yaşadığımız hayat diye adlandırıyoruz. Ölüm ötesi hayat aslında, çok daha büyük olan, her şeyi kuşatan gerçekliktir. Bu hayat, ölüm ötesi hayatın içindedir. Yani şu andaki hayatımız ölüm ötesi hayat tarafından kapsanmakta. Buradaki hayatımda kendi küçük hard diskimi kayıt yapıyor aynı zamanda sürekli olarak kuantum alanlarına yani gerçekliğin internetine de kayıt yapıyorum. O zaman bu kayıtlar beden ölümümden sonra kaybolmazlar. İnsanlarla yaptığım her konuşmamda ruhsal bütünlüğün bir parçası oluyorum. Ben ne kadar sen idiysem, o kadar ben ve diğer her şey ölümsüzdür
."(17)


Profesör Dürr’ün açıklamalarını, Ahmed Hulûsi’nin ifadelerini ve Pribram’ım aktardığı detayları aynı çatı altında toplayıp, ortak paydada buluşturduğumuzda şöyle bir yapı çıkıyor ortaya. İnsan beyni, tıpkı bir fonksiyonu olduğu evren gibi holografik gerçeklik üzere işlemektedir. Aynı zamanda, birçok fonksiyonu ile hologramik dalga beden olan ruhu şekillendirmektedir. Bu ruh adı verilen yapı, beyin biyolojik ölümünü tamamlayıp, ruhu çekim alanı dahilinde tutmayı bıraktığı anda, ruh kendi yaşam boyutunda, o boyutun değerlerine ve özelliklerine göre yaşamına devam eder. Bu asla bedenden kopup yükselen dilediği gibi dolaşan şeffaf bir yapı olarak düşünülmemeli anlaşılmamalıdır Pribram’a göre. Çünkü Ahmed Hulûsi’nin de ifade ettiği gibi, Ruh belirli bir frekanstaki birtür dalgasal yapıdır. Nasıl ki bir televizyon dalgası için kilometrelerce uzaktaki bir noktadan diğerine giderken, geçtiği yerler, şehirler, etraf çevre (madde dünya algısına göre) hiçbir şey ifade etmiyorsa, insan ruhu için de madde denen yapı ‘yok’ hükmü alacak ve evren dalgasal bir girişim deseni olarak seyrine devam edecektir. Dürr’ün de belirttiği gibi, bu aslında ölüm ile gidilen bir yer değildir, şu anda bizlerin maddesel olarak algıladığı yapının orijinal halidir.

Yani, insanın ruh bedeni, ölüm ile 5 duyu yoluya edinilen, belirli aralıktaki frekans değerlerini toplamayı bırakıp daha geniş boyutlarda frekansları değerlendirebilir hale gelecektir.

Yeni evren anlayışına dayalı bilimsel açıklamaları takip ettiğimizde, artık, dün’ün en can alıcı, canlı-cansız, var-yok gibi ikilemlerden hiç bahsedilmediğini görüyoruz. Bilim adamlarınca, kuantsal yapıdaki her şey canlı ve kendi özelliklerine göre bilinçlidir deniyordu. Yeni evren anlayışının her katmanında, farklı dalgaboylarına tekabül eden sayısız bilinçli birimler ve aynı oranda algı aralıkları mevcuttur diye açıklanıyordu.

İnsan bunlardan yalnızca birini oluşturuyordu. İşin ilginci Ahmed Hulûsi ve Profesör Dürr’ün de söylediği gibi, yeni evren anlayışına bakılırsa, sonsuz sayıda algılama boyutunda, çeşitli katmanlar bir diğerine dönüşür, boyut değiştirir, yahut kendi özelliklerine göre ‘ölüm/doğum’ yaşarlar. Dünya yaşamı, bu boyuta hazırlık süreci şeklinde de değerlendirilmektedir kimi diyni anlayışlara göre. Nasıl ki, insan, herhangi bir ülkeye seyahat edecek ve halihazırda yaşamakta olduğu koşullardan, yeni yerin koşullarına geçeceği zaman hazırlık yaparsa; biyofiziksel ölüm ile geçilecek ortamın şartlarını araştırmak ve bugünden o şartları göz önünde bulundurarak, yaşam programında açılımlar yaratmak mantık dahilinde gözükmektedir. Çünkü açıkça belirtilmektedir ki, beynin ve bünyenin her fonksyionu, gayet seçik bir şekilde, zerre eksik yahut fazla olmaksızın birimsel ruha ve kuantum alanına direkt olarak kayıt olmakta, aktarılmakta, yüklenmektedir. Ölüm anında tahminen son an’daki durum sabitlenir ve yeni açılım yahut yükleme yaşanmaz. Bu yüzden beyin her an son sentezini ruha yüklemektedir. Dolayısı ile bu sentez aynı zamanda bizlerin toplumsal ve birimsel yaşamımızı da şekillendirmektedir. Sanırım biyofiziksel ölüm ötesi ve öncesinin eşdeğer seyrinin sebebi de budur. Sanırım eskilerin açıkladığı gibi cennetin ve cehennemin her iki boyuta da aidiyeti ile buna işaret edilmektedir.

Tüm bu bilgiler ışığında; yaşam’ın aslında, insan denen birimin algı aralığıyla sınırlı olmadığını bizlere açıklayan bilim adamlarının ve düşünürlerin, ruh ve beden ilişkisi, beynin fonksiyonu, tanrı anlayışı ve ölüm ötesi yaşam hakkında söyledikleri bir hayli düşündürücü. Öyle sanıyorum ki; yeni evren anlayışı ile ‘madde’ ve ‘ben’ merkezli yaşamdan, kuantum anlayışına ve mutlak bilinci tanımaya yönelik yaşama geçmek, mecburi bir hal alacaktır. İnsanlar madde temelli düşünmek yerine, evrensel gerçekleri yeniden değerlendirmeye alarak yaşamlarını şekillendireceklerdir.

Toplumsal açıdan bu değişim süreci yaşandığında, bir çok değerin eski statüsünde olmayacağı kesin. Aslında insanlık tarihinin kimi dönemlerinde, bu farkındalık seviyesinde yaşayan toplumlar görmek mümkün, fakat kitlesel, hatta tüm insanlık olarak bu birlik bilincini açığa çıkarmak, sanırım bir ilk olacaktır.
Yeni anlayışlar ve hızla genişleyen bilimsel veriler sayesinde gözlemcinin rolü büyük ölçüde ön plana çıkıyordu, hatırlarsanız. Bu bağlamda, acaba beynin ve ruhun fonksiyonlarını keşfeden insan, bir doku içerisinde görev bilinci taşıyan ve yaşam adına gerekenleri eksiksiz açığa çıkaran bir hücre rolüne soyunup, yüksek bilinç seviyesinde bir insan formunu mu geliştirecektir? Yoksa tüm bu bilgiler, tıpkı dünden bugüne olduğu gibi, olması gerekeni şekillendirecek olan hazırlık niteliğindeki açığa çıkışlar mıdır? Yani gerçekten de birimlerde mi değişim yaşanacaktır? Yoksa birimlerin bir değişim yaşanmalı anlayışında mı?
Bana kalırsa; bunu zaman gösterecek ve her ne zaman olursa olsun, düğümü gözlemci çözecek..

 

KAYNAKÇA

1  Dr. Darko MARDJETKO, "Kuantum Anlayışı ile Maddeden Enerjiye", İndigo, No: 27, Aralık 2007
2 Werner HEİSENBERG,  Physics and Philosophy,  Harper and Row , 1963,  S.50
3 Hans Peter DÜRR, "Kuantum Ruhu" isimli röportajı,  P.M Magazine,  Mayıs 2007
4 Aydın ARITAN, "Hologram Nedir, Nasıl İşler?"’, Bilim ve Teknik Dergisi, Nisan 1990, Sayı: 269, S.17-20
5 Karl PRIBRAM, "Das Holographische Gedâchnis" (Holografik Hafıza) isimli röportaj, Psychologie Heute Dergisi,  Ekim 1979
6 Wilder PENFIELD, The Mystery of the Mind – A Critical Study of Counsciousness and the Human Brain,      Princeton University Press, 1975
7 Ahmed HULUSİ, Tek’in Seyri,  Kitsan, 1995, S.9-10
8 Ahmed HULÛSİ, Ruh İnsan Cin, Kitsan, 1972, S.9-32
9 Ahmed HULÛSİ, Evrensel Sırlar, Kitsan, 1990
10 Karl PRIBRAM, a.g.e , S.30-40
11 Lincoln BARNETT, Cosmos and Einstein, Varlık Yayınları, 1982
12 Niels BOHR, Atomic Pyhsics and Human Knowledge, John Wiley and Sons, 1958, S.50-60
13 Ahmed HULUSİ, a.g.e,  Kitsan, 1995,  Bölüm: Bilimin Günümüzde Erdiği Son Görüş
14 Ahmed HULÛSİ, a.g.e, Kitsan, 1972, Bölüm: Ruh Nedir?
15 Ahmed HULUSİ, a.g.e,  Kitsan, 1995
16 Ahmed HULUSİ,
Yaşamın Gerçeği, Kitsan, 2000, Bölüm: 1
17 Hans Peter DÜRR, a.g.r , Mayıs 2007



BEYİN RUH VE ÖLÜMÖTESİ

KUANTUM ANLAYIŞI İLE
MADDEDEN ENERJİYE


GEN


ATOM ALTI

EVREN HAKKINDA

YOGA HAKKINDA

MUTLULUK