…Hiçbir kaynakta bunlar geçmez. Peki bu satırlar nereden ve neden buraya yazıldı?
En büyük kaynaktan yazıldı.. En büyük kaynak, AZATÇI’nın ve Bilal’in karakterlerini “okuma” tekniğidir.
Peki nasıl okunmuştur?.. Bu okuma tekniği bir sır mıdır? Bir keşif midir? Bir ilim midir?
Hayır hiç birisi de değildir..
* * *
Kur’ân-ı Kerim’de hicret sırasında Rasûlullah’la beraber olmasından dolayı, “…mağarada bulunan iki kişiden biri…” (et-Tevbe, 9/40) şeklinde ondan bahsedilmektedir.
Asıl adı Abdülkâbe olup, İslâm’dan sonra Rasûlullah (s.a.s.)’in ona Abdullah adını verdiği kaydedilir. Azaptan azad edilmiş mânâsına “atik”; dürüst, sadık, emin ve iffetli olduğundan dolayı da “sıddik” lâkabıyla anılmıştır. “Deve yavrusunun babası” manasına gelen Ebû Bekir adıyla meşhur olmuştur.
Müşriklerin işkencelerine maruz kalan güçsüzleri, köleleri korudu; servetini eziyet edilen köleleri satın alıp AZAT etmekte kullandı. Bilâl, Habbab, Lübeyne, Ebû Fukayhe, Amir, Zinnire, Nahdiye, Ümmü Ubeys bunlardandır..
AZATÇI
Bilal r. a., Habeşli bir köle idi. Güçlü kasları vardı. Çelik gibi iradesi ve sahibine ihanet etmeme hasleti vardı. Bu özellikler onu çok pahalı bir eşyâ hükmüne yükseltiyor ve köle piyasasında iyi para ediyordu. Fakat bir tek kusuru vardı, Kutsal Kâbe’nin ilahını ve ilah ile insanlar arasındaki “aracı” güçler olan putları inkâr ediyordu.
Çok da inatçıydı. Çok ağır işkencelere rağmen; Hz. Muhammed a. s.’ın anlattığı Allah’a imandan vazgeçmiyordu. Sahibi anlamıştı ki “ölmek var dönmek yok” diyordu.
Sahibi onu iki nedenden dolayı öldürmüyordu.
1. Kölelerin ölüsü beş para etmiyordu fakat dirisi (hele bir de Bilal gibi yüksek iş randımanlısı) her an satılabilecek hazır para demekti.
2. Ağır ama öldürmeyici işkenceler diğer kölelere ibret-i âlem oluyor ve Müslüman olmaktan korkutuyordu.
Bir gün işkence son haddine varmıştı. Sahibin de gözü dönmüştü artık, ölürse ölsün diyordu. On altına satılan kölelere göre Bilal yüz altın ediyordu ve sahibi göz göre göre onu öldürürse Arap içinde şânı şöhreti daha da yücelecekti. Ümeyye bin Halef ne cömert adam, yüz altını toprağa saçtı diyeceklerdi.
Güneş’in ne Bilal’dan ne de işkenceden haberi vardı. Mekke’nin kumlarını, kayalarını ısıtmakla meşguldü. Ebu’l Hakem Bilal’i kızgın kuma gömmüş, göğsüne yumurtayı kızartacak derecede kızgınlaşmış ağır bir taş koymuştu. Ümeyye’nin kölesi Bilal’e, Ebu’l Hakem (nâm-ı diğer, ebu Cehil) gönüllü işkencecilik ederdi.
Bilal’in inlemeleri yavaşlamış, dili peltekleşmiş fakat hâlâ “Tanrı yok, ancak Allah” diye fısıldıyordu. Birisi koşarak Mekke sokaklarında kayboldu. İki kişi olarak geri döndü. Yanındakiyle birlikte koşuyorlardı. Bilal’e doğru koşuyorlardı.
Taşın ağırlığı Bilal’in göğüs kafeslerini çatırdattıkça cennetin kapısı da açılıyordu. Bir an önce yetişip cennetin kapısı açılmadan Bilal’i kurtarmalıydılar.
AZATÇI gelmişti. Elinde iki kese tutuyordu. Ümeyye’ye iki keseyi birden uzattı. Yüz yerine iki yüz altın vermişti. Ümeyye sırıtarak altınları koynuna indirdi. Çok iyi bir alış veriş olmuştu. Tahmininden yüz altın fazlaya satmıştı elindeki “eşya”sını.
Bilal Ümeyye’den satın alınmıştı. Yeni sahibi AZATÇI idi. Bilal biliyordu ki; AZATÇI köle edinmiyordu, o anda AZAT ediyordu.
Bilal gururlu idi. Bedelini ödemeliydi. Bir yıl, beş yıl, on yıl ne kadar olursa olsun AZATÇI’ya çalışarak iki yüz altınlık hizmet vermeliydi. AZATLI KÖLE etiketini alın teriyle hak etmeliydi.
Fakat AZATÇI ne altın ne de hizmet istiyordu. Bilal ise AZATÇI’yı henüz çok yakından tanıma fırsatı bulamamıştı. Sadece “fiysebilillah” AZATÇILIK yaparak azat ettiği kölelerin bağrına Ebu’l Hakem’in taşından daha da ağır olan “MİNNET” yükünü yüklediğini zannediyordu.
İnsan; hele bir de Bilal gibi bir Hz. İnsan, Ebu Cehil’in işkence taşına dayanabilirdi ama ölünceye kadar sırtından inmeyecek olan MİNNET kamburuna dayanamazdı.
Azat olunan kölelere yine insan denilmez, özgür insan asla denilmezdi. Sadece azatlı köle denirdi. Falancanın azatlı kölesi denilirdi. Ne dayanılmaz bir hakaretti. Bilal de dayanamadı.
Yine inadı tutmuştu. AZATÇI’dan kendisini ya satın alacak hizmet anlaşması yapacaktı ya da… bilmiyordu ne yapmalıydı?
Bilal’in derisi Allah’ın siyah rengi ile boyanmıştı. Kalbi ve aklı ise Allah’ın ilim sıfatı ile boyalı olduğu için ışıktan daha beyaz ışık saçan süper bir zekâya sahipti.
AZATÇI’nın AZATÇILIK’tan ne elde ettiğini anlayacaktı. Beklediği cevapları alamazsa tekrar geri dönüp Ümeyye’ye köle olmaya bile razıydı.
Bilal sordu:
“AZAT” ettiğin kölelerden niçin karşılık almıyorsun?
AZATÇI cevapladı:
“Ben AZAT etmiyorum, AZAT eden ben olsaydım mutlaka karşılığını talep ederdim!”
Bilal sordu:
“Allah mı AZAT ettiriyor? Karşılığını Allah’dan sevap olarak mı alacaksın?”
AZATÇI cevapladı:
“Allah AZAT ettirmiyor, çünkü Allah hiçbir kulunu köle olarak kabul etmez. Sen köle değildin, eğer köle olsaydın Allah AZAT ettirirdi. Allah bana sevap vermiyor. Çünkü şimdiye kadar AZAT edecek bir köle bulamadım. Köle olsaydı ve ben AZAT olunmasına vesile olsaydım mutlaka yüz şehit sevabı alırdım.”
Bilal sordu:
“İki yüz altın verdin, altınlar senin alın terinle kazandıkların değil mi?”
AZATÇI cevapladı:
“Altın Ümeyye’ye göre altındır bize göre ise çakıl taşından daha değerli değildir. Değerli olsaydı zaten vermezdim.”
Bilal son kez hitap etti:
“Beni Azat ettiğin için içimden sana minnet duymak gelmiyor. Sen de benden minnet duymamı beklemezsen beni çok ağır bir şekilde yük altında bırakırsın. Benden minnet duymamı iste. Ölünceye kadar senin minnetin altında ezilerek borcumu ödeyeyim.”
AZATÇI son sözünü söyledi:
“Ben tüccarım. Mal alır mal satarım. Kâr da ederim zarar da ederim. İnsan ise mal değildir, ne satın alınabilir, ne de satılabilir. Senden minnet beklersem seni satın almış olurum ve senin yüzünden çok büyük zarar ederim. Sevap ve minneti kazanırım fakat Resulullah’ı sevap ve minnete satmış olurum. Lütfen bana zararlı bir alış veriş teklif etme”.
Bilal’in de beklediği cevaplar bunlardı. İyi bir amelden cenneti, minneti, sevabı, rızayı bekleyen Allah’ı kaybeder, Resul a.s'ı sevap ve cennet karşılığı satmış olarak en büyük hüsrana uğrayanlardan olurdu.
. . .
Bilal ve AZATÇI arasında böyle bir diyalog yaşanmadı. Hiçbir kaynakta bunlar geçmez. Peki bu satırlar nereden ve neden buraya yazıldı?
En büyük kaynaktan yazıldı. En büyük kaynak, AZATÇI’nın ve Bilal’in karakterlerini “okuma” tekniğidir.
Peki nasıl okunmuştur? Bu okuma tekniği bir sır mıdır? Bir keşif midir? Bir ilim midir?
Hayır hiç birisi de değildir.
Bilal-i Habeşî’nin kölelik acısının bir benzerini ruhumuzda yaşamak, sonra Bilal’in kölelikten kurtulduğu gibi ruhumuzda yaşadığımız kölelikten kurtulmak bizi en kestirme yoldan “okur” yapacaktır ve “okuma tekniği”ni öğretecektir.
Ruhunla, kalbinle ve aklınla Allah’a lâyıkıyla iman etmek istersin. Allah’ı ararsın. Allah’a iman ettirecek, Allah’a vuslat ettirecek ne var ise peşinden koşarsın.
Kapı kapı mürşid (yol gösterici) ararsın.
Cilt cilt kitapları adeta yutarak okursun.
Bize sadece “Kur’an yeter” diyen gruplara karışırsın.
“Önce kıyafetini sarık ve sakal moduna ayarla gerisi kolay” diyenlerin eteklerine yapışırsın.
Bir balarısı gibi bu güzel ve temiz görünümlü çiçeklerin hepsine konarsın, polen ve öz toplarsın.
Allah ilmini ararken, tanrı bilimi Bilal’in göğsüne bastırılan taş gibi;
tüm ağırlığıyla ruhunun kanatlarına,
kalbinin kaslarına
ve
aklının derinliklerine öyle bir biner ki ‘emreden tanrı’nın kölesi olursun.
Tanrın sana emrettiği halde;
Şehir belediye meclisinde çoğunluğu yakalayamadığın için,
senatoda tek hükumet olarak iktidarı yakalayamadığın için,
tüm İslâm ülkelerini tek çatı altında toplayamadığın için,
tüm dünya ülkelerini …izmin sömürüsünden kurtaramadığın için
çok günahkar,
sorumluluğunu yerine getiremeyen pasif,
tanrının kulum demekten utandığı işe yaramaz bir mahluksundur artık.
Aşağılık bir kölesindir.
Yeryüzünde basit bir sanayi artığısındır.
Bu yargılardan kurtulman dava uğrunda bir lidere ya da bir tanrı dostuna tabi olman ve o liderlerin manevi sultası altına girmenle mümkündür. Onlar seni dünya …izmlerinden, nefsi emmarenin şerrinden, günahlı yollardan, ibadetsiz hayattan ve tanrıya isyandan SATIN ALMIŞTIR.
Bedeli ise o SATIN ALICILAR’a dünyada ve ahirette minnet duymandır, hizmet etmendir, bilincinde tanrını, sırtında EFENDİ’ni ebedi taşımandır. Yine de haklarını ödeyemezsin ya… (derler)…
Kölelikten Bilal gibi bunalırsın. Bilal-i Habeşi’nin minneti reddeden karakterini “okumaya” başlarsın.
Sonra…
Bir gün.
Bir AZATÇI, bilincine çöreklenmiş olan tanrından ve efendilerinden seni satın alır ve Hz. Muhammed’in Açıkladığı ALLAH’a AZAT eder.
Yıllarca bilincinde taşıdığın ağırlıktan kurtulunca aynen Bilal gibi, AZATÇI’ya karşılığını ödemek istersin.
Fakat senden hiçbir ücret istemez. Minnet beklemez, iltifat beklemez, hizmet beklemez, dünya ve ahiret özgürlüğüne ipotek koymaz.
Çünkü AZATÇI usta tüccardır. Nasıl kâr edeceğini ve nasıl zarar edeceğini dünya ve ahiret tüccarlarının Pîri Hz. Muhammed Mustafa a.s’ın ve BAŞ AZATÇI Hz. EBÛ BEKİR r.a’in “sistemini okuyarak” öğrenmiştir.
27 Ocak 2007
|