İSÂ KELİMESİNDEKİ YÜKSELTİLMEK HİKMETİNİN ÖZÜ (8)
… uyarı..
...
tüm örneklemeler
beş duyu mantığının
dört boyutlu evrenine
hitap etmek için
oluşturulmuş mecazlardır,
zâhirî ve bâtınî olarak hiçbir görüntüsel değerleri yoktur…
117-) Ma kultü lehüm illâ ma emerteniy Bihi enı’büdullahe Rabbiy ve Rabbeküm ve küntü aleyhim şehiyden ma dümtü fiyhim felemma teveffeyteniy künte enter Rakıybe aleyhim ve ente alâ külli şey’in Şehiyd;
“Onlara: <Benim ve sizin Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin> diye senin bana (B sırrınca) emrettiğinden başkasını demedim... Ben aralarında bulunduğum sürece üzerlerine bir şehiyd/şahid idim... Vaktaki beni vefat ettirdin (Sende fani oldum), onlar üzerine Rakıyb Sen oldun... Sensin her şey üzerine şehiyd/şahid”. (Mâide, 5/117; B Meal)
Nebîler kendi varlıklarıyla insanların varlıklarını ayrı kabul etmezler. Hatta her birimin/bireyin ayrı olan esmâ terkibini ve o terkibe hükmeden etkin ismini (Rabbi Hassını) dahi bütün kabul ederler.
İnsanın bu dünyaya geliş amaçlarından birisi de ayrı ayrı olan her şeyin tek bir şeyin çok gibi görünen tecelli sırrını (vahdet ve kesret gizemini) fark etmektir. İnsan-ı Kâmil olan Nebîler zaten bu fark ediş bilinci ile doğdukları için gözleri ve bilinçleri hiçbir zaman çokluk (kesret) tuzağına yakalanmaz. Her Nebî kendi sahip olduğu bu ilmi ve bilgiyi diğer insanlara da aktarmak isterler. İşte Hz. İsâ da bu gerçeği belirtmek için kendi Rabbi Has’sı (insanı oluşturan ağrlıklı esmâ terkibi) ile diğer insanların Rabbi Has’larının tek hakikati olan Allah ismine dikkat çekiyor.
Onlara mealen… beni oluşturan esmâ terkibiyetim ile sizleri oluşturan esmâ terkibleri Allah isminin farklı tecellileridir fakat Allah hem sizin (rabbiniz/özyapınız) hem de benim rabbimdir (özyapımdır). Her ismin tecellisi nasıl ki Allah kulu ise… Allah isminden başka varlığı yok ise sizlerin ve benim varlığımda da Allah’a ait esmadan başka bir şey yoktur diye sesleniyor.
Kur’an Hz. İsâ’nın dilinden özellikle Allah’a Kulluk gerçeğini belirtiyor. Çünkü çokluk (kesret) tuzağına yakalanmış olan Hıristiyanlık düşüncesi Allah’ın varlığını ve Kulların varlığını ikiye ayırarak İsâ’ya ayrıca bir tanrılık (Uluhiyet) yüklemek istemişlerdir.
Allah’ın İsâ’ya emri ne ise Mûsâ’ya da Muhammed’e de aynıdır. Emir… gerçeği, sadece gerçeği söylemektir. İsa da bu gerçeği söylemiştir… yâni insana tanrılık yapacak özü ayrı olan bir varlık olmadığını kendisinin insandan ve tüm varlıkdan ayrı bir öz olmadığını söylemiştir. Eğer Allah’ın ayrı bir öz, âlemin ayrı bir öz olduğunu söyleseydi ve kendisinin özünün tanrı (Baba) özü olduğunu söyleseydi emredileni (yani gerçeği) değil de gerçek olmayanı (emredilmemiş olanı) söylemiş olurdu.
…Ben aralarında bulunduğum sürece üzerlerine bir şehiyd/şahid idim...
Şahid (şehîd) olmak bir şeyi hakkı ile algılamaktır. Nebîler varlığı hakkı ile algılarlar. Hz. İsâ da varlığı tek bir hakikat olarak algılamıştır. Fakat insanlardan İsâ’ya tabi olmak isteyenler onu bir tanrı gibi… İsâ’ya karşı çıknlar ise onu Mûsevîlikten sapmış itikadı bozulmuş bir suçlu gibi algılamışlardır.
Ancak çok az sayıdaki Havari İsâ’yı hakkıyla algılamıştır. İsâ’ya ne tanrılık ne de Allah’dan ayrılık vermişler, kendilerinin ve her şeyin tek bir yapı olduğuna iman etmişler ve gereğini yaşamışlardır.
***
Nebîler birimsel bedenleri ve birimsel bilinçleri ile aralarında yaşadığı tüm insanları ve tüm mevcudatı (tüm boyutlarıyla tüm varlıkları) “ümmet” olarak kabul ederler. “Ümmetim, ümmetim, ümmetim” dedikleri sadece Hz. Nuh’un gemisine aldıkları değil, Hz. Mûsâ’nın denizi yarıp ardında geçirdikleri değil, Hz. İsâ’nın on-onbeş havarisi değil ve Hz. Muhammed’in “kelime-i şehadet” getirenleri değildir. Her nebînin ümmeti; sonsuz esmânın sonsuz tecellileri olan tüm insanlar ve tüm varlık türleridir.
Nebî’nin ümmeti üzerine şahidliği “ümmetinin hakikatinin Hakk olması”gerçeğini onlarda “müşahade” etmek halidir.
... Vaktaki beni vefat ettirdin (Sende fani oldum), onlar üzerine Rakıyb (yaratılmışların tümünü her an kontrolünde tutan) Sen oldun...
Bir Nebî bedensel yaşam bilincinde iken tüm insanların (ve tüm varlığın) mutlak kötülüklerden korunması için çok çeşitli yöntemler uygularlar. Nasıl ki bir çoban koyunlarını yırtıcı hayvanlardan korumak için sürüye sopası ve sesi ile sahip çıkar ise bir Nebî de insanları nefsi emmarenin hayvansal dürtülerinden korumak için çeşitli ibadetler teklif ederler, ve Allah’ın âyetlerini onlara anlayacakları lisan ile okurlar (seslenirler).
17-) Ve ma tilke Bi yemiynike ya Musa;
“O senin (Bi-) sağ elindeki nedir, ya Musa?”.
18-) Kale hiye asaye, etevekkeü aleyha ve ehüşşü Biha alâ ğanemiy ve liye fiyha mearibü uhra;
(Musa) dedi ki: “O, benim asa’mdır... Ona dayanırım, (B sırrınca) onunla koyunlarıma (ağaçtan) yaprak silkelerim ve onda başka ihtiyaçlarım da var”. (Tâ-Hâ, 20/17-18; B Meal)
***
... Vaktaki beni vefat ettirdin (Sende fani oldum), onlar üzerine Rakıyb (yaratılmışların tümünü her an kontrolünde tutan) Sen oldun...
Nebî/Rasul bazan da AHADİYET bilinci halinde kendi iç dünyasından varlığa bakar. Bu andaki bakışı… yâni bedensel-birimsel bilinç halinden Ahadiyet / tümel bilinç haline giriş bir yönüyle vefat etmesidir , ölmeden evvel ölmesidir. Ahadiyet halinde iken varlığın seyri, korunup gözetilmesi artık Allah’a ait anlamına gelmektedir. Hz. İsâ’nın dili ile İnsan-ı Kâmillerin en üst mertebesi olan Nebîlerin bilinç boyutları bu şekilde ifade edilmektedir.
Ayetin bu cümlesinde anlatılan Hz. İsâ’nın BEŞERİ DOĞASI ile bu dünyada iken insanları koruması, gözetmesi ve öldürüldükten sonra da TANRI DOĞASI ile insanlara tanrılık yapması değildir. İnsan-ı Kâmillerin iç dünyası ve varlığı seyri hakkında işaretler vermektir.
***
118-) İn tüazzibhüm feinnehüm ıbaduKE, ve in tağfir lehüm feinneKE entel Azîyzül Hakiym;
“Eğer onları azablandırır (birimliliklerine terkeder, tezkiye etmez) isen, muhakkak ki onlar senin kullarındır... Ve eğer onları mağfiret edersen (yakine erdirir isen), muhakkak ki sensin sen Aziyz, Hakiym”. (Mâide, 5/118; B Meal)
Bu âyet hem kelime-i İseviyye (İsâ’ya âit) hem de kelime-i Muhammediyye’dir (Muhammed’e âittir).
Hz. İsâ’ya âit olmasına delil; Kur’an’ın bu sözlerin İsâ’nın söylediğini haber vermesidir.
Hz. Muhammmed’e âit bir vahiy olmasına delil; bu sözlerin bizzat O’nun lisanından çıkmış olmasıdır. Bu âyet Vedâ Haccı esnâsındaki gecede nâzil olmuştur ve Rasulullah a.s. tan yerinin ağarmasına kadar âyeti tekrar tekrar sesli olarak etrafındakilere okumuştur ve başka hiçbir kelime konuşmamıştır.
Âyette Allah ismi görünmeyen (gâib) tekil şahıs zamiriyle anılmaktadır ve görünmeyen (gaybî) bir tanrısal varlık gibi anlatılmaktadır. Bu anlatımdaki inceliğin nedeni şudur:
Bilinci Ahadiyyet ilmine kapalı olanlar (kâfirler… kâfirden murad müslüman olmayan değil, gerçeği özünde örtülü tutandır) kendi vücudlarını madde zannederler. Ve bu madde beden zannı bataklığında biliçleri boğulur. Rasullerin anlattığı Allah gerçeğini de madde zannı bataklığı ötesinde temiz bir nur-ışık gibi bir şey zannederler ve öylece inanırlar.
Zanlarda tasarımlanan görünmeyen tanrı modeline ALLAH diye iman edenler şirki hafidedir (gizli şirktedir). Fakat esma terkibiyetleri ancak bu kadar imana ve bu kadar kulluğa izin verdiği için mâzur görülürler. Bu sınıfın en alt cennete (bühl/cahillik cennetine) gireceği hadisi şeriflerde belirtilmiştir.
Zanlarda tasarımlanan tanrı modelini Rasullerin inandığı Allah gerçeği zannederek İNKÂR edenlere de “Allah Gerçeğini Örten” anlamında “kâfir” denilmektedir. Kâfir’in inkâr ettiği; Rasullerin anlattığı ALLAH GERÇEĞİ olmadığı için Rasuller onların HELÂKİ için BEDDUA etmezler o yanlış zannın HELÂKİ için BEDDUA ederler. Ki bu durumda yapılan beddua dahi DUA hükmüne döner.
Bâtındaki bu gerçeği Kur’an zahiri HELÂK hikayeleriyle anlatır. Zahirde… Rasullerin düşmanlarıyla yaptıkları silahlı ve ya sıcak savaşlar ve ya soğuk savaşlar hep olmuştur. Bu tür savaşlara ALLAH ADINA komuta ve kumanda edecek olan son kişi Son Nebî Hz. Muhammed a.s.’dır. O’ndan sonra hiç kimse ALLAH ADINA soğuk-sıcak savaş KOMUTANI yetkisine sahip olamayacaktır.
Kur’an’daki HELÂK hikayelerinin zahirini olduğu gibi kabul edip iç anlamlarından yararlanmaya çalışmak gerekir.
Gerçeği Örtenler’in (kâfirlerin) gözünde Hak’kın sonsuz ilminden açığa çıkmış hâli hazırdaki mevcudat… “madde/enerji/ruh” olarak Hak’dan başka şey olarak kabul edilir. Âriflere (gerçeği açıkça bilenlere) göre bu durum Hak’kın kendisini bazı kullarından ÖRTMESİDİR.
Kur’an’ın hedeflerinden ilk ikisi GİZLİ ŞİRK’i ve KÜFRÜ tanımlayıp doğru bilgi ile değiştirmektir. Rasullerin mücadelesi de bu çerçevede olmuştur.
***
(((…“KÂFİR”
(GERÇEĞİ ÖRTEN-GERÇEĞİ DEĞERLENDİRMEYEN)
Sen, kendin veya karşındakinin ötesinde yönelecek bir varlık düşündüğün anda,tanrıya tapanlardansın demektir! Bunun anlamı da dinde KÂFİR’dir! Yani Allah gerçeğini örten!
ALLAH’IN İNZAL ETTİĞİ İLE HÜKMETMEYEN KÂFİRDİR!
“Kimler Allah’ın inzâl ettiği ile hükmetmese, onlar kâfirdir!”; 5-44…
“….onlar zâlimdir!”; 5-45…
“….onlar fâsıkdır.." 5:47…
Kâfirdir… Çünkü, inzâl olanın kaynağını örtücü olarak gerçeği inkâr etmektedir.…
Zâlimdir… Çünkü, gerçeğin hakkını veremeyen nefsine zulmetmektedir…
Fâsıktır… Çünkü, hakikatini idrâk edememekten dolayı, bozulmuş bir “ben”lik kavramı ile yaşamaktadır!.
İMANLI BİRİNE “KÂFİR” DİYEN KİŞİNİN KENDİSİ KÂFİR OLUR!
Sahihi Buhari’deki Allah Rasûlü açıklamasına göre, aklı başında insanın “Lâ ilahe illallah” düşüncesi onun imanlı olduğunun ifadesidir.. Ve ona kim “kâfir” yani “gerçeği örten” derse, diyen kişi kendisi “kâfir” olur.
Demek ki ameldeki, yasaklardaki kusur, günahı doğurur, imansızlığı meydana getirmez; küfrü meydana getirmez!.
KÂFİR, “ALLAH” GERÇEĞİNİ ÖRTENDİR!
İnsanın hele bugünkilerin, “Allah” adıyla etiketledikleri tanrılarından arınabilmeleri fevkalâde güçtür!..
Sen, kendin veya karşındakinin ötesinde yönelecek bir varlık düşündüğün anda, tanrıya tapanlardansın demektir!.. Bunun anlamı da dinde KÂFİR dir... Yani Allah gerçeğini örten!...
Ancak, gördüğünle de asla kayıt altına alıp, O’nu sınırlama!..
Küfür ve Şirkten arınmamış olanın ise tanrı kavramından arınmış olması mümkün değildir... Çünkü henüz tevhid ehli olmamıştır... Hep tanrısını Allah etiketiyle bezemiş olarak kozasındaki yaşamına devam ediyor ve kendini avutuyor demektir!...
“Kâfirler” demek, “gerçeği örtenler” demektir.
Hz.Muhammed aleyhisselâmın açıklamış olduğu, “TANRI yoktur sadece ALLAH vardır” gerçeğini örtenlere; ve sanki TANRI varmış gibi yaşayıp ötedeki veya ötendeki tanrıya tapanlara, bu yüzden gerçeği örten ve inkâr edenler denilir...
KÂFİRLER (GERÇEĞİ DEĞERLENDİREMEYENLER)
“EVRENSEL SİSTEM”İ “OKU”YAMADIKLARI İÇİN KENDİ AYAKLARIYLA
SONSUZ BİR AZÂBA DOĞRU YÜRÜMEKTEDİRLER!
Kesinlikle bilelim ki, eğer iman ehli isek, Hazreti Muhammed aleyhisselâmın önerilerine elimizden geldiğince uyabiliyorsak, bu tamamen, "RAB"bımız "HÜDÂ"dan gelen "hidâyet" sonucu oluşmaktadır...
Kim bu kesin gerçeği, görüp farkedemezse, ona "gâfil" yani "kozalı" derler ki, bu kişi "kozası" dışındaki gerçekten "gaflet" hâlinde yaşıyordur..
Kim bu kesin gerçeği reddediyorsa, ona "kâfir" yani "gerçeği örten", "gerçeği bilemeyen" derler.
"Kâfir"ler yani "gerçeği değerlendiremeyenler" insanlık içinde en fazla yardıma muhtaç kişilerdir... Çünkü içinde yaşadıkları evrensel SİSTEMİ "OKU"YAMADIKLARI için kendi ayaklarıyla sonsuz bir azâba doğru yürümektedirler...
KÂFİR'İN ARZI
İstidracı ortaya koyan kâfirin arzı , benliği kadardır; sonu ise cehennem!.
KÂFİRLER (GERÇEĞİ DEĞERLENDİREMEYENLER)
İNSANLIK İÇİNDE EN FAZLA YARDIMA MUHTAÇ KİŞİLERDİR!
Varolanların tüm varlıklarını borçlu oldukları, kendilerini meydana getiren; üzerlerinde görülen her şeyi yaratan yüce güç!.. Her an, O’nun üzerimizdeki etkisiyle hayatımızı devam ettiriyor, tüm fiillerimize, O'ndan gelenlerle yön verebiliyoruz!..
"HİDÂYET"in ne olduğunu da detaylı bir şekilde ve mekanizmasıyla izah etmiştik hatırlanacağı üzere... Şayet bu hidâyet, bu "kolaylaştırma" olmasaydı, iman ehli olmazdık.
Yani biz, kesinlikle bilelim ki, eğer iman ehli isek, Hazreti Muhammed aleyhisselâmın önerilerine elimizden geldiğince uyabiliyorsak, bu tamamen, "RAB"bımız "HÜDÂ"dan gelen "hidâyet" sonucu oluşmaktadır...
Kim bu kesin gerçeği, görüp farkedemezse, ona "gâfil" yani "kozalı" derler ki, bu kişi "kozası" dışındaki gerçekten "gaflet" hâlinde yaşıyordur..
Kim bu kesin gerçeği reddediyorsa, ona "kâfir" yani "gerçeği örten", "gerçeği bilemeyen" derler.
"Kâfir"ler yani "gerçeği değerlendiremeyenler" insanlık içinde en fazla yardıma muhtaç kişilerdir... Çünkü içinde yaşadıkları evrensel SİSTEMİ "OKU"YAMADIKLARI için kendi ayaklarıyla sonsuz bir azâba doğru yürümektedirler. …)))
( http://www.allahvesistemi.org/ahmedhulusidekavramlar/kavramlar/kafir/index.htm )
***
Gerçeği Örten bilinçle mücadele düzeyli bir ilim ve edeple yapıldığı zaman “mücadele” kavramı otomatikman “hizmet” fonksiyonuna dönüşür. Bu dönüşüm Azîz (Mutlak gâlip. Eşi ve benzeri olmayan) ve Hakîm (Her fiilinde bir hikmet, bir sebep, bir gerekçe yatan) mânâlarının bir kuldan zuhuru ve Hak’kın mağfiretidir.
Âyetin işaret ettiği mağfireti (affetmeyi,aydınlatmayı) bir kişi kendisinin yapması gerektiğini anlayamaz da ötedeki bir gücün (tanrı zannedilen Allah diye bir gücün) affı olarak düşünürse… Rasulullah a.s.’ın o gece sabaha kadar hiç konuşmamasını ve sürekli bu âyeti OKUmasını tekrar düşünmesi gerekir.
Hz. İsâ’nın da SİSTEMDEN OKUDUĞU; “Eğer onları azablandırır (birimliliklerine terkeder, tezkiye etmez) isen, muhakkak ki onlar senin kullarındır... Ve eğer onları mağfiret edersen (yakine erdirir isen), muhakkak ki sensin sen Aziyz, Hakiym” mealindeki sonsuz bilgi İsâ’nın kendisine zulmedenleri affettiğine işaret etmektedir.
Hz.İsâ’nın bu affı daha sonraları Hıristiyan ilâhiyatına TÜM İNSANLARIN GÜNAHLARINI YÜKLENMESİ, KENDİSİNİ İNSANLIĞIN GÜNAHI İÇİN TANRIYA/BABAYA KURBAN ETMESİ olarak anlaşılmıştır.
***
Ârifler Hak’kı görünen âlemden ötede aramazlar kuralınca… İsâ’nın tebliğiyle gerçeğe ermiş olan Havariler İsâ’da ve kendilerinde ve tüm varlıkta Allah’ın tüm mertebelerini bildiler.
Baba’yı (zât/teklik mertebesini) ve
Kutsal Ruh’u (esmâ ve sıfat mertebesini) ve
Oğul’u (ef’al/madde/çokluk boyutunu)… üç ayrı unsur/öz olarak değil de TEK GERÇEĞİN üç ayrı isim ile anlatımı olduğunu farkettiler.
İnceliği fark edemeyenler İsâ’nın öğretisini (İslâm’ı yani her devirde geçerli olan evrensel düzeni açıklayışını) yeni bir DİN gibi algıladılar.
Musa’ya atfedilen fakat Musa’nın öğretisi olan tevhid dininden yani her devirde geçerli olan evrensel düzen İSLÂM’dan sapmış olan din anlayışına alternatif olarak TESLİS DİNİNİ (VARLIĞI ÜÇE AYIRMAYI) oluşturdular. Gerçekten sapmış Musevilikten ayrılmış olan yeni din İsevîlik, varlığı;
1. TANRININ GÖRÜNMEYEN ÖZÜ (Baba/Zât),
2. TANRININ GÖRÜNEN ÖZÜ (İsâ olarak tecellisi),
ve
3. TANRI ve TANRININ GÖRÜNEN ÖZÜ İSÂ OLMAYANLAR (madde boyutu,insanlar, hayvanlar vs…) tasnifiyle üçleyerek (trinite/teslis ederek)… yeni bir gerçekten sapmış din daha oluşturdular.
Hıristiyan ilahiyatındaki mezhepler tüm varlığın ÇOKLUK PERDESİ ARDINDAKİ TEKLİĞİNİ değil de sadece BABA, KUTSAL RUH VE OĞUL’un çokluk (trinite/teslis) perdesi ardındaki TEKLİĞİNİ tartışmaktadır.
Varlığın tekliğini İSLÂM SÛFİLERİ gibi ALLAH GERÇEĞİ’nin tek varlık olması tarzında düşünebilen bazı Hıristiyan tarikatları ve azizleri tarih içinde görülmüştür. Fakat en kısa zamanda yok edilmişler ve ya öğretileri çarptırılmıştır.
Mûsâ’nın ve İsâ’nın anlattığı İSLAM SİSTEMİ (varlığın tek bir gerçek olduğu ve Allah’ın /Tek Var’ın sisteminin bilgisi) nasıl ki onlardan sonra tanrılı dinlere dönüştürüldüyse Hz. Muhammed’in de anlattığı İSLÂM yine hemen ondan sonra Allah inancından saptırılarak tanrılı bir din haline getirilmiştir.
İslâm’ın tanrılı bir din olmadığını ALLAH GERÇEĞİ’ni anlatan bir sistem olduğunu zamanlarının idrakine göre açıklamış olan İslâm sûfileri de Kilise engizisyonuna ve kilise kadrosuna tekabül eden Müslüman zahir uleması sınıfının fetvalarıyla zulme uğratılmışlardır.
Hz. Muhammed a.s.’a da yapılan zulmün en büyük nedenlerinden birisi toplumunun tanrı kökenli inançlarını Allah gerçeği ile değiştirmesi idi. O, kendisine yapılan zulme karşı yaptığı sıcak savaşlarda dahi beddua etmemiştir:
***
(((… ONLAR BİLMİYORLAR
"Allah Rasulünü(s.a.s) hatırlıyorum. Bir peygamberin hikâyesini anlatıyor. O peygamberi dövüyor, yaralıyorlar. O ise, bir yandan yüzünden akan kanları siliyor, bir yandan dua ediyor:
"Allahım, sen kavmimi bağışla! Çünkü onlar bilmiyorlar."1
Bunlar, Efendimiz’in sevgili dostu Abdullah b. Mesud’un(r.a) sözleri. Hani bir zamanlar Mekke’de, Kureyş müşriklerinin karşısında ilk kez Kur’an-ı Kerim okuyan genç sahabi.2
Yine o genç sahabinin anlattığına göre; Peygamberimiz(s.a.s) Kabenin yanında namaz kılıyordu. Ebu Cehil ve arkadaşları da oradaydılar. Efendimiz secdeye vardı ve secdesini uzattı. Ebu Cehil, yanındakilere: Hanginiz filancanın yeni kestiği devesinin işkembesini Muhammed’in sırtına bırakır , dedi.
İçlerinden en kötüsü olan Ukbe b. Ebi Muayt kalktı. Pislik dolu işkembeyi getirerek Nebi aleyhisselamın sırtına bıraktı.
Abdullah b. Mesud olduğu yerde kalakalmıştı. Ne konuşabiliyor, ne de hareket edebiliyordu. Onu bu durumdan kurtabilecek hiçbir gücü yoktu. Henüz İslam’ın ilk günleriydi. Müslüman olduğunu ilan edenlerin sayısı bir elin parmaklarını dahi geçmiyordu. Abdullah o günlerde, Kureyş liderlerinden birinin develerini güden kimsesiz bir çobandı.
Resulullah, işkembenin ağırlığı sebebiyle secdeden kalkamıyor, Kureyşliler ise gülmekten yere düşmemek için birbirlerine tutunuyorlardı.
İbn Mesudun yaşadığı çaresizliği, en sevdiği insana yardım edemediği için duyduğu acıyı ne anlamak ne de anlatmak herhalde mümkün değildir.
Kureyşin azgın liderlerinin gürültüsünü duyan küçük Fatıma (r.anha) koşarak geldi ve babasının omuzlarından pislikleri aldı. Allah Resulü secdesini tamamlayıp ayağa kalktığında ellerini açtı ve üç kere : Allahım! Kureyşi sana havale ediyorum. Utbe yi, Ukbe yi, Ebu Cehil i ve Şeybe yi sana havale ediyorum. Elimden bir şey gelmiyor , dedi.3
İbn Mesud adları sayılan müşriklerin, Bedir de tek tek öldürüldüklerini gördü, hatta Ebu Cehil i bizzat kendisi öldürdü.
Uhud Savaşının en kızgın zamanıydı. Okçular yerlerini terketmiş, Müslümanlar darmadağın olmuş, binlerce düşmanın ortasında bir avuç arkadaşıyla bir peygamber yalnız kalmıştı. O peygamberin dişleri kırılmış, damağı, yanağı, alnı yaralanmıştı. O peygamber bir yandan yüzündeki kanları siliyor, bir yandan dua ediyordu:
"Allahım, Sen kavmimi bağışla! Çünkü onlar bilmiyorlar."
1-Buhari, enbiya,54;Müslim, cihad, 104
2-İbn Hişam, Sire I, 336
3-İbn Seyyidinnas, Uyunu’l-Eser, I,103; Heysemi, Mecmaü’z-Zevaid, 6, s.18
4-Kadı Iyaz, Şifa I, 79 …)))
(imamhatip.com'dan alınmıştır)
***
Rasuller/Nebîler bilinci örtülü olanları (kâfirleri) vahiy anlarında ve ya beşeri konuşmaları anında dile getirmeleri,onların GERÇEĞİ ANLAMALAK İLE CEZALANDIRILMALARI’nı istemeleri onlar için bir nevi kurtuluş mayası oluşturmuştur. Nasıl ki bir miktar maya hamura karışıp tüm hamura bir müddet sonra hakim olursa Rasullerin bu anışları da onlar için (örtülüler için) ölüm anında, kıyamette ve mahşerde gerçeği görmelerine maya olacaktır. Fakat bilgi pişmanlıkla birlikte geleceği için dünyaya tekrar dönme imkanı da olmadığı için sonsuza kadar “cehalet azabında” kalacaklardır.
Örtülülerin “biz madde bedeniz” zannı Rasullerin tebliği sayesinde ölüm anında ve sonrasında kalkacak ve kendilerinin Hak’ka ait oldukları bilinci “bilgi” olarak açığa çıkacaktır. Fakat bu “bilgi” dünyasal yaşamda iken ibadetlerle ve Rasullere muhabbetle geliştirilmediği için ahirette bir getirisi olmayacaktır.
Rasul’ün âlemlere rahmet olarak gönderilmesi örtülüleri bu şekilde kapsayacaktır.
***
…muhakkak ki onlar senin kullarındır...
Onlar (örtülüler) esmâ terkibiyetlerinin ve ağırlıklı esmâlarının (Rabbi Haslarının) gereği örtülü kalarak kulluklarını icrâ etmektedirler ve başka seçenekleri de yoktur. Ve onların Senin kulluğundan çıkmak ihtimali yoktur. Zîrâ (bu sebepten/çünkü) her zerrede ve her birimde ve her varlıkta zâhir olan (görünen) Sensin.
İsâ da Senin görünümlerinden bir görünümdür. Onlar Hak’kı İsâ görüntüsü ile sınırlayıp İsâ’ya Sen diye taparlarsa bu tapınmaları yine Sana râci’ olur (Sana dönük olur).
Çünkü sonsuz tüm esmâyı ve esmâ tecellilerini Allah ismi ile kendin olarak cem eden (toplayan) Sensin. Sen tek hakikatsin.
Her ne kadar onlar cehilleri (bilgisizlikleri) sebebiyle bu hakikate akıl erdiremezlerse de gerçekte onlar da sistemin tekliği altındadırlar. Onların bilgisizlikleri Senden başka bir varlık olmalarını gerektiremez.
Onlar mâdem ki senin kullarındır… onların varlığında Senden başka varlık ve Senden başka tasarruf edici yoktur. Nitekim efendileri olan Senin iradene (isteğine) ve hükmüne tabidirler. Onlarda… ne kendi olmayan varlıkları ne de başka varlık olmadığı için mutlak tasarruf eden yine Sensin.
Onlar Senin İlâhî ilminde bu sûretle bilinen (ayan-ı sâbite) oldular. Ve Senin ilmin bilinene (ma’lûma) ve iraden dahi ilme bağlıdır. Onların hakikatleri şehadet mertebesi olan dünyasal boyutta Senin iradenle böyle tecelli etmiştir. Senin bu iradene muhalefet edebilirler mi? Edemezler… çünkü onların ne kendi varlıkları var ne de kendi istekleri var.
Tüm bu nedenlerden dolayı onlar Senin kullarındır.
İnsanların zorunlu kullukları insanlar için ALÇALTICI BİR AZAPtır. Alçaltıcı azaba uğrayanlar HOR, HAKİR ve ZELİLdir. (Zelil; alçaltılmış, küçük görülen)
Zorunlu kulluk insanlar için Aziz ve Kâhir (kahredici) olan kudret elinde zebûn olmaktır (güçsüz kalmaktır, aciz kalmaktır).
Kendi hakikatlerini ve İsâ’nın hakikatini esmâ terkibiyetleri nedeniyle bilemeyenler… gerçeği kendilerinden ötelerde arayanlar bu cehalet nedeniyle iki kat azap içindedir.
Artık Sen onları hem bu dünyada hem diğer dünyada içinde bulundukları bu azaptan daha aşağı bir azap ile zelil etmezsin. Çünkü dünyada kahreden elinle zebûn (aciz, zayıf) oldukları gibi ahirette de bu hâl (oluş) içindedirler.
Ahmed Avni Konuk’un “ …muhakkak ki onlar senin kullarındır...” İsevî ve Muhammedî ortak vahiy sözlerine getirdiği bu muhteşem yorumu Kilisenin resmî İncil’ine akseden ve Hz. İsâ’dan esintiler sunan bir alıntı ile tamamlıyoruz.
Matta 6: 7-13
Dua ettiğiniz zaman, aynı boş lafları tekrarlayıp durmayın. Allahsız milletler öyle yapıyorlar. Sanıyorlar ki, çok laf yaptılar mı, Allah onları işitecek. Onun için, onlar gibi olmayın. Babanız biliyor neye ihtiyacınız var, siz O’ndan dilemeden önce bile.
Onun için siz şöyle dua edin:
"Gökteki Babamız!
Senin adın kutsal bilinsin.
Senin krallığın gelsin.
Senin istediğin olsun - gökte nasıl olursa, yeryüzünde de öyle olsun.
Bize bugünkü ekmeğimizi ver.
Bize karşı borçlu olanları bağışladık, Sen de aynı onun gibi bizi bağışla.
Bizi denemeye koyma, ama kötü olandan kurtar.
Çünkü krallık, kuvvet ve şan sonsuzlara kadar Senindir.
Amin."
(… incilbg.com/ders/gokbabam1_lat.doc’dan alınmıştır )
***
İbn Arabî’nin İŞLENMEMİŞ DOĞAL ELMAS sertliğindeki FÜSÛSU’L-HİKEM’ini Ahmed Avni KONUK 20. yüzyıl idraki için ilim tezgahında işleyerek pırlantalar haline getirmiştir. Türkçemizin çok çabuk değişen dil ve anlatım yapısı, tasavvuf terimlerini bilimsel kitaplardan okumamamız, dinler tarihini genel kültür olarak kazanmamış olmamız gibi nedenler… ne yazık ki Ahmed Avni KONUK şerhinin pırlantalarından yansıyan ilmi yakalamamızı engelliyor. İlme meraklı okuyucularımızın İSÂ bölümündeki daha nice derin hikmetleri yorulmadan inceleyebilmeleri için Üstad Ahmed HULÛSİ’nin konuyla ilgili BU ALANDA TEK ÖRNEK olan açıklamalarından seçtiklerimizi aşağıda veriyoruz:
***
“İNCİL”
Meryem’in oğlu İsa’yı da (İsa ile de; B sırrınca İsa olarak da) takviye ettik (onların arkasından gönderdik) ve O’na İnciyl’i (kudsi ma’rifetler, batıni hükümler) verdik... (Hadid/27)
BUGÜN MEVCUD OLAN "İNCİL"
BİR HADİS MUADİLİDİR… KUR'ÂN MUADİLİ DEĞİL!
"İNCİL" denen bugün ellerdeki kitap, bir hadis muadilidir; Kur’ân muadili değil!. Çünkü Hz. İsa’nın havarilerinin akıllarında kalanların yazılımından ibarettir; ne kadarıyla doğru meçhul!
Kur’ân âyetleri gibi birebir vahiy değildir, eldeki “İncil” kitabı!
“İncil”, yani “Müjde” adıyla Hz. İsa’ya bildirilenler ise ne kadarıyla bu hadis muadili kitaplarda yer almıştır bilinmez!
*
HZ.İSA’NIN DİN’İ DE “İSLÂM”DI!
[İSLÂM]
“Sünnetullah”
“Allah’ın mevcûdatı, varlığı yaratma sistem ve düzeni”
"Allah’ın yaratmış olduğu Sistem ve Düzen’’ [idir]
Şeytan sizi (O’na tabi olmaktan, vahdetten) alakoymasın... Muhakkak ki o sizin için apaçık bir düşmandır.
İsa (Bi-) beyyineler ile geldiğinde dedi ki: “Gerçekten size (Bi-) hikmeti (sistem bilincini, sistemli tefekkürü, akletmeyi) getirdim ve hakkında ihtilaf ettiğinizin bazısını size açıklayayım diye (geldim)... O halde Allah’dan ittika edin ve bana itaat edin”.
“Muhakkak ki Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir... O halde O’na kulluk edin... Bu, sırat-ı müstakıym’dir”.
Hizibler (Diyn’de, Vahdet’te, kıyamet gerçeği ve alametlerinde tefrikaya düşenler) kendi aralarında ihtilaf ettiler... Elim bir günün azabından dolayı veyl olsun o zulmedenlere!. (Z”uhruf/62-65)
*
HZ.İSA, ”TENZİH” İLE KAYITLANAN YAHUDİLERE YENİ BİR DİN (SİSTEM) GETİRMEMİŞ;
“SİSTEM’E YENİ BİR BAKIŞ” GETİRMİŞTİR
(Soru-Rasûlullah Efendimiz Mekke’de doğduğunda geçerli olan son din Hırıstiyanlıktı.. Hz. İsa, içinde geldiği dindendi, YAHUDİ idi... Efendimizin, kendisine Risâlet görevi gelmeden Hz İsa'ya tâbi olması gerekirken pas geçtiğini görüyoruz bunun sebebi nedir?..)
-İSLÂM'dı!!!... Bir kere hıristiyanlık diye bir din yoktur ki o dine girsin... Musa'dan sonra Hz. İsa yeni bir din getirmemiş; mevcut anlayışı revize etmişti... Musevîlerin yanlışlarını düzeltmişti...
(Soru: Önceki konuşmalarınızda Hz İsa'nın Yahudi olduğunu söylemiştiniz, ve Yahudilerin yanlış anladıkları şeyleri düzelttiği için yeni bir din getirmediğini belirttiniz. Bu, Hz Musa'nın teşbih anlayışını ortaya koyduğunu gösterir mi?..)
İsa Aleyhisselâm ise, bir YAHUDİ olarak; Yahudilere yanlışlarını anlatıp Tanrıdan kurtarmak istedi, fakat yeni bir din anlayışı getirmedi... Hz. Muhammed aleyhisselâmı müjdeledi...
Hz. İsa’nın düzelttiği yanlış, insanların kendilerini yalnızca tenzih görüşüyle kayıt altına almaları...
Din, “Sistem” demektir... Yeni bir sistem getirmemiştir bu yüzden de… Sisteme yeni bir bakış getirmiştir Yahudilere.
*
[Hz. İsâ] TEVRAT'IN TAHRİF OLMAMIŞ ORİJİNALİNİ TASDİK ETTİ
“Tevrat’tan (Musa’ya vahyolandan) önümde bulunanı (tahrif olmamış-orijinali) tasdik ediciyim... (Saptırılarak) size haram kılınmış bazılarının, helal olduğunu bildirmek için. Rabbinizden bir işaretle-mucize ile geldim. Allah’tan korunun ve bana itaat edin.”
“Allah kesinlikle Rabbimdir ve Rabbinizdir! O hâlde O’na kullukta olun. Bu Sırat-ı Müstakim’dir.” (Al-u İmran/50-51)
*
HZ.İSA’NIN DÜŞÜNSEL KİŞİLİĞİ
Mânevi Yüzü-Şuursal Kişiliği-İçyüzü Hz.İsa’nın "ALLAH"a yönelişindeki bilinci
“Allah gibi düşünememek”ten bahseden İSA aleyhisselâmın dediklerini anlayamayanlar; Hz. Muhammed aleyhisselâm ve vârislerini nasıl anlayabilirler ki?
*
“SEMÂNIN KRALLIĞI” “DÜŞÜNSEL BOYUT” “ENFÜSİ KEMÂLÂT”
İSA A.S, İNSANLARI “KENDİ HAKİKAT”LARINI YAŞAMAYA
(Enfüsî Kemâlâta…)
(Düşünsel boyutun özelliklerine…)
(“Semânın Krallığı”na…)”
DÂVET ETTİ
İsa (a.s) enfüsî kemâlâta sahip olarak hakikata vâkıf olmuştur; bu yüzden insanları ALLAH'a; semânın krallığına, yâni düşünsel boyutun özelliklerine davet etmiştir... Buna karşılık Deccal ise, âfâki boyuttan seyirle hakikatına vâkıf olmuş, bu yüzden de kendisinde açığa çıkan “kudret sıfatı” desteğiyle de insanları kendine tapmaya dâvet etmiştir!
İnsan, hakikatı yalnızca âfâktan alırsa; enfüste seyrini tamamlayamaz ise, ona da deccalleşme tehlikesi baş gösterir.
Bilmem açıklayabildik mi?
"Âfâkta" algılamaktan anlatmak istediğim şu;
Kesret=çokluk boyutunda bütün varlıkların aslında TEK varlık olduğunu farkederek, kendisinde o çokluktaki tek varlığın kudretini farkedip açığa çıkarmak.
"Enfüste" algılamak ise, nefsinin hakikatının Mutlak "TEK"e ait olduğunu farkederek, herkesi kendi hakikatını tanımaya dâvet etmek...
*
İSA A.S “B” SIRRIYLA ÖLÜYÜ DİRİLTTİ!
“B” sırrıyla, “Besmele”yi tefekkür, insana neler hissettirir?
“B” sırrıyla, “Biiznillah” düşüncesi, insana hangi âlemin seslenişini zâhire çıkartma imkânı verir? Ki, İsa aleyhisselâm bununla ölüyü diriltmişti!.
“Allah” kulunda zâhirdir; cümlesi ne gibi anlamlar ihtiva eder?
Bunları biraz olsun düşünüp değerlendirebilecek miyiz acaba?
"B" harfinin işaret ettiği mânâyı anlamamış kişiler, "ALLAH"ı kendisinin dışında, ötesinde ve hatta "gökyüzünde bir TANRI" olarak düşünüp, daha sonra da işlerine akıl erdiremedikleri için hesap sormaya kalkarlar!.
"B" sırrına erdirilmişler ise, "sonsuz-sınırsız ALLAH" kavramı içinde, hem kendilerini hem de tüm evrenin bir "hiç" olduğunu farkedip, "an"sız bir biçimde "varolan yegâne vücud ALLAH imiş" gerçeğinin zevkini sürerler!.
Bütün azap ve ıstırapları oluşturan, yanlışa şartlanmış "benlik" olduğu gibi; huzur ve zevkin vesilesi de " ALLAH" kavramı içinde "hiç" olduğunu müşahede hâlidir! ...
Demek ki "Allah'a vuslat"ın yolu "B" sırrından geçiyormuş!.
Eğer, bugüne kadar öğrenebildikleriniz, farkedip kavrayabildikleriniz, kendinizi nasıl ve hangi özelliklerle tanıyabildiğiniz size yetiyorsa, “bundan sonra yeni şeyler öğrenmeme ve yeni kavrayışlara ihtiyacım yok, elimden gelen budur” diyorsanız; buyrun yaşam sizin! Seçim de, karşılaşacağınız sonuçları da size ait!
Yok eğer, kozanızla yetinemiyorsanız ve daha iyiye ulaşma arzusu varsa içinizde; bunun da ötesinde, sadece, bu dünya yaşamınız sürerken, değerlendirebileceğiniz varlığınızdaki ilâhî kuvvelerle ebedi yaşam evinizi imar edeceğinizin bilincine ermişseniz; o taktirde, her şeyin aslını sorgulamak, araştırmak, öğrenmek; gerekenleri de uygulamak zorundasınız!. Sürekli yeni ufuklara açılmak, sürekli yeni birşeyler görüp öğrenmek, sürekli yeniye kendinizi adapte etmek zorundasınız!. Çünkü "Allah her an yeni bir şandadır"; sürekli yeni yaratmaktadır.
Oysa siz, yenilere açılıp, yenilere adapte olmadığınız taktirde, "dün"de kalmış olacaksınız; yeni ve yeniliklerden ebeden mahrum kalmak üzere...
Bunun için de yaşam kılavuzumuz olan “Kur'ân’ı OKUmak” tek çaredir... Kur’an’ı OKUyabilmek için de “B” sırrı ile bakışa “Bi-zati-hi” ermek, ve de bu kavrayışın gereğini ve sonuçlarını bilmek değil, “B-il-fiil” yaşamak zorunludur!
*
HZ.İSA, HER İKİ BOYUTTA DA O’NU ÜSTTE-YÜZDE TUTAN KUVVELERE-“RUH”A SAHİPTİ
Hani melaike söyle dedi: “Ya Meryem, Allah kendisinden bir Kelime’yi (B sırrınca) sana müjdeliyor... O’nun ismi, el-Mesih (ki ondan maksad) MeryemOğlu İsa’dır... (O Mesih) dünyada’da ahirette de Veciyh (san ve serefi ziyadesiyle yüce; her iki boyutta O’nu üstte-yüzde tutan kuvvelere-ruha sahip) ve mukarrebun (yaklaştırılmışlardan)’dandır”. (Al-u İmran/45)
İsa aleyhisselâm ise "teşbih" hakikatını insanlığa açmış zât olarak, bu yüzden meydana gelen sapmaları düzeltmek üzere görev almıştır.. Tasavvufta ise "kudret" sıfatının bir tezâhürü olan "Allah`a yakîn" hâlinin sembolüdür.
Mehdî, "tenzih" ve "teşbih" esaslarının eşit oranda bileşimi olan İslâm Dini`nin "Tevhid" ilmini ortaya koyan görüşü temsil eder.
*
HZ.İSA'NIN DAVET ETTİĞİ HAKİKAT’E
İCÂBET EDENLER
Hz.İsa öğretisini doğru anlayanlar
Kendini Allah’a adamış derin ilim sahipleri
Teşbih müşahadesi ağırlıklı olanlar
Tevhid-i sıfat yapanlar
ONLAR, VAHDET’E-KURÂN MÜMİNLERİNE İSTİDAT BAKIMINDAN EN YAKIN OLANLARDIR
(Bilinç yakîni)
Muhakkak ki (Islam’a) iman edenlere (vahdet ehline; “B”sırrıyla Allah’a iman edenlere), düşmanlık (idrak uzaklığı) bakımından, insanların en şiddetlisi (perdeleri en kalın) olarak Yahudileri ve şirk koşanları (iki zümrede de tanrı itikadı esas; Allah’ın zat ve sıfatlarından perdeliler) bulursun... Ve elbette (İslam’a) iman edenlere (Kur’an mü’minlerine) sevgi (istidat yakınlığı) bakımından onların en yakını olarak da <biz nasarayız=Hristiyanlarız>
diyenleri (teşbih müşahadesi sahiplerini, tevhid-i sıfat yapanları) bulursun... Ki onlardan (nasaradan) kissisiyn (derin ilim sahibi keşişler) ve ruhban (kendini Allah’a adamıs rahipler) vardır ki kesinlikle onlar kibre sapmazlar. (Mâide/82)
*
GİZLİ HİLE YAPTILAR
VE ALLAH'DA OLAYI AYNI YOLDAN
ONLARIN ALEYHİNE SONUÇLANDIRDI
52-) Ne zaman ki İsa, onların hakikati inkâr ettiklerini hissetti, sordu: “Kim bana Allah yolunda yardım edecek?” Havariler cevap verdiler: “Biziz Allah yardımcıları… ‘B’ işareti kapsamıyla (hakikatimizin Allah esmâsı olduğuna) iman ettik; hakikatinle şahit ol!.. Biz Allah’a teslim olmuşlarız.”
53-) “Rabbimiz iman ettik (İsa’nın) hakikatinden inzal ettiğine ve Rasûlüne tâbi olduk, bizi (hakikate) şahitlik edenlerle bir araya yaz.”
54-) Mekr yaptılar ve karşılığını Allah’tan mekr ile aldılar. Allah mekr yapanların en hayırlısıdır (hakikati dillendirenin ortadan kalkması için gizli hileye başvurdular, Allah da olayı aynı yoldan, yani onlar fark edemeden onların aleyhine sonuçlandırdı).
(Kişinin kendisini Allah’tan ayrı düşüren-uzaklaştıran fiile devam edip bundan zarar görmediğini sanması, mekre uğraması demektir. Çünkü zarar görmediğini sanarak o fiile devam etmesi, sonuçta Allah’tan daha fazla uzaklaşmasına yol açar ki, bundan daha büyük ceza olmaz insan için.) (Al-u İmran/52-54)
*
İSA ÖĞRETİSİNDEN SAPANLAR
Zâtına vardıran fenâ yolundan sapanlar
“Hakikatlarından sapanlar”
Ruhani kuvvelerinden, semavi yasamdan mahrum olanlar
“Hak”sız yere ölçüyü kaçırıp haddi aşanlar
“Denge” noktasından sapanlar
Tenzih-teşbih dengesini yitirerek Vahdeti yaşayamayanlar
“Batın ile perdelenenler”
“Dün”de kalanlar
“GÖK TANRI VE OĞLU İSA” ANLAYIŞI
(Hz. İsa öğretisinden sapma)
Senden önce bir Rasûl irsal etmedik ki Ona: “İlah yok, ancak Ben (= Ben’den başka vücud yok); o halde bana kulluk edin” diye vahyetmiş olmayalım. “Rahman çocuk edindi” dediler... Subhan’dır O!... Bilakis (o melekler) ikrama nail olmuş (şerefli) kullardır. (Enbiya/25-26)
Hıristiyanlar, Hz. İsa öğretisinden tamamıyla sapmışlar ve Göktanrı ile oğlu İsa diye bir din anlayışı getirmişlerdi ki buna “Hıristiyanlık” deniyordu... Bu inancı da, HANİF idrâkında olan bir zâtın kabullenmesi elbette ki imkânsızdır...
Buna karşın, kendisi İbrahim, Musa ve İsa'nın Nebî olduğunu biliyor ve onları tasdik ediyordu... Bugün de biz, Hazreti Muhammed’i, getirdiklerini tasdik ve kabul ediyor, ama [göktanrı inancına kaymış] müslümanlığı kabul etmiyoruz!..
Şimdi bizim, saptırılmış bir inanç olan müslümanlığı kabul etmeyişimiz, mümin olmadığımızı ve Hz. Muhammed’i kabul etmediğimizi mi gösterir?..
*
ZÂT’TAN SIFATLARI AYIRIP DA
“BABA-OĞUL-KUTSAL RUH”(ÜÇTÜR) DEMEYİN.
ALLAH TEK BİR VÜCUD’DUR. [varlıktır]( İlah’un Vahid)
Ey Ehl-i Kitab (zahiri yahudi ve nasara) !.. Diyninizde ölçüyü kaçırıp haddi aşmayın... Allah üzerine Hakk olmayanı söylemeyin... MeryemOğlu İsa Mesih yalnızca Allah Rasûlü ve O’nun (kudsi) Kelimesi’dir... O’nu (O Kelime’yi) Meryem’e ilka etmiştir ve kendinden (Allah’dan) bir ruh’dur (O)... O halde (B sırrıyla) Allah’a ve Rasûllerine iman edin... (Zat’tan sıfatları ayırıp) “Üçtür” (baba-oğul-kutsal ruh; Zat-Hayat-İlim) demeyin (itikat etmeyin)... Sizin hayrınıza olarak (buna) son verin... Allah ancak İlah’un Vahid’dir (Tek Bir Vücud’dur)... Subhandır O (Zat) çocuğu (ortağı) olmaktan... Semavat ve Arz’da ne varsa O’nundur... Vekiyl olarak (B sırrınca) Allah kafidir. (Nisa/171)
*
ALLAH, “MERYEMOĞLU MESİH’TİR” DİYENLER
KÂFİR OLMUŞTUR
(Gerçeği örtmüştür)
Andolsun ki “Allah, MeryemOğlu Mesih’tir” diyenler kafir olmuşlardır... De ki: “Şayet MeryemOğlu Mesih’i, O’nun anasını ve Arz’da kim varsa cem’an helak etmek dilerse Allah’a karşı kim bir şeye maliktir?”... Semavat’ın, Arz’ın ve ikisi arasındakilerin mülkü (hakikatınız olan) Allah’ındır (herşey O’na ait özelliklerin bir tecellisidir; O’ndan gayrı vücud yoktur)... Dilediğini halkeder... Allah her şey üzerine Kadiyr’dir. (Mâide/17)
*
İSA, “ALLAH’A KUL” OLMAKTAN ÇEKİNMEZ
(kayıtlanma kaygısı yoktur)
Ne Mesih (İsa) ve ne de Mukarreb Melaike Allah’a bir kul olmaktan asla çekinmezler (Allah ismiyle işaret edilenin dilemiş olduğu manaları açığa çıkartan bir mahaldirler, bundan da çekinmezler, zira kayıtlanma kaygısı yoktur)... Kim O’nun ibadetinden burun kıvırıp (benliği ile) uzak olur ve kibirlenmeyi dilerse (iyi bilinsin ki O) onların hepsini kendine haşr edecektir. (Nisa171-172)
*
SİZ DE ALLAH’IN HALKETTİĞİ BİR BEŞERSİNİZ
Yahudi ve Nasara: “Biz Allah’ın oğulları ve O’nun sevdikleriyiz” dediler... De ki: “Öyle ise günahlarınız sebebiyle (B sırrınca) sizi niçin azablandırıyor?”... Hayır, siz de Onun halkettiği kimselerden bir beşersiniz... Dilediğini mağfiret eder, dilediğine azab eder... Semavat’ın, Arz’ın ve ikisi arasındakilerin mülkü (hakikatınız olan; herşeyi B sırrınca Esmasıyla yaratan) Allah’ındır... O’nadır dönüş. (Mâide/17-18)
*
RUHBANİYET
HİÇBİR NÜBÜVVET VE RİSÂLET
“ARZ’DA HALİFE” OLSUN DİYE YARATILAN “İNSAN”A
ÖMÜR BOYU RUHBANİYET GETİRMEZ.
(İnsanın varoluş hikmetine aykırı)
Sonra Rasûllerimizi (B sırrınca, Rasûllerimiz olarak) onların eserleri (tevhid) üzere takviye ettik (ard arda gönderdik)... Meryem’in oğlu İsa’yı da (İsa ile de; B sırrınca İsa olarak da) takviye ettik (onların arkasından gönderdik) ve O’na İnciyl’i (kudsi ma’rifetler, batıni hükümler) verdik... O’na (İsa a.s.’a) tabi olanların kalblerinde re’fet (şefkat, rikkat, sınırsız hoşgörü, kendi gibi sevmek) ve rahmet (merhamet, aktiv sevgi) oluşturduk... Ve Ruhbaniyyet (i, yani dünyadan tam zühd ve riyazat ile sırf uhrevi-ruhani yasamı da onların kalblerinde olusturduk), ki onu (Ruhbaniyyeti, manastırlara kapanmayı) onlar ibtida’ ettiler (ilk türettiler); onu onlara biz yazmamıstık (farz-mükellef kılmamıstık)... Ancak Allah’ın Rıdvanını (kudsi yaşamı, Semavat’ın melekutunu) taleb etmek müstesna (bunun için yaptılar... Ve bunun için maksat hasıl oluncaya kadar yapmak gerekir de... Fakat ömür boyu-daimi ruhbaniyyet, Arz’da halife olsun diye yaratılan insanın varolus hikmetine aykırıdır; hiçbir nübüvvet ve risalet insanlığa böyle bir teklif getirmez; Tevbe: 122?) !...
(Ama) ona hakkıyla riayet etmediler (ruhbaniyyetin gereğini gözetmediler, hakkını korumadılar bile)... Onlardan (ruhbanlardan tahkiken) iman edenlere (Hz.Rasûlullah’ı kabul edenlere) ecirlerini verdik... (Ama) onlardan (ruhbanlardan) çoğu fasıklardır (Hak’dan ve sistem’den gafil, bilinçleri asıl işlevini yitirmiş kimselerdir ). (Hadid/27)
*
HZ.İSA’YI NASIL GÖREBİLECEĞİZ?
İSA ALEYHİSSELÂM BEYNİN DİREK OLARAK ALGILADIĞI DALGALAR İLE GÖRÜLÜR
İster “uzaylı” deyin, ister “cin” deyin, ister başka bir adla anın, sonuçta, normal gözle bakanların göremediği, ancak bir kısım insanların gördüklerini iddia ettikleri, bazı varlıklar vardır, farklı bir boyutta yaşamakta olan!. Bunlar, gözden beyine giden mesajlarla değil, beynin direkt olarak algıladığı bir kısım dalgalar ile o kişiye “görülür”(?) olmaktadırlar.
Bir kısım beyinlerin algıladığı bu dalgalar, aynı zamanda bizim “ruh” adıyla bildiğimiz, ölüm sonrası bedenimizi de meydana getiren dalga türüdür.
İnsan beyninin ürettiği bu dalgalardan oluşan bazı “velî” “ruh”ları yani ölüm ötesi yaşam bedenleri de, diğer boyut canlıları gibi, ölüm ötesi yaşam boyutundan, bu dünyadaki bazı kişilere benzer türden dalgalar yollayarak, görünebilir.
Nitekim, ölümünden üç gün sonra inananlarına görünen Hz. İsa aleyhisselâm ile Hızır aleyhisselâm dahi bu yoldan görülmüşlerdir.
Ne var ki, normal gözün göremediği bu tür dalgaları algılayarak, “gören(?)” insanlar, çoğu zaman yeterli veri altyapısı olmadığı için, “gördüğü” “cin” olmasına rağmen, oyuna gelerek “veli” gördüğünü sanır.
*
KÂİNATTA MEVCUT OLAN TÜM VARLIKLAR
“KUDSÎ RUH”UN MÂNÂLARININ
BİRBİRİ TARAFINDAN GÖRÜLMESİDİR
Efal mertebesinin özünde mevcut olan hayâtiyet, o varlıktaki Kudsi Ruha, Ruh-ül Kuds’e aittir!
“Kudsi Ruh” denir, “Külli Ruh” denmez! Çünkü “külli”nin karşılığı olan “cüz”iyyet Ruh için sözkonusu değildir! ”Ruh”un “cüz”lüğü olmaz! Ruh’un cüziyeti, cüzleri olmayacağı içindir ki, bütün varlıktaki Sâri Ruh, Tek Ruh kastedildiği zaman, Kudsi Ruh tâbiri kullanılır..
Bütün isimlerin mânâlarının mevcut olması ve tüm varlığa yayılmış,sâri olması hasebiyle de bu, Kudsi Ruh’ta mevcut olan tüm isimlerin mânâları, bütün isimlerle anılan varlıklarda mevcuttur.
Bu itibarla, Kâinatta mevcut olan tüm varlıklar, bu Kudsî Ruhun mânâlarının birbiri tarafından görülmesinden başka bir şey değildir!
*
İSA A.S “DECCAL”İ YERYÜZÜNDEN KALDIRACAK…
DALGA BEDENİNİ(“RUH”UNU) TEKRAR YOĞUNLAŞTIRMAK SURETİYLE ARAMIZA DÖNECEKTİR
(33 yaşın sûreti ve şekliyle)
Ve DECCAL'ı yeryüzünden kaldıracak olan şahıs da Hazreti İSA aleyhi’s-selâmdır.
İSA aleyhisselâmın gelip gelmeyeceği ya da ne şekilde geleceği konusunda bir hayli fazla spekülasyonlar yapılmaktadır.
Biz, Cenâb-ı Hakk’ın verdiği ilim ve eriştirdiği müşahede nisbetinde düşüncemizi arzedelim, belki meraklılarına faydalı olur.
Nakledilir ki, Hazreti İSA yeryüzünden ayrılmadan önce "İki bin sene sonra tekrar aranıza döneceğim" demiştir.
Rasûlullah salla’llâhu aleyhivesellem ise Kur’ân-ı Kerîm’den sonra gelen en itibarlı hadîs kitaplarında kesinlikle vurgulandığı bir biçimde İSA peygamberin yeryüzüne ineceğini ve DECCALı yok edeceğini açıklamıştır.
İSA aleyhisselâm bizim müşahedemize göre şu anda ruhanî bedeniyle serbest bir biçimde diğer Nebiler-Rasûller ve üst dereceli fetih ehli evliyâulah ile birlikte berzahta yaşamına devam etmektedir.
KEŞİF, fizik bedene bağımlılık devam ederken manevî âleme vukuf ve onlarla irtibat hâlidir.
FETİH ise, fizik - biyolojik beden yaşamına devam ederken, “ruh” dediğimiz dalga bedenin -ışınsal bedenin- bağımsızlığını kazanma hâlidir ki, bu durum tasavvufta, "ÖLMEDEN ÖLMEK" diye tanımlanır.
İşte bu fetih gelmiş, yani ölmeden ölmüş, ruhuyla - mikrodalga âlemde yaşama yeteneğini elde etmiş kişiler; diledikleri takdirde bu bedeni yoğunlaştırmak suretiyle aramızda biyolojik bedenle görünebilirler ve çeşitli işler başarabilirler.
Nitekim bunun bir örneği de HIZIR aleyhi’s-selâm’dır! Dilediği anda biyolojik bedene geçip görünür, dilediği anda da dalga boyutta yaşamına devam eder.
Bu esastan olmak üzere Gerek Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin ve gerekse daha başka fetih ehli zevâtın aynı anda birkaç yerde görülüp yemek yemeleri, hep bu türden olaylardır.
Hazreti İSA’da, şu anda yaşamakta olduğu RUH ya da dalga bedenini tekrar yoğunlaştırmak suretiyle yeni baştan aramıza dönecektir ki, bu dönüş yaşı da, ayrıldığı andaki 33 yaşın sureti ve şekliyle gerçekleşecektir. Muhakkak gerçeği en mükemmel şekilde bilen Allah’tır.
Evet, Rabbimin bu konuda müşahede ettirdiği bu. Şükründen aczimi itiraf ederim, bana öğrettiklerine.
*
HZ. İSA, HZ. MUHAMMED'İN GELECEĞİNİ MÜJDELEMİŞTİR
Hazreti Rasûlullah aleyhisselâmın bildirdiği üzere, kendisi hâlen yaşamakta olduğu âlemden geri dönecek, bir süre aramızda yaşayacak halkın yanlış anladığı gerçeklerin doğrusunu açıklayacaktır.
Ve insanlığa O'nun, gelişini müjdelediği zirvedeki insan:
Hazreti Muhammed Mustafa sallAllahu aleyhi ve sellem!.
Bütün bu varlık,
“Hakikat-ı Muhammediye” denilen, Hazreti “Muhammed‘in hakikatı” denilen,
kendini seyreden “Akl-ı Evvel” için dilenilmiş, tasarlanmış, sûretlenmiş bir yapıdır.
*
BİZİ, İLÂHİ SIFATLARLA TAHAKKUK EDENLERİN YOLUNA HİDÂYET ET
(“Sırat-ı Mustakıym”e)…
HAKİKATLARINDAN SAPANLARIN
(Bâtın ile perdelenenlerin-Nasaranın) YOLUNA DEĞİL!
“BismillahirRahmânirRahıym”;
İsmi Allah olanın Rahmâniyet (yokluktan vücuda getiren, izhar eden sıfatları) ve Rahimiyyeti (kemale erdiren, OKUmayı nasibederek birime hakikatini farkettiren rahmeti) ile (izhar olmakta; varlığım ve bilişim hakikatım-ismi Allah olan-dandır)... Veya “B” sırrı itibariyle: Esmâsıyla varlığımı yaratan ismi Allah olanın Rahmaniyeti ve Rahimiyyeti ile Hamd (mutlak değerlendirme, kemâlâtlarını izhâr) Rabb’ül âlemiyn olan Allah’a mahsustur (bu nedenle her şey O’nu tesbih eder; zira herşey O’nun Esması’nın açığa çıkması içindir).
(Hamd kendisine mahsus/kendi hakkı olan Allah) Rahmân’dır, Rahıym’dir (Allah’ın rahm sıfatı dolayısıyla Hamd işlevi sözkonusudur; genel ve özel rahmeti ve ni’metleri vardır).
(Rabb’ül Alemiyn olan Allah) Diyn (ceza) Günü’nün (ÂN’ın) Mâlik’i (herşeyin sahibi olarak mülkünde tasarruf eden) / Melîk’idir (hükümranlık ve iktidar sahibi; dilediği gibi kurallandırıp, belli bir fıtrat ile yarattıklarını buna göre de değerlendirmekte).
Yalnız sana kulluk ederiz VE yalnız senden yardım dileriz... Yani: Ancak dilediğin (izhar ettiğin) kulluk halin olarak varız ve bunun devamı gene Sana, Senin Hamd işlevine bağlıdır; Müstean Baki Sensin!.
Hidâyet et bizi o Sırat-ı Müstakım’e;
O sırat ki İN’ÂM’da (ilâhi sıfatlarla tahakkuk) bulunduklarının (Nebîler’in, Sıddıklar’ın, Veliyler’in) yoludur (ilâhi özelliklerle yaşayan onların arasında bulundur)...
Gadap edilmişlerin (müşriklerin, yüzü-kalbi Allah’a dönük olmayanların; seyr-i sülüke girmeyenlerin; zahirle perdelenenlerin, yahudilerin) değil.
Ve (Hâkikatlarından) sapanların (batın ile perdelenenlerin, nasaranın), değil. (Fâtiha)
***
Not: Ahmed Hulûsi’de Kavramlar’dan yaptığımız alıntılarda [ ] köşeli parantez içindeki kelimeler tarafımızdan orjinal metinlere ilâvedir, asıl metinde mevcut değildir.
15/9. BÖLÜM SONU
Kemal Gökdoğan
kemalgokdogan@gmail.com
ana sayfa