Röportaj: Nedim Odabaş-Erol Çakır
O duruşun varlığında inancın getirdiği insanı kemale götüren vasıflar vardır. Tevazu vardır, paylaşmak vardır, hiç ayırtetmeden mahlukatı yaradandan ötürü sevmek, hoş tutmak vardır…
Şimdi bugünkü yaşamı algılayış biçiminde, manevi değerleri tarif biçiminde bunları tekrar hayata sokmak mümkün değil. Çünkü, din bizim bugünkü halde olmamızın sebebi olarak takdim edilmektedir.
Maneviyatı çıkartacaksın o zaman hayattan. Gideceksin camilerin metrekaresi ne kadarsa oraya sıkışacak din. Yani, yaşam alanından kopacak. Din yaşam alanından koptuğu zaman, verileri insanlara geçmez. İnsanlara geçmemiş verileri de hayatın içinde bir toplum etiği kavramsallığı olarak görebilmek mümkün değildir.
O zaman da tüm eğilimler aşk olarak dillendirilir. Bütün istifade için eğilimler, sevda, sevgi, muhabbet olarak değerlendirilir.
Ahmet Özhan denilince aklımıza Mevlana, Şeb-i Aruz ve Mevlevi törenleri geliyor. “Gel ne olursan ol yine de gel” sözüyle tevbe kapısının büyüklüğünü, ilahi rahmetin genişliğini insanlığa duyuran Mevlana’nın felsefesini hakkıyla dünyaya tanıttığımıza inanıyor musunuz?
- Hayır inanmıyoruz…
2007 yılını UNESCO Mevlana Yılı ilan etti. Bu konudaki düşünceleriniz neler?
- Hz. Mevlana’yı layıkı vechile araştırdığımız ve temsil ettiğimiz, tanıtabildiğimiz söylenemez. Hz. Mevlana bütün dünyaya şifa olacak İslami görüş reçetesini en estetik şekilde, inanan-inanmayan herkese sunmuş bir Allah dostudur. Çok önemli bir şahsiyettir. Ne yapsak Hz. Mevlana’yı layıkıyla temsil ettiğimizi, andığımızı, tanıdığımızı ve tanıttığımızı söylemek mümkün değildir. Çünkü biz onu bu şekilde tanıyıp, tanıtabiliyor olsaydık, UNESCO bu konunun üzerine böyle düşme ihtiyacı hissetmezdi.
UNESCO’nun bu meseleye sahip çıkmasını iki türlü değerlendirmek lazım.
Bir: Hz. Mevlana’nın görüşü ve duruşu, sadece bize ait olması düşünülecek kadar yerel değildir. Bütün dünyanın, bütün alemin bilgisi dahilinde olması, istifade etmesi gerekir…
Cenab-ı Hakkın bir lütfu keremi Hz. Mevlana. Bunun için UNESCO’nun, insanlık aleminin kültürel bir birimi olarak Hz. Mevlana’nın konseptini benimsemesi gibi bir hakkı vardır. Diğer taraftan, maalesef biz İslam’ı takdim noktasında Müslümanlar olarak-sadece Türkiye’deki Müslümanları kastetmiyorum, genel olarak tüm dünyadakileri kastediyorum-yeterli olduğumuzu söyleyemeyiz.
İslam’ın özünü, güzelliğini, yeterliliğini, aşkınlığını, ortaya koyabilen bir İslam duruşu sergileyemiyoruz. Müslümana yakışır biçimde, diğer ülkelerden daha önce çağın gereksinimlerini üretemediğimiz, yeteri kadar araştırıp bir adım önde olamadığımız için, teknolojide bir yere ulaşamadığımızdan, yani kanun koyucu durumunda olamadığımızdan dolayı, bir takım yanlış cihad algılamaları’ndan hareketle, bugün maalesef terörle birlikte anılan bir toplum konumuna indirgenmiş durumdayız. Bunların hepsi, gönül yaralayıcı şeyler.
Cenab-ı Hak’kın “Sizin için İslam’ı beğendim” ayeti kerimesiyle bizim tavrımızın yeterince örtüştüğünü söylemek mümkün değil. Bu sebeple UNESCO, bu meseleye hem insan hakları açısından sahip çıkmıştır, hem de İslami argüman olarak daha soft, insanları daha çok sevgiye, daha çok hoşgörüye sevkedecek bir duruşun temsilcisi olarak Hz. Mevlana’yı benimsemiş olabilir diye düşünmek mümkün…
Sanat ve sanatçılıkla ilgili bir durum tesbitine gelmek istiyoruz… Sanat alemimiz mi çok kirlendi, sanat mı çok kirlendi, sanatçılık mı çok kirlendi? Bir de kendimizi doğru ifade edemediğimizi söylediniz. Geçtiğimiz aylarda Danimarka’da bir karikatür krizi yaşandı. İslamın muazzez Peygamberine karikatürlerle hakaret edildi. Protestolar yapıldı… Ama, sanat yönünden bir ayak eksik kaldı…. Sanat anlamında bunu püskürtecek bir hamle göremedik. Bunu nasıl değerlendireceksiniz?
- Burda sanatı ve sanatçıyı tek sorumlu olarak alamazsınız. Önce ülkenize bakmalısınız. Sanatçı ülke koşullarında ortaya çıkan bir figürdür. Sanatın kirlenmesi, sanatçının kirlenmesi, bunlar çok haklı sözler değil. Ülkenizin sanat adına tüketimi, ülkenin iklimi ve değer verdiği hassasiyetler, sanatçının yetiştiği atmosfer neyse, sanat ve sanatçı adına elinize geçen de odur…
Sanatçı toplumun aynasıdır diyorsunuz….
- Elbette. Senin sistemin neyi icap ettiriyorsa, senin sanatçın da öyle ortaya çıkar. Ülke iklimi pir-ü pak da sanat ve sanatçı mı kirli? Bugün resmi protokol İslam’a ne gözle bakıyorsa, halkın resmi sistemden aldığı bilgiyle oluşan duygusu da sistemin arzu ettiği gibi olur. Bugünkü popstar’lara, zart starlara, zurt starlara halkın ağzını açma selahiyeti yokmu. Niye herkez arkadan konuşmayı tercih ediyorda, ortaya çıkıp sesini yükseltmiyor. Buna izin verdiğiniz müddetçe, bunun bu ülkede resmi olarak yaşamasını sağladığınız müddetçe bu böyle gider.
Bir devlet buna müsaade ediyorsa, bunu bir sanat hürriyeti olarak, bir ticari hürriyet olarak algılıyorsa, söylenecek pek fazla bir şey kalmaz. Bu devletin ve memleketin meselesidir. Bana gelip diyorlar ki, “Ne olacak Türk Müziği’nin hali”… Bu suale cevap bile vermem. Senin memleketinin hali neyse, sanatı da o olur. Senin dilin neyse, dinin neyse, örfün adetin neyse, yaşama iklimin neyse, onun meyvesi de sanatçı olarak, müzik olarak ortaya çıkar.
Küresel kültür emperyalistlerinin saldırılarına gelmek istiyoruz. Çok büyük bir kültür emperyalizmiyle karşı karşıyayız. Hollywood’un Amerikanvari yaşam tarzının dayatıldığı bir hayat yaşamaya zorlanıyoruz….
- Sen neden Osmanlı kültürünü yaşatacak bir iklimi koyamadın, kanun koyucu olarak. Sen öyle olsaydın, kanun koyucu olsaydın, bugün 1700’lerin sonunda, İtalya’da, Fransa’da türban modası olduğu gibi bugün de olurdu. Ama kanun koyucu değilsin, çalışamadın, üretemedin, sanayi devrimlerini ıskaladın, onu ıskaladın, bunu ıskaladın, kanun koyucu olarak birileri dominant hale geldi. Onlar da şimdi kendilerini tükettiriyorlar. Biz zilletimize bahane aramayalım. Zillet nerden kaynaklanır? Yeterince zamanında çalışmamaktan, üretmemekten, kanun koyucu olarak gece gündüz varlığını ispat etmemekten kaynaklanır.
Ben biraz da Tasavvuf müziğimizden bahsetmek istiyorum. Tasavvuf, dergah, tekke denilince insanlarımızın aklına televizyonlarımızın sunduğu, onların dayattığı bazı görüntüler geliyor. Özümüz olan bu müziğimizin şu anda kullanılmayan yüzlerce usulü, kırka yakın formu ve binlerce makamı var.
- Peki kim dinleyecek? Haydi ben sana söyleyeceğim hepsini… Kırka yakın formunu, yüzlerce makamını hepsini çıkıp söyleyeceğim. Kim dinleyecek? Bunları tüketebilecek kalitede, kültürde, geniş düşüncede, estetik anlayışta, bir muvazzaf devri kebirle ölçülmüş olan bir eserin melodik yapısını, sözel yapısını algılayacak kapasitede entelektüel beyin mi yetiştiriyoruz? Bu eserler ne olacak deme hakkımız var mı?
Önce insanımızın çıtasını mı yükseltmemiz gerekiyor
- Bakın… O eserlerin olduğu zaman hayata ve her şeye sofistike bakabilen insanlar varmış. O insanlar bu eserleri tüketiyorlarmış. Şimdi senin üç notalık melodiyi algılayabilen kapasitede, iki tane sokak sözünü algılayabilecek kapasitede milyonlarca insanın var. Nerden bir Kar’ı insanların kafasına sokabileceksin, dinletebileceksin. Nerde, Itri’nin Isfahan makamındaki birinci bestesini, ikinci bestesini, Yörük semaisini kime dinleteceksin? Nihansın dideden gibi artık iyice sokağa düşmüş bir şarkıyla bile “altyazı rica ederiz” diye dalga geçiyor insanlar. Nihanın, gizli, saklanmış olduğunu bile bilmiyor insanlar… Lisanından kopmuşsun, form algılama kapasitenden kopmuşsun…
Eserler raflarda duruyor, onlara bir şey olduğu yok. Onları değerlendirecek beyin yok. Üç beş tane insan için de hiç kimse o zahmete girmiyor. Üstelik bütün bunların icrası ve yapımı masraf gerektirir. O kadar az tüketicisi var ki bu müziğin, bu masrafı yapmaya insanlar cesaret edemiyorlar.
“Ben yürürüm yane yane, aşk boyadı beni kane” diyor Yunus Emre. Aşk denilince insanların aklına artık günlük tüketilen bir şeyler geliyor. İlahi aşktan, derviş duruşundan, bir lokma bir hırka felsefesinden hiç kimsenin haberi yok. Sanat kavramının tüketim endüstrisindeki bu dönüşümü, kırılma noktası nerden başladı?
Nerden başladı? Öncelikle o duruşun varlığını bulmamız lazım. O duruşun varlığında inanç vardır. O duruşun varlığında inancın getirdiği insanı kemale götüren vasıflar vardır. Tevazu vardır, paylaşmak vardır, hiç ayırt etmeden mahlukatı yaradan dan ötürü sevmek, hoş tutmak vardır…
Şimdi bugünkü yaşamı algılayış biçiminde, manevi değerleri tarif biçiminde bunları tekrar hayata sokmak mümkün değil. Çünki, din bizim bugünkü halde olmamızın sebebi olarak takdim edilmektedir. Maneviyatı çıkartacaksın o zaman hayattan. Gideceksin camilerin metrekaresi ne kadarsa oraya sıkıştıracaksın dini. Yani, yaşam alanından kopacak. Din yaşam alanından koptuğu zaman, verileri insanlara geçmez. İnsanlara geçmemiş verileri de hayatın içinde bir toplum etiği olarak görebilmek mümkün değildir.
O zaman da tüm eğilimler aşk olarak dillendirilir. Şehevi istifade için eğilimler, sevda, sevgi, muhabbet olarak değerlendirilir. Değildir… Tamamen hayvani içgüdülerle yapılan yaklaşımlardır.
Bu dürtülerle ilişki kuranlar karşılığını beklerler. Aşktan bahsedenler, aşık olanlar sadece vermeyi düşünürler. “O var ya, o bana yeter, ben bütün varlığımla ona fedayım” diyebiliyorsa insan, o zaman aşktan bahsedebilir. Bu aşkın da patronu var biliyorsunuz, Fuzuli.
Diyor ki, “Aşık-ı sadık benem, Mecnun’un ancak adı var”. Ama bunu ispat etmiş. Ehlibeyt aşığı olan Fuzuli, Kerbela’da Cenab-ı Hüseyin’in türbesinin gölgesinde yaşayıp, bir an bile dışına çıkmamış. Bugünkü yaşamı algılayış biçiminde, bugünkü kültürde, sadece sevmek, sadece onda yokolmak yeter diyen var mı?
“Ben bilmez idim gizli ayan, hep sen imişsin
Canlarda ve tenlerde nihan hep sen imişsin” sözlerinin algılanması, aşkları, iletişimleri bu şekilde, bu mantıkla kurmak, toplumsal algılama olarak düşünülemeyecek kadar uzakta kaldı.
“Kendi hüsnün hublar şeklinde peyda eyledin,
çeşmi aşıktan dönüp sonra temaşa eyledin” diyor Fuzuli.
Bütün hoşnutlukların, bütün sevdaların, bütün sevgilerin ancak Cenab-ı Hakk’ın yansımaları olarak algılanan bir dünya, bir kainat bakışı mı kaldı? Bugün bizim aşktan anladığımız menfaat ilişkilerinden ibarettir vesselam.