 |
1974 Ramazanıydı. Tuğrul ağabeyle arkadaşız ve hergün sohbet ediyoruz. "Bu akşam seni bir yere iftara götüreyim dedi ve tekkeye götürdü."
Orada gördüm Muzaffer efendi Hazretlerini ilk defa. Baktım normal, bizim gibi bir insan. Şeyh deyince başka türlü hayal ediyormuşum demek ki.
|
Tasavvuf müziği güftelerinde
sık sık benlikten kurtulma, Allah'a kavuşma ve O'nunla olma hâline yer
verildiğini görüyoruz. Tasavvuf ehlinin büyüklerinden Cüneyd-i Bağdadî
Hazretlerinin de tasavvufun tarifini yaparken "Allah'ın seni sende öldürüp
kendinde diri kılmasıdır" sözüyle dikkat çektiği bu hâli nasıl anlamalıyız?
Cüneyd-i Bağdadî (k.s.)'nin söylediği, tüm tasavvuf ekollerinin
getirdiği öğretinin özü ve özetidir. Tasavvufta, sülük etmenin, o süreci
yaşamanın anlamı da bu sözün fiili açılımını hayata aktarabilmektir. Seni sende
öldürüp kendinde var etmesi, aslında bu bir vehmi ortadan kaldırma
operasyonudur. Sen sende zaten yoksun ama sen kendinin var olduğunu
vehmediyorsun.
Bütün tasavvufî terimler insanlardaki bu vehme dikkat
çekmektedir. İnsanın bilgisi vehme dayandığı sürece asla dair bir bilgi veya
somut bir tespit ifade etmekten acizdir. İşte seyr u sülük dediğimiz içsel
yolculuk bilincimizin vehimden arınma sürecinden başka bir şey değildir. Ehad ve
Samed olanın, yanı sıra var olan hiçbir şey yoktur, bu zaten muhaldir. Sadece
Ademoğlu, kendini var zannederek, gaflet içerisinde Ehad'ın yanında başka bir
varlık iddiası ile gizli, hatta aşikâr bir şirk içerisindedir.
İnsanların yanılgısı bu.
Tasavvuf, bu yanılgıyı zaman içerisinde bir sistem dahilinde
temizleye temizleye bilincin arınmasını yani kalbin tasfiyesini, nefsin
tezkiyesini gerçekleştirerek benlikten kurtulma yani fenâ'ya adım atmayı temin
edici bir öğreti biçimidir. Fenâda İhlas sûre-i şerifi tam manâsıyla zahir olur.
Kul huvallahu ehad. Öyle bir tek ki yanında bir başka şeyin varlığı mümkün
değil. Ancak onun ilmindeki kudretlerini izhar ettiği, aslı var olmayan,
birtakım görüntüler oluşur. İnsan muhayyilesi de bunu var olarak kabul eder.
Demin de söylediğim gibi tasavvuf ıstılahının bir çoğu hep algılamayla
alâkalıdır. Ef'âli, sıfatı zahirdir, Zâtı da yarattığı sonsuz tek olan "vücud
âlemi'nin sırrıdır. Öyle bir Ehad ki her yere muhît. Bunun farkına varış, kendi
varlık vehminden kurtuluş. İfnâ olmak yani fenâ bulmak. İşte bu algılama
oluştuğunda artık bekâbillah, Allah'la bakî olma, yegâne bakî olanla baki olma
keyfiyetinin kokusu alınmaya başlanır.
Biz sorunuza dönelim isterseniz. İlâhi güftelerindeki konuyla
ilgili atıflar bir göz attığımızda ki baştan aşağı bütün tasavvuf müziği
repertuarına göz atmak lâzım... görürüz ki nutk-i şeriflerde başka bir konu
işlenmemiş, sadece tasavvufun içeriği olan murad-ı ilâhîden başka. Birkaç örnek
verelim isterseniz. Meselâ Niyazî-i Mısrî Hazretleri diyor ki: "Öyle sanırdım
ayrıyam, dost gayrıdır ben gayrıyam, benden görüp işiteni bildim ki ol cânân
imiş." Bir başka ilâhisinde ise "İsterisen bulasın cânânı sen, gayre bakma,
sende iste sende bul" demektedir. Bu örneklerin sayısını çoğaltabiliriz.
Murad-ı ilâhiyle neyi kast ediyorsunuz?
Bence murad-ı ilâhiyeyle kast edilen
nûr-i Muhammedî'dir. Çünkü murad-ı ilâhiyenin yegâne muhatabı Muhammedî
bilinçtir. Zaten varlıktaki taayyünâtın yani açığa çıkışın, belirginleşmeninevveli de âhiri de; nûr-i Muhammedî'dir. O'nu ifade etmek üzere Heyûlâ, akl-ı
kül, akl-ı evvel, nefs-i kül vs. diye adlandırılan ne kadar mefhum varsa,
bunların hepsi îzâh bâbındadır. Yoksa bunların ayrı ayrı nesnelliği yoktur.
Yani
Cenâb-ı Hakk bütün taayyünâtını Muhammedî varoluş üzere izhâr etmiştir. Beni
ancak bu tatmin edebiliyor. "Muhabbetten Muhammed oldu hâsıl, Muhammed'siz
muhabbetten ne hasıl?" Yani Muhammedî hassasiyetin olmadığı ne varsa, yok oğlu
yoktur vesselam. İlâhilerin vurguladığı kemal süreci de bu hassasiyet üzere
oluşmuştur. Evvelâ kendini bir birey olarak farz edersin, sonra yavaş yavaş
O'nda olma sürecini yaşarsın ta ki O'nda yok olana kadar. Buna da seyr u sülük
deniyor, bu kadar basit.
Çeşitli meşreplerde bunlar değişik sistematik neş'eler
hâlinde zuhur eder ama evveli de âhiri de aynıdır. Cenâb-ı Hakk o lezzetleri
tatmayı nasip ettiyse, ilminde var etti ise olur. Aksi takdirde gayret edeyim de
edineyim diye bir şey imkân dahili değildir. Murad-ı ilâhî hadîs-i kudsîde zaten
aşikâr olarak ortaya çıkıyor. Bilinmek ve sevilmek muradı ile Cenâb- Hakk'ın
zâtından sıfatına taayyünü ile. Teknik bilgi olarak bu böyle ama yaşayış biçimi
olarak çok daha muazzam, lisana gelmeyen bir hissiyatla bunların yakîni elde
edilir. Yakîn mertebeleri algılama mertebeleridir. İnsan önce ilmel yakîne erer
ve "Allah'ı tanıma" süreci başlar. Sonra zaman içinde algılama kapasitesi
zikrullah ile, tefekkür ile, nevâfil ile, güzel ahlâkla nasibi kadar genişler.
Aslında tasavvuf da satırlarla izahı olmayan sadece sadırla izahı olan bir
mevzu. Anlatılması belki bir yol haritasıdır. Ama Medine'yi bulmak anlamı
taşımaz yol haritası. Yaşayarak görerek onu ancak tadan bilebilir. Bugüne dek
kütüphanelerce kitaplar yazılmasının nedeni de anlatılamayışındandır. Bir anlık
hazzı fasiküller anlatamaz, kütüphaneler anlatamaz. Murad-ı ilâhî, o bir anlık
hazzı sürekli kılabilmek hususundandır. Bütün sevdalar, bütün aşklar, bütün
yönelişler, bütün akışlar ancak ve ancak Muhammedî gerçek üzerinedir. Fakat biz
bunun şuuruna varmakta sıkıntıya düşüyoruz. Biz bunları şaşı bakışla, başka
nesnelliklerle izah etmeye daha meyyaliz. Nefsimizden dolayı. Tezkiye-i nefs,
tasfiye-i kalp kemâle ermeden bütün ef'âlin ancak ve ancak Muhammedî kıpırtılar
olduğunu söyleyebiliriz. Güzel ahlâk olan Muhammedî ahlâktır ama Efendimiz "Ben
Allah'ın ahlakıyla ahlâklandım" diyor. Efendimiz sünnetullahtır.
Efendimiz
bizatihi taayyün-i evveldir. Taayyün-i âhirdir, aşktır, muhabbettir. Muhammedî
muhabbetin bir zerresi eksik olduğu zaman o yanar biter kül olur, anlamını
yitirir. Başka bir gerçekliği aklım almıyor. Tasavvuf müziği de bu sevdanın
şarkısıdır. Bir tek aşk vardır O'dur, bir tek melodi vardır O'dur, bir tek şarkı
vardır O'dur, bir tek sevgili vardır O'dur. Artık onların ikisi iki olmaktan
ötedir, birdir. Hangisinde yok olursan tevhide erersin. Cenâb-ı Hakk'ın yol
haritası sadece Muhammedîlik'tir. Bir tek tarîk-i Muhammedîyye vardır, bir tek
mezheb-i Muhammedî vardır. Bir tek Muhammedî ruh vardır, hepimizin ruhudur. Bir
tek Muhammedî nefs vardır hepimizin nefsidir. Yani Cenâb-ı Hak ilmindeki
Muhammedîliği sevmiş, sırrını Muhammed olarak faş etmiştir anlayana. Ben başka
şey bilmiyorum. Bana üstadım daha başkasını öğretmedi.
Mevlevi kültürü ve müziğine büyük hizmetleriniz geçiyor.
UNESCO'nun bu hususta aldığı yeni kararını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Buna iki türlü yaklaşım söz konusudur. Zaten bu iki türlü
yaklaşım varlık biçimimizin iki türlü değerlendirmesi anlamını taşır. Bir tanesi
küresel birliktelik içinde hepimizin, her rengin, her inancın, her meşrebin
birbirini kabullenmesi ve bir varlığın çeşitli tecellîleri olarak
algılanabilmesi adınadır. Bu gayet normal ve olması gereken bir şeydir. İkinciye
geldiğimizde bu bizim açımızdan biraz can sıkıcı. Üzülerek söylüyorum ama gerçek
bu ki, biz o mânâyı, o estetiği, o ritüeli, istisna edebileceğimiz birkaç kişi
ve kurum haricinde, yeteri kadar kemâl seviyede temsil ve muhafaza etmiyoruz,
edemiyoruz. Tahrif ediyoruz, deforme ediyoruz. Eğer UNESCO'nun "Bunlar bunu
sağlıklı bir şekilde yaşatmayı beceremeyecekler en azından biz bunu dünya
kültürü portföyüne alalım da koruma altında olsun" diye düşünmüş olduğunu
tahayyül etmek dahi istemiyorum. Ama böyle bir düşünce de yok sayılamaz. Çünkü
Kapadokya'da her mağarada "la teşbih" bir semâzen dönüyor. Yerli ve yabancı
turistler de "Aa çok enteresan, başları hiç dönmüyor mu!" diyorlar ise ben ister
istemez böyle düşünmek zorundayım. Bizim değerlerimizi de maalesef başkaları
koruma ihtiyacını hissediyor olabilir. Ve o başkalarının koyduğu kanunlara da
biz uymak zorunda kalırız bu sefer. Ki bunu zillet olarak kabul ediyorum.
Bugünkü Müslümanlıkla gerçek İslam arasında yeteri kadar paralellik yok ki,
manevî hassasiyetler noktasında bu durum ortaya çıkıyor. Bu konuyla alakalı son
bir şey daha söyleyeyim; UNESCO Hz. Mevlânâ konusunda olduğu gibi, birçok ülke
ve kültüründen seçtiği, birçok kişiyi "2007 yılında gündem edebilirsiniz" diye
dünyaya tavsiye kararı almış, yani konunun olumlu veya olumsuz fazla abartılacak
önemi yok...
Muzaffer Özak Efendi ile olan münasebetinizi anlatabilir
misiniz?
1974'ün ramazanıydı. Tuğrul Ağabey'le arkadaşız ve her gün
sohbet ediyoruz. "Bu akşam seni bir yere iftara götüreyim" dedi ve tekkeye
götürdü. Orada gördüm Muzaffer Efendi Hazretleri'ni ilk defa. Baktım, normal
bizim gibi bir insan. Şeyh deyince başka türlü hayal ediyormuşum demek ki.
Sakallı, cübbeli falan. Ama kısa gömlekli, yazdı zaten, bıyıklı, kırmızı
yanaklı, tonton, şakacı biri. İlk karşılaşmamız Tuğrul Ağabeyim sayesinde oldu
ve büyük bir muhabbet zuhur etti. Dokuz sene aşağı yukarı her gün görüştük.
Zaten dükkanı Sahaflar Çarşısı'nın kapısına bakardı. Biz Tuğrul Ağabeyimle
çarşının kapısında zuhur edince "Ediyle Büdü geliyor" dermiş. O zamanlar
geceleri çalıştığım için bazen dergaha gecikirdim. Fazla süratli araba
kullanmayı sevmem normalde ama konu Efendi'yi görebilmek olunca, altımdaki altı
otomatik Amerikan arabasını uçururdum. Tekkenin sokağına girince onlar çıkıyor
olsa bile ben mîrâc etmiş kadar mutlu oluyordum. Ertesi gün Efendi'nin
sahaflardaki dükkânına gittiğimde "Akşam ziyaret ettin çok teşekkür ederim çok
memnun ettin bizi Ahmetçiğim" derdi. Biz tabii kafayı yerdik. Sonra işte o Amerika hizmet seyahatleri söz konusuydu, fütûhat zamanı. Her seferinde birlikte
olduk. Ben de orada konserler veriyordum.
Meselenin estetik, ilmî her yönüyle
temsiline hepimiz bir yerden dahil olduk. O şekilde 74'ten refık-i âlâsını
tercih ettiği 85'e dek hep birlikte olduk. 11 sene. İlk göz ağrım benim. Onda
kaybolurduk biz. Genciz o zaman da, 23-24 yaşındaydım ben. Her şeyin
farkındaymışçasına ama hiçbir şey bilmeden yanında olmak yetiyordu. Hiçbir
tartma, ölçme, itiraz etme... Hiçbir mecalin yok. Tam ölü yıkayıcının elinde
gibi, efendim niye böyle dedi diye dahi düşünmeden. Tam bir teslimiyetle, büyük
bir lezzetle. Teslim olduğunun farkına dahi varmadan tamamıyla ait olmak. Onun
bir uzvu gibi hissetmek. Öyle bir sarhoşluk içerisinde geçen 11 sene. O aile
içerisinde Sefer Efendim, Kemal Baba, Tuğrul Ağabeyim. O muhteşem zâtlardan
oluşan iki halaka göçtü, biz üçüncü halakayız. Önümüzdeki iki halaka geçti 32
sene, hayırlısı ile sıra bize geliyor artık yavaş yavaş. Ama hayat kısa; yapacak
şeye kanmıyorsun, doyamıyorsun. Ve sonra Sefer Efendim zamanı, o başka bir âlem,
başka bir sevda. Ve bütün bunları Tuğrul Ağabeyimle yaşıyoruz. O zamanki
kimliklerimiz itibariyle. Tabii o kendi ilmiyle, irfanıyla her zaman temayüzeden bir kişilikti. Ben de ona çok yakın olmakla birlikte her zaman onun bir
cebi gibiydim. Sabahlara kadar sohbet ederdik. Sefer Efendim zamanında büyük bir
sevda dönemi yaşadık. Tasavvuf müziğinin birikiminin esas bânîsi Sefer
Efendim'dir. O dağ bayır dolaşıp koca teyplerle herkesin ağzından ilâhiler,
duraklar, menkıbeler toplamış. Gönüllerini neyle çalacaksa onunla çalmış. Devasa
bir arşiv yapmış, o güne dek dokunulmamış. Sonra bir dönem zuhur etti. 80'li
yılların başından itibaren bir kadrolaşma oldu. Büyük müzisyenlerle birlikte,
evvelâ Nühüft Mersiyeyi, Muharrem ilâhilerini falan ben notaya aldım. Sonra
Cenâb-ı Hakk Cüneyt (Cüneyt Kosal) Ağabeyi yolladı. Ben sadece yorum icracı
olarak sıyırdım paçayı. Bütün yazım işi Cüneyt Ağabeyciğimin sırtına kaldı.
Büyük hizmeti vardır. Yüzlerce, binlerce nota yazıldı çizildi. O sırada
konserler, tasavvuf müziği oluştu, gürül gürül devam etti. Birçok arkadaş "Allah
senden razı olsun, sayende ekmek yiyoruz" dediler. 99'a kadarmış Sefer
Efendimle birlikteliğimiz. Büyük sevgiliydi. 67'den beri de Tuğrul Ağabeyle hep
beraberiz. Böyle omuz omuzalık 40 senedir devam ediyor.
Uzunca bir zaman Tasavvuf Müziği ortada yoktu...
Yoktu evet. Şimdiki hâle gelene dek tüm dîvânlar tarandı, sözel
yapılar tamir edildi, melodik yapılar tamir edildi. Büyük bir restorasyondan
geçti tasavvuf mûsikîsi. Ve şimdi nereye gidersek gidelim notalar var. Sefer
Efendim yüzlerce binlerce çoğaltır, tomar tomar dağıtırdı hatta ben bozulurdum.
"Mal bizim Efendicim!" derdim. "Olsun olsun oğlum!" derdi, "Yine sizin o.
Vermekten korkmayın" Şimdi, değil Türkiye'nin Avrupa'nın hatta dünyanın
neresine gidersen git bizim notalar bizim repertuarlar. Kadîm olan tasavvuf
mûsikîsi Türk Tasavvuf Mûsikîsini ve Folklorunu Yaşatma Derneği'nden çıkmıştır.
Sağda solda vardı ama kıymet-i harbiyyesi yoktu. Bizim elimize geçince can buldu
çünkü biz nefsimiz için yapmadık bu işi. Tamamen vasıtayız. Eserler nasıl
tespitse insanlar da sadece birer vasıta. Abdülkadir Geylânî Cenâb-ı Hakk'la
mülakatında sorar: "Ya Rabbe'l-âlemin, senin taşıyıcın var mıdır?" Âlemlerin
Rab'bi "Vardır." der. "Tüm mahlûkâtı özellikle insanı kendime taşıyıcı olarak
halk ettim" Onun için yokluğu kabul ettikten sonra, yokluğu bilincinde
bulduktan sonra sen artık yoksun ki, O yazar da çizer de; okur da söyler de.
Tasavvuf müziğinin güfte ve besteleri arasında mükemmel bir
uyum göze çarpıyor. Bu uyumun sebebi ne?
Hiç şüphe yok bu uyumda... İkisi de ilhâmât-ı Rabbaniyye'dir;
nefsânî değildir. Nefsânî olanlar zaten can bulmaz. Ben de şöyle bir şey yapayım
diye uğraştığın vakit olmaz. Ama Rab Cenapları tarafından doğuş halindeyse en
basit melodi bile dillerden dillere dolaşır. Canı vardır çünkü. Her ne kadar
arınmamış olsa dahi bilincin, nefha-i ilâhiyye'yi hâmil olmak itibariyle o
cevhere; sözel, melodik ve ritimsel yapıya bir akışı vardır. Kendi de
adlandıramaz onu.
Bir Laz kardeşimizi götürmüşler tekkeye, başlamışlar "Allah
Allah!" diye kaynatmaya, bizim lazoğlu bakmış kaptırıyor kendini " Ne oliyruk Yâ
Rabbi?" demiş. Yani hiç farkında olmadan "Ne oluyorum Yâ rabbî?" oluruz. Çünkü
sen bir esma terkibinden müteşekkilsin. Sen dediğin şey sen değilsin, öyle bir
şey yok ki! Onun için "O" yegâne var olan, kendi esmasını derhâl çekim alanına
dahil ediyor. Karşılıklı bir anlayış ve birlikte olma arzusu oluşuyor. İnansın
inanmasın. "Ay bu neymiş?" diyen insana rastlayamazsın kolay kolay. Sevk-i
tabiiyle ona tâbi olur. Tercih eder etmez o başka bir şey ama sevk-i tabiiyle
ona akar kesinlikle. Bu da o terkib-i esma olmasından kaynaklanır. Ta en baştaki
soruya dek bir atıfta bulunacağım. Terkib-i esma olmamızdan kaynaklanan bir
rablık sıfatımız vardır. Bireysel rububiyetimiz vardır. Bütün şirkin sebebi de
odur. Rablık iddiasındayız. Eşyayla olan iletişimimizde rab gibi davranıyoruz.
Bu da çok normal çünkü Rabb'in esmasının terkibinden müteşekkiliz. Bütün mesele
rablığımızı Rabbu'l âlemîn'e teslim etmek, tevhid etmek. Bekâbillahın
icaplarından bir tanesi de budur, belki en önemlisidir, belki de sadece budur.
Onun için tasavvuf mûsikîsindeki akış, gönlümüzde bizi biz yapan terkib-i
esmanın kendinin çağrılışını duyduğunda onunla iletişim kurma yaptırımıdır.
Şarkılar aynı şekilde değildir. Tercih ettiği vardır etmediği vardır.
Meşrep girer oraya ama terkib-i esmanın kendisini hissetmesi, kendisinin çağrısını
duyması başka. Onun meşreple ilgisi yok. Tüm esma oraya akar.
Güftelerin tercihinde Aziz Mahmud Hüdâyi, Yunus Emre,
Niyazî-i Mısri Hazretleri'nin nutukları en fazla tercih olunanlar arasında yer alıyor...
Aziz Mahmut Hüdâyî'nin bir Hüdâyî Külliyatı yapılacak kadar çok
ilâhîsi var. Nutk-i şerifleri bestekârlar tarafından çok tercih edilmiştir.
Bu tercih ediş neye göre?
Burada şöyle bir nüans var. Turuk-ı âliyyenin zikir
özelliklerine göre olur bu. Daha ziyade devrânı ve kıyâmî tarîkler iki dörtlük
ölçülen ilahilerle ritüellerini oluşturduklarından dolayı, çok fazla mürekkep
usulle ölçülmüş eserleri ve ağır aruz kalıpları ile yazılmış nutk-u şerifleri, "Cumhur" okuyuş haricinde pek tercih etmezler. Halkın anlaması, sözel yapının
gönle daha kolay inmesi adına daha ziyade koşma türü hece vezni tercih
edilmiştir.
Aruz da daha klasik âyinlerde kullanılır. Ama devranda
algılanması kolay şeyler tercih edilir. Niyazî-i Mısrî, Aziz Mahmut Hüdayi ve
Yunus Emre Hazretleri'nin de hep bu halka yakın olan nutukları tercih edilmiştir
ilâhî formunda. Ama tevşihler için aruz ve daha nevadirden olan nutk-u şerifler
tercih edilmiştir. O daha çok cami mûsikîsine girer ya da cumhur ilâhiye girer.
Zikrullah arasındaki tefekkür ve dinlenceye eşlik eder yani. Ama Mevlevi
mukabelesinde Farisî Mesnevî'den, Dîvân-ı Kebîr'den ağır güfteler seçilir.
Ayin-i şerifin formatı da bu klasizme uygundur. Mânâ olarak bütün âyin'ler
aynıdır, ancak koreografik ayrılıklardan söz ediyorum... İşin teknik
mecburiyetleri de vardır. Aruz kalıbıyla aldığınız şey bitmez, devranda sıkılır
insan. Yani hem teknik hem de tefekkürü o anda sağlayabilen, gönlü açabilen,
açılımı sağlayabilen pratik sözler kullanılır ki zevk alma sağlansın.
Neden Mevlevi âyini gibi bir Halveti, Kadiri âyini de konser
salonlarında yapılamıyor?
Zikrullah hiçbir zaman seyredenler için yapılmaz, zikredenler
için yapılır. Bugün Mevlevi âyinlerinin temaşa hâline dönüşmesi şu an esas
anlamının fazla önde olmayışındandır. Sadece estetiğinin önde oluşundandır. Ama
estetiğinde de on beşinci dakikada insanlar kopuyorlar. Evvelâ bunlar papatya
tarlası gibi denir tamam, sonra başları nasıl dönmüyor neden kusmuyorlar diye
düşünmeye başlıyorlar. Sonra bakıyorlar birinci selam bitti ardından ikinci gene
aynı üçüncü gene aynı dördüncü seyirde zevk yoktur, zikredende zevk vardır.
Gönüller ancak zikrederken tatmin olur. Seyirci meselesi ise dergâha gelenlerin
gönülleri ısınsın diye yapılır. Tuzak yani, âyin-i şerif tuzaktır aslında. Yoksa
zikrullahtan asıl kasıt senin loş bir ortamda diz üstü çöküp, gözlerini yarı
kapatıp tefekkürle, rabıtayla yaptığındır. Öteki âyin-i şerif resmî geçittir.
Ordunun resmî geçidi gibi. Orada seyr u sülük edilmez. Kendi tefekküründe
rabıtanda sonra da gönlüne doğanı hayata geçirmendir seyr u sülük. Çünkü siyasî
sistemin tolere ettiği yegâne zikir Mevlevi âyinidir. Bugün devran yapmaya
kalksan müsaade etmezler. Onun bir sosyetesi var oldum olası. O şekilde kabul
görmüş. Hadi demişler bu estetik falan ortada dursun. Bütün dünyaya da ait
olmuş. Turistik malzeme hâline de gelmiş. Ama aynı şekilde bir de Halveti şeb-i
arûsu yapsak ona izin vermezler. Neticeyi kelâm, zikrullah seyredene değil
zikredene lezzet verir. Seyir devranda da olsa, semâda da olsa, kıyamda da olsa
on dakikadan sonra tat vermez. Çünkü aynı harekettir. Ancak onu algılayan gönül
zevk alır.
Bu güzel sohbet için teşekkür ederiz.
Keşkül dergisi