"Allah" Demek yada Dememek !..
...Kemal Gökdoğan - 14 Nisan 2008
Nûr”, “bir Allah dostu”, “kerâmet”, “ilk basamak” ve “son durak Allah’a ulaşamamak” boyutları arasında geçen bir yolculuk hikâyesi

Şehirler arası otobüs yolculuklarını çok severdim. Yolculuk eski Topkapı Otogar’ından başlıyorsa çok daha zevkli olurdu. Otobüsler garajda ileri geri manevra yaparken aralarındaki mesafe otuz santime kadar düşerdi. Hiç kimse telaşlanmazdı. Çünkü kendine güvenmeyen, usta kaptan olmayan Topkapı garajında direksiyonun başına geçmezdi… geçemezdi. Orada kaptanlık cesâretten çok tecrübe, sabır, çelik gibi sinir ve toprak gibi sükûnet istiyordu..

Garaja koşarak gelenler, çıkanlar, satıcılar, hamallar, çığırtkanlar… tam bir mahşeri telaş olurdu. Otobüse girip de koltuğa oturduğun anda sanki mizanda sevapların ve günahların tartılmış da sevabın ağır gelmiş gibi olurdun. Günahlar da sevap kefesine aktarılmış ve cennete giden bir tahtırevana kurulmuş kadar rahatlardın. Mahşerden çıkarılman usta kaptana kalırdı artık, için de rahat olurdu.

Otobüs salına salına Cevizlibağ’dan geri döner, Edirnekapı Şehitliği’nin önünden Haliç Köprüsüne doğru kaymaya başlardı. Boğaz köprüsüne yaklaşmaya başladığınız sıralarda yanındaki yolcularla tanışma faslına geçilirdi. Henüz sigara yasağı başlamadığı için tiryakiler keyfe gelir, paketler sallanır, zehir füzeleri tutuşturulurdu. Cennete doğru olan yolculuk aniden cehennem yoluna dönerdi. Zebâniler ağızlarından burunlarından pis kokulu dumanları iştahla bebeklerin, minik çocukların, hastaların, bayanların, yaşlıların ve Yeşilaycıların yüzlerine doğru püskürtürdü. Merhâmet yâ zebânî dediğin zaman, yüzüne bakar gözleri döner ve “Hemşerim özel taksi tutsaydın ya!” derdi. Hiçbir şey yapamazdın. Sadece; ah Avrupa’da yaşasaydım da bu İslâm beldelerindeki zebânilerin elinden “gâvur”ların merhâmetine sığınsaydım derdin. Oralardaki “gâvur devletleri” (???) insanların toplu yaşam alanlarında birbirlerine eziyet etmelerini kanunlarla yasaklamışlar diye duyardık. Bizim “İslâm Toprakları”nda ise müslümanın müslümana eziyeti kanunen câizdi… Hâlâ lokanta gibi yerlerde “eziyet” devam ediyor.

Bir an önce uyumak ve cehennem dumanını baygın atlatmak en iyi çâre olurdu. Uyuyunca yanındaki yolcunun kabir suallerinden de kurtulmuş olurdun. “Nerelisin, nerden gelirsin, nere gidersin, ne iş yaparsın???” gibi bir tomar soru. Hele bir de hemşeri çıkarsan; “Hangi mahalledensin, kimlerdensin, falanı tanır mısın???” en iyisi uyumak ya da uyuyor numarası yapmaktı…

O seferki yolculuğumda da uyuyor numarası yapıyordum. Fakat her nedense sağ tarafımda oturan nur yüzlü âbiye karşı içimde bir tanışma isteği oluştu. Çaktırmadan gözümü hafifçe açıp yandan bakıyordum. Yüzünde hüzünle karışık bir tebessüm vardı. Gözleri hem üzgündü hem de canlıydı. Etrafı rahatsız etmeyecek kadar hâlis gül esansı sürünmüştü. Sanki sabah serinliğinde komşunun bahçesinden pembe güllerin kokusu geliyor gibiydi.

Bana doğru hiç bakmıyordu. Hep önüne bakıyordu. Tamam dedim, işte kendi hâlinde birisi. Sigara içmiyor, kabir suali sormuyor, nevâle çantasından yağlı börek çıkarıp zorla ağzıma sokmuyor. Acaba selam versem alır mıydı? Vazgeçtim. Selamı alır da hiç susmazsa?

Çantamdan kitap çıkardım ve okumaya başladım. Kitabın kokusunu almıştı. Başını çevirmeden kitaba göz attı. Fakat kitabın içine düşmedi. Bu ne diye sormadı. Başkasını rahatsız etmemek niyetinde olduğu belliydi.

İçimde kazan kaynamaya başladı. Eleştirdiğim insanların işini yapmak istiyordum. Nur yüzlüye selam verip kabir sualine çekecektim. Kitabı ön koltuğun cebine soktum. Sağa sola bakınıyormuş gibi yapıp yüzünü inceledim. Bir yerlerden çağrışım yaptı. Yüzünde iyileşmiş kesik yara izleri vardı. Otobüs lambaları onun alnında çok farklı yansıyordu. Işık “nûra” dönüşüyor ve gönlüne sızıyordu.

Çekinerek;

Merhaba abi! Yolculuk nereye?” dedim.

Vücûduyla hafifçe döndü; “Merhaba kardeş! Yolculuğum bu otobüsün son durağıdır” dedi.

Sesinde sakinlik ve sadelik vardı. Lâfın gerisini getirmedi. Belki konuşmak istemiyordur diye özür dileyerek sordum: “Sizi bir yerlerden tanıyor gibiyim ama bir türlü çıkaramadım” dedim. İsmini ve özelliklerini vermeden bir yerlerde görmüş olabileceğimi söyledi. Birden hatırladım. Onun fotoğrafını “Son Şâhitler” isimli bir kitapta görmüştüm. Bir röportajını okumuştum. Bediüzzaman Sâid Nursî’yi görenlerden ve O’nun dostlarındandı. Tahminimi söyledim, doğruladı.

Aramızda çok sâkin, sessiz bir muhabbet başladı. Genellikle ben sorarsam kısaca konuşuyor ve hemen susuyordu. Elleri dikkatimi çekti. Elerini namaz kılıyormuş gibi ya göbeği üzerinde kenetliyor ya da dizleri üzerinde tutuyordu. Sanki her an “salât” halinde gibiydi.

Öğrenciliğimin son yıllarıydı. Yaklaşık olarak üç yıl koğuş arkadaşımla birlikte Üstâd’ın kırmızı kaplı kitaplarını okumuştuk. Arkadaşım zaman zaman “Her telden çalma, daldan dala atlama, bu ilim hazînesi külliyat sana yeter de artar” derdi. Sufizme karşı mâlum bir negatif tavırları da vardı. Fakat içimdeki bir etki sufizme itiyordu. Sultânu’ş-şuarâ (şâirler sultanı) “çile” mütefekkiri rahmetli N.F. Kısakürek’in tasavvuf kitaplarını ezberlercesine okuyordum. Ve N.Fazıl’ın mürşidi “Seyyid Abdul Hakim Arvâsî” döneminde yaşamamış olmaktan, o fırsatı kaçırmış olmaktan eziklik duyuyordum.

O yolculukta elimde “Çile” şiir kitabı vardı. Yanımda oturan “nur âbi”ye Şâirler Sultânı’nın bir şiirini okudum:

Benim efendim!
Ben sana bendim!
Bir üfledin de
Yıkıldı bend’im.

Ben ki, denizdim,
Dağbaşı bendim.
Şimdi sen oldun,
Âleme pendim.

Benim efendim!
Feza levendim!
Ölmemek neymiş;
Senden öğrendim.
Kayboldum sende,
Sende tükendim!
Sordum aynaya:
Hani ya kendim?
Benim efendim!

Benim efendim!
Emri yüklendim!
Dağlandım kalbden
Ve mühürlendim.
Askerin oldum,
Başta tülbendim;
Okum sadakta,
Elde kemendim.
Benim efendim.

Otobüsün motor gürültüsü, yolcuların havadan sudan muhabbetleri arasında kısık sesle okuduğum şiiri dinleyen “nur âbi”nin gözlerinden birkaç damla yaş süzüldü. Gizlice sildi. Aramızda uzun bir sessizlik oldu. Bir müddet ikimiz de kendi dünyamıza gömüldük.

Başbuğ Velîler”, “Reşâhat/Can Damlaları”, “O ve Ben” gibi N. Fazıl eserlerinden hatırladıklarımı kafamın içinde evirdim çevirdim… her zamanki aynı çıkmaz sokağıma saparak “kerâmetler gerçek mi, reklam mı?” problemine takıldım kaldım.

Nur âbi”nin de anlattığı “Bediüzzaman kerâmetleri” vardı. Kitaptan okumuştum. Kerâmetler hakkında çok radikal kararlarım vardı. “Şeyh uçmaz mürid uçurur” felsefesinde kararlıydım. Yanımda canlı bir şâhid vardı. Sorsam mı sormasam mı? Karar veremedim. Sormadım. Müsâde isteyip biraz uyumaya çalıştım. Şeyh uçar mıydı uçmaz mıydı?diye düşünürken uyumuşum… ve uyandım.

Otobüs mola vermişti. Çaylar da şirkettendi. “Nur âbi” ile fırsatı değerlendirmek için konaklama tesislerine indik. Zebânisiz, dumansız bir köşe bulup oturduk. İkimiz de açık “paşa çayı” istedik. “Nur âbi” kendiliğinden başladı anlatmaya:

Yıl 1950, ben delikanlıyım. Askere gidiyorum. Gideceğim birlik Kore’ye asker gönderecekti. Üstâdımın elini öpmeye, vedâlaşmaya uğradım. Bana Osmanlıca el yazması risalelerden bir demet verdi. Onları Japonya’ya götür dedi. Efendim dedim, gidersem Kore’ye gideceğim, Japonya’ya nasıl gideyim? dedim. Bana risaleleri uzattı sen bunları al ve Japonya’daki dostuma götür dedi ve bir yeri tarif etti. Başın ne zaman sıkıntıya girse beni yanı başında bil, dedi.

Askerlik, yolculuk derken kendimi Kore’de savaş cehenneminin ortasında buldum. Çinliler etrafımızı kuşattı. Son anımızdı. Vedalaştık. Teker teker şehid olup düşüyorduk. Bir an Üstâdım aklıma geldi. Ve o anda başımın üzerinde bir el bombasının patladığını duydum. Bir şey olmadı. Her nasılsa oradan kurtuldum.

Savaş sona erdi. Bir gün birlikte bir ilan duydum. Amerikalılar Türk askerinin kahramanlığını ödüllendirmek için Japonya’ya bir gezi düzenlemişler. Katılmak isteyen var mı, diye soruyorlardı. Üstâdımın emânetlerini yanıma aldım ve geziye katıldım. Tarif ettiği yeri buldum. Orada bir mescit vardı. Rus komünist ihtilalinden kaçan bazı orta asya Türkleri Japonya’ya sığınmış ve orada bir mescit yapmışlardı. Fakat Üstâdın tanıdığı âlim vefat etmişti. Risaleleri çocuklarına teslim ettim ve döndüm…

Her zamanki gibi yirmi dakika denilen mola kaptan beyin keyfi tamam olmadığı için yarım saati geçmişti. “Nur âbi”nin tatlı sohbeti on dakika kadar sürmüştü. Geri kalan zamanımızda derme çatma mescitte yatsı namazını kıldık. Namaz sonunda “Cevşen”den uzunca bir tesbîhat çekildi. Kafiyeli esmâlar “nur âbi”nin gönlünden döküldükçe tüm yolculuk yorgunluğum geçti.

Son durakta indik, vedâlaştık. “Nur âbi”yi bir daha görmedim. Sadece 1997’de Barla mezarlığındaki defin duâsına katıldım.

Birinci dilden dinlediğim “kerâmet,” kerâmetlere bakış açımı değiştirmedi. Şeyhin uçup uçmaması, geleceği görüp görmemesi bana yine de hiç câzip gelmemişti. Kerâmete haktır ya da bâtıldır demem zaten haddim değildi.

Kerâmet ve bilgi arasında tercih seçeneği sufizmin ilk merdiven basamağında verilmesi gereken bir karardır. Yaşayan Velîler’den birisini ilk ziyâretimde ve ilk basamakta O Allah dostunu gördüğüm ilk anda, yâni “Allah’ın Gönül Kâbesi”ni ilk gördüğüm anda, her duânın kabul olduğu o ilk anda… “Yâ Rabbi senden ilk isteğim, senin dostlarının zerre kadar bir kerâmetine şâhid olmamaktır. Yâ Rabbî senden ikinci isteğim, bana benim anladığım anadilimden seni anlatacak… fakat sadece ve sadece seni anlatacak bir kaynak istiyorum” diye duâ etmiştim.

O Allah dostunun huzurundan bu duâ ile ayrıldım. O hiç konuşmayan birisiydi. Hiç konuşmadı. Tüm dünyadan yüz binlerce insanı “dağ başındaki” köyüne çekti. Kalabalıkların tam ortasında “tam yalnızlık” yaşadı ve on beş yıl önce “ben yaşıyorum” tecelliyatı sona erdi ve biz gâfillerin gözünden kayboldu. Ve köyüne defnedildi.

O duâmdan sonra anadilimle konuşan, uçmayan ve uçurulamayacak kadar ağır olan bir anlatıcının anlattığı “Allah” isimli bir bilgi kaynağı buldum. Her kelimesini teker teker inceledim. O kaynakta anlatılmayan ve anlatılamayacağı ilân edilen tek şeyin “Allah ismi ile işâret olunan”ın olduğu söyleniyordu…

O söylemin aksine…

Her yerde Allah anlatılıyor… partiler kuruluyor… cemaatler mantar gibi türüyor… ezanların basınçlı metalik sesleriyle kulaklarımız yırtılıyor ve beyinlerimizin sese tahammül sınırı iki kat aşılmış durumda… her mahalle Allah’ı anlatan “mahalle evliyaları” kaynıyor… “sufistik ve islâmi” internet sitelerinde milyonlarca Allah sayfası var… “ben bu konuda daha iyiyim” yarışları var… yine de hâlâ Allah diyeni duyamadım… “Allah” demeyenlerden duyduğum kadar…

Duyan var mı???

Acaba yanlış duâ mı etmiştim???

Ne dersiniz???